Atatürk'ün savcısı dedem Nazım Çerkeş'in Babaannesi Refiye hanım efendi'nin (Mori) babası Abidin paşa

Mesnevi ve Şerh

Mesnevi bilindiği gibi Divan Edebiyatı nazım türlerinden biridir. Beyitler halinde yazılır. Her beyit kendi içinde kafiyelidir. Farklı vezinler kullanılmıştır. Konu olarak, destanlar, zaferler, büyük tarihi olaylar, efsaneler gibi halk arasında merakla dinlenecek hikayeler işlenmiştir. Mesnevi bir anlamda hikayedir. Hikayenin şiirleştirilerek anlatılışıdır. Yüzyıllar boyu klasik edebiyatın en büyük eserleri “Mesnevi” tarzında kaleme alınmıştır.

“Hüsn-ü Aşk”, “Vesiletü’n-necat” “Mantıku’t-tayr” gibi eserler, ölümsüz nitelemesini hak edecek kadar yaygınlaşmış, etkisini bugüne kadar devam ettirmiş mesnevilerdir.

Mesnevilerde anlatılan hikayelerin tasavvuf, Hazreti Peygamber sevgisi gibi dini konularda olanları zaman içinde öylesine yaygınlaşır ki dini hayatın önemli bir parçası haline gelir. Mesnevilerin dersleri yapılır. Özel tarzda okunmaya başlanır. Mesnevi okuyucusu anlamında “Mesnevihan” denilen uzmanlık alanları oluşur. Yüzyıllar boyu süren bugün de dini hayatın önemli bir parçası olan “mevlid” aslında Hazreti Peygamberin hayatının hikaye yoluyla anlatıldığı bir mesnevidir.

Mesnevi konusunda iki önemli noktaya işaret etmek gerekir.

Birincisi şiir diliyle anlatılan basit hikayelerin, hatta hayvanların konuşturulduğu hayvan hikayelerinin tasavvufi simgeler ihtiva ediyor olmasıdır. Anlatılan hikaye ilk bakışta son derece basittir. Kolay anlaşılır. Varılan sonuçta okuyucu-dinleyici kendine göre çıkaracağı dersler bulacaktır. Alınan ibret hikayenin hoşluğu, beklenmeyen sonucu içinde duyulur. Hikayenin içinde veya sonucunda geçen öğütler doğrudan yapılmaktadır. Ancak birbirinden bağımsız olan beyitlerde hatta bazen her bir mısrada geçen bir kelime bir kavram açıklanmaya muhtaç durumdadır. Bir ayet veya hadis veya tarihi bir olay veya bir menkıbe bir kelimenin içine sıkışmış durumdadır. {Aşk Tur’un ruhu gibiydi. Tur dağı aşıkane mest oldu Ve hazreti Musa bayılarak düştü.} beyti Kuran-ı Kerim’de Araf suresinin yüz kırk ikinci ayetine işaret etmektedir. Bu ayet-i kerimede Hazreti Musa’nın Tur dağında vahy aldığı an beyan buyrulmaktadır. Bu işaret edilen noktaların açıklanma gerekliliğinden başka, yine beyit veya mısralarda geçen bir çok varlık adı aslında kendinden başka bir soyut kavramı simgelemektedir. Somuttan soyuta yükseltilmesi istenen insan zihni için her simge bir basamak hükmündedir. Bütün bunlar beyit veya mısraların anlaşılabilmesi adına açıklamalar yapılması zorunluluğunu getirmektedir. Açıklamaların büyük bir kısmına ise yorum karışmak zorunda olduğundan bu işlemin adı “şerh” terimi ile ifade edilmiştir. Mesnevi ve şerh terimlerinin sürekli beraber anılışının sebebi budur.

 

İkinci önemli nokta; mesnevi sözcüğünün özel bir isim hâline gelerek, Hazreti Mevlana Celaleddin-i Rûmî’nin eserini ifade etmesidir. Günümüzden yaklaşık yedi yüz yıl önce kaleme alınmış bu eser, yirmi altı bin beyitten meydana gelir. Altı cilttir. Birbirinin içinde geçen hikayeler anlatılır. Bu hikayelerin görünen anlamlarının ötesinde tasavvufî hikmetler, öğütler, evren, insan, dünya, ahiret, inanç, ahlak tasavvurları simgelerle anlatılır.

Hazreti Mevlana’nın Mesnevîsi‘nin etkisini yüzyıllar boyu sürdürüp günümüze kadar gelmiş olması, kendine özgü bir kainat tasavvurunun bütün insanları kucaklayabilmiş olması, dünyanın dört bucağından hayranlar, bendeler kazanmış ve elan kazanıyor olması bir makalenin boyutlarını aşacak konulardır.

Mevlana’nın mesnevîsine bugüne kadar sayısız şerh yazılmıştır. İranlı Bediuzzaman’ın Farsça şerhinden İsmail Hakkı Bursevî’nin şerhine, Ankaravî şerhine kadar bir çok Mesnevî Şerhi vardır. Bu şerhlerin her biri şarihin özelliğine göre farklı renkte, farklı özelliktedir.

Mesnevî şerhlerinin içinde Abidin Paşa’nın şerhi önemli ve öncelikli bir yer tutmaktadır. Yaklaşık günümüzden yüz yıl önce kaleme alınan Abidin Paşa şerhi, Mesnevinin sadece birinci cildinin şerhidir. Altı cilttir. Birinci ciltte, şerhi kaleme alan Abidin Paşa’nın hayatı, Hazreti Mevlana’nın hayatı, Hazreti Mevlana’nın Mesnevîye yazdığı önsöz ve Abidin Paşa’nın önsözü bulunmaktadır. Özellikle ilk on sekiz beytin şerhi uzun tutulmuştur. Bu beyitlerin şerhinde aynı zamanda Mesnevînin nasıl okunması ve anlaşılması gerektiğine dair usul işlenmiştir.

Abidin paşa’nın şerhini diğer şerhlerden ayıran noktalar şöyle özetlenebilir.

- Bazı şerhler Mevlevîlik ve onun temel düsturlarını eksen alarak kaleme alınmıştır. Abidin Paşa’nın şerhinde ise tasavvuf genel yapısı içinde işlenmiştir. Herhangi bir tarikata özel yer ayrılmamıştır.

 

Dipnotlarla yapılan akademik şerhlerin yanında Abidin Paşa’nın şerhi son derece açık, anlaşılır ve her kesimden insanın yararlanabileceği sadeliktedir. Abidin Paşa, sadece gerekli gördüğü yerleri değil, anlamı çok açık olan bir kaç beyit dışında, her beyti ayrı ayrı şerhetmiş, ayrıca genel kapsamlı ayrıntılı açıklamalar yapmıştır.

 

Abidin Paşa Şerhinde iman ve İslam dairesi eksen alınmıştır. Temel meselelerde münasebet görülen her yerde batılı görüşlere de yer verilmiştir. Sokrat, Eflatun, Newton, Volter gibi düşünürlerin Şekspir gibi batılı yazarların isim ve eserlerinden alıntılar yapılmıştır.

 

Detaylara teknik terimlere girilmemiş, mesnevînin şiir dili düzyazı ile adeta yeniden yazılmıştır. Son derece akıcı ve sade bir dil kullanılmıştır. Abidin Paşa, yazılanların anlaşılır olmasına öncelik verdiğini bizzat kendisi ifade etmektedir.

 

Abidin Paşa şerhinde yüzyıllar boyu süregelen iki ayrı ekolün (Zahir ehli ve batın ehli, veya tasavvuf ve kelam, veya akıl ve gönül) eklektik bir anlayışla aynı düzlemde buluşturulmasına gayret edilmiştir. Ana eksen tasavvuf olmakla beraber akılcı bir metot takip edilmiştir.

 

Mehmet Sait Karaçorlu

 

Allah’ın lütfunun sonucu olarak Padişahımızın yüce sâyelerinde acizane Mesnevi-i şerife olan tercüme ve şerhim basılıp yayınlandıktan sonra gördüğü genel ilgi üzerine tekrar basılması uygun görüldü. Şerhi yazmakta hâliyle gelişen melekemi hissettiğim için daha önce basılan ciltleri tamamen yok sayarak yeniden düzelttim. Bundan dolayı önce basılan nüsha ile şimdiki nüshaların metinlerinde görülecek farkların sebebinin, acizane yeni düzeltmelerimden doğmuş olduğu konusunu ihtar ederim.


Abidin

 

RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAHIN ADIYLA


“Cenab-ı vacibul-vücud: Varlığı kendisinden olan, bir başka varlığa muhtaç bulunmayan Allah’ım” Rabbim, Yaratanım, Mevlâm hazretlerine olması gerektiği gibi nasıl kulluğumu arz edebilir, nasıl teşekkür edebilirim ki bana merhametleri, nimetleri sınırsız bir ummandır. Hâlimi arzetmeye aczim sonsuzdur. Rabbimin lütuflarındandır ki “Fahr-ı alem: Âlemlerin övüncü” “Nebiyy-i Zişan: Şanı yüce Nebi”, “Deryay-ı irfan: İrfan denizi”, “Şefi-i mücriman: Günahkârların şefaatçisi”, “Menba-ı hikmet bi-payan: Sonsuz hikmetlerin kaynağı olan” (Muhammed Mustafa) “Aleyhisselatu ves’selam: Selam ve dua O’nun üzerine olsun” efendimiz hazretlerinin doğru yolu gösteren dini ile iki dünyada korunur, selamete mazhar olurum. Yine Rabbimin nimetlerindendir ki, maneviyat ve akıl alanında cihan fezasının nuru ve hakikat âleminde yol gösteren meş’ale, delil, insaniyete övünç ve şan olan Mevlâna Celaleddin-i Rumî “Kaddese sırrehu’sami’: Allah O’nun sırrını yüceltsin” hazretlerinin Mesnevi-i şerifinin bu cildini tercüme ve şerhetmeye muvaffak oldum.

Bu muvaffakiyetim; cihan kurucusu, maarifin süsü, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olan Padişahım sayesindedir. Minnetsiz nimetler veren, bütün âlemin sığınma yeri, Gazi, ikinci (Sultan Abdülhamid) han efendimiz hazretlerinin mülk ve devletin ihyası için gece ve gündüz hiç eksilmeyen merhametlerini, sonsuz mesailerinin binde birini bile arzetmeye hakir acizliğim, itirafa muhtaç olmayacak derecede açıktır. Zat-ı şahanelerden köle şahsıma uygun görülen merhametleri, lütufları saymaya hiçbir zaman muktedir olamayacağım çok açık olmakla beraber tabiatımda varolan ve soyumdan bana miras olarak geçen, zat-ı şahanelerinin ihsanları ve nimetleriyle an be an artan acizane sadakatimi “inşeallahu teala yokolup gitmeyecek” bu mukaddimede yazmaya muvaffak olduğumdan bir iftihar ve büyük teseli hissederim. Cihan yapıcı Padişahımın ömrü boyunca hayır dualarıyla hayat bulurum.

Sözü Mesnevi-i Şerife getirecek olursak; acizane hissiyatıma göre ruhaniyet ve akıl sahasında insanoğlunun kaleminden çıkan eserlerin hiç biri Mesnevi-i Şerife benzer olması mümkün değildir. Mesnevi-i Şerifin anlamları toplayan her beyti bir büyük mülk sayılsa uygundur, münasiptir. Mesnevi-i Şerif, bir büyük hikmet nehridir. Dimağı fasid olmayanlara safadır, bir tatlı sudur. Dimağı bozulmuşlara acı ve ezadır. İşte bu hissiyat üzerine ben acizin dünyada manen en birinci lezzet aldığı şey Kur’an-ı Azimüş-Şandan sonra Mesnevi-i Şerifi okumaktır. Ahiret için en büyük isteğim ve dualarımın biri Allah’ın lütfu ile “Fahr-ı alem:Alemlerin övüncü olan Muhammed Mustafa” “Aleyhi efdalu’t-Tahiyya: Duaların en yücesi O’na olsun” efendimiz hazretleri’nin şefaatine nail olabilmektir. Diğeri de Mevlâna Celadeddin-i Rumi hazretlerinin yüce ruhlarıyla mülaki olabilmemdir.

Tercüme ve şerhine muvaffak olduğum bu cildi, kullanılmayan ve anlaşılmayacak kelimelerle boğmadım. Tam aksi herkesin anlayabileceği berrak kelimeler olmasına dikkat ettim. Düşüncem, anlamı kapalı kelimeler bulmak değil anlam aramaktı. Acizane aklıma doğan anlamları bile mümkün olduğu kadar özetle yazmak istedim. Berrak ve kısa yazmak arzu ve emelim idiyse de bu arzuma muvaffak olduğumu iddia edemem. Hem anlamlı hem açık ve kısa yazmak zor iştir. Hikmet ve akıl sahibi bir yazar, ahbabından birisine şu sözleri yazmıştı. “Ey dostum berrak ve kısa yazmak istiyorum fakat vaktim dar olduğundan tafsilatlı ve kapalı yazmaya mecburum” İşte bu yazarın ifadesinden de anlaşılır ki tafsilatlı ve kapalı yazmak için çokça vakit ve dikkat istemez. Çünkü kapalı ifadeler anlamdan uzak bile olsa yazar maksadının anlaşılmamasını eserini okuyanın ilim ve zekasının azlığına dayandırır. Kendi manasızlığını karanlık kelimeler içinde örtmeyi ve gizlemeyi başarırım diye düşünür. Kapalı ifadeli bir kitap okumakla hiçbir şey anlamayan da kendi ilim ve zekasının yetersiz oluşundan gizlice şüphelenir. Okuduğu kitabı tenkid etmekten kaçınır. Bir daha eline almamaya zihnen karar verir. Fakat anlamadığını başkalarına anlatmamak için o kitabı övmeye mecbur olur.

Uzun mukaddimelerin okuyana verdiği eza ve sıkıntıyı tecrübeyle bildiğimden bu kadarla yetiniyorum. Sivas valisi iken bu mukaddimeyi yazmışdım. Sonradan bu cildin bu üçüncü baskısında Padişahımızın sayelerinde haddim olmayarak Ankara valiliğinde bulunuyorum.


Abidin

 

RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAHIN ADIYLA


“Cenab-ı vacibul-vücud: Varlığı kendisinden olan, bir başka varlığa muhtaç bulunmayan Allah’ım” Rabbim, Yaratanım, Mevlâm hazretlerine olması gerektiği gibi nasıl kulluğumu arz edebilir, nasıl teşekkür edebilirim ki bana merhametleri, nimetleri sınırsız bir ummandır. Hâlimi arzetmeye aczim sonsuzdur. Rabbimin lütuflarındandır ki “Fahr-ı alem: Âlemlerin övüncü” “Nebiyy-i Zişan: Şanı yüce Nebi”, “Deryay-ı irfan: İrfan denizi”, “Şefi-i mücriman: Günahkârların şefaatçisi”, “Menba-ı hikmet bi-payan: Sonsuz hikmetlerin kaynağı olan” (Muhammed Mustafa) “Aleyhisselatu ves’selam: Selam ve dua O’nun üzerine olsun” efendimiz hazretlerinin doğru yolu gösteren dini ile iki dünyada korunur, selamete mazhar olurum. Yine Rabbimin nimetlerindendir ki, maneviyat ve akıl alanında cihan fezasının nuru ve hakikat âleminde yol gösteren meş’ale, delil, insaniyete övünç ve şan olan Mevlâna Celaleddin-i Rumî “Kaddese sırrehu’sami’: Allah O’nun sırrını yüceltsin” hazretlerinin Mesnevi-i şerifinin bu cildini tercüme ve şerhetmeye muvaffak oldum.

Bu muvaffakiyetim; cihan kurucusu, maarifin süsü, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olan Padişahım sayesindedir. Minnetsiz nimetler veren, bütün âlemin sığınma yeri, Gazi, ikinci (Sultan Abdülhamid) han efendimiz hazretlerinin mülk ve devletin ihyası için gece ve gündüz hiç eksilmeyen merhametlerini, sonsuz mesailerinin binde birini bile arzetmeye hakir acizliğim, itirafa muhtaç olmayacak derecede açıktır. Zat-ı şahanelerden köle şahsıma uygun görülen merhametleri, lütufları saymaya hiçbir zaman muktedir olamayacağım çok açık olmakla beraber tabiatımda varolan ve soyumdan bana miras olarak geçen, zat-ı şahanelerinin ihsanları ve nimetleriyle an be an artan acizane sadakatimi “inşeallahu teala yokolup gitmeyecek” bu mukaddimede yazmaya muvaffak olduğumdan bir iftihar ve büyük teseli hissederim. Cihan yapıcı Padişahımın ömrü boyunca hayır dualarıyla hayat bulurum.

Sözü Mesnevi-i Şerife getirecek olursak; acizane hissiyatıma göre ruhaniyet ve akıl sahasında insanoğlunun kaleminden çıkan eserlerin hiç biri Mesnevi-i Şerife benzer olması mümkün değildir. Mesnevi-i Şerifin anlamları toplayan her beyti bir büyük mülk sayılsa uygundur, münasiptir. Mesnevi-i Şerif, bir büyük hikmet nehridir. Dimağı fasid olmayanlara safadır, bir tatlı sudur. Dimağı bozulmuşlara acı ve ezadır. İşte bu hissiyat üzerine ben acizin dünyada manen en birinci lezzet aldığı şey Kur’an-ı Azimüş-Şandan sonra Mesnevi-i Şerifi okumaktır. Ahiret için en büyük isteğim ve dualarımın biri Allah’ın lütfu ile “Fahr-ı alem:Alemlerin övüncü olan Muhammed Mustafa” “Aleyhi efdalu’t-Tahiyya: Duaların en yücesi O’na olsun” efendimiz hazretleri’nin şefaatine nail olabilmektir. Diğeri de Mevlâna Celadeddin-i Rumi hazretlerinin yüce ruhlarıyla mülaki olabilmemdir.

Tercüme ve şerhine muvaffak olduğum bu cildi, kullanılmayan ve anlaşılmayacak kelimelerle boğmadım. Tam aksi herkesin anlayabileceği berrak kelimeler olmasına dikkat ettim. Düşüncem, anlamı kapalı kelimeler bulmak değil anlam aramaktı. Acizane aklıma doğan anlamları bile mümkün olduğu kadar özetle yazmak istedim. Berrak ve kısa yazmak arzu ve emelim idiyse de bu arzuma muvaffak olduğumu iddia edemem. Hem anlamlı hem açık ve kısa yazmak zor iştir. Hikmet ve akıl sahibi bir yazar, ahbabından birisine şu sözleri yazmıştı. “Ey dostum berrak ve kısa yazmak istiyorum fakat vaktim dar olduğundan tafsilatlı ve kapalı yazmaya mecburum” İşte bu yazarın ifadesinden de anlaşılır ki tafsilatlı ve kapalı yazmak için çokça vakit ve dikkat istemez. Çünkü kapalı ifadeler anlamdan uzak bile olsa yazar maksadının anlaşılmamasını eserini okuyanın ilim ve zekasının azlığına dayandırır. Kendi manasızlığını karanlık kelimeler içinde örtmeyi ve gizlemeyi başarırım diye düşünür. Kapalı ifadeli bir kitap okumakla hiçbir şey anlamayan da kendi ilim ve zekasının yetersiz oluşundan gizlice şüphelenir. Okuduğu kitabı tenkid etmekten kaçınır. Bir daha eline almamaya zihnen karar verir. Fakat anlamadığını başkalarına anlatmamak için o kitabı övmeye mecbur olur.

Uzun mukaddimelerin okuyana verdiği eza ve sıkıntıyı tecrübeyle bildiğimden bu kadarla yetiniyorum. Sivas valisi iken bu mukaddimeyi yazmışdım. Sonradan bu cildin bu üçüncü baskısında Padişahımızın sayelerinde haddim olmayarak Ankara valiliğinde bulunuyorum.


Abidin

O Hüda’nın aşkının sarhoşu (Mevlâna Celaleddin-i Rumi) “Kaddese sırrehu’s-Sami: Allah O’nun sırrını yüceltsin” hazretlerinin adı Muhammed, lakapları Celaleddin, Konya’yı şereflendirdiklerinden (Rumî) de denmişdir. Dünya için iyilik, uğur ve hayır olan doğumları hicrî tarihin altı yüz dördüncü senesi Rebiülevvel ayının altıncı günü Belh şehrinde olmuştur. Baba ve dedelerinin sıralanışı şöyledir.

(Sultanu’l-Ulema Bahauddin Veled Muhammed) ibn-i Hüseyn el-Hatıbî ibn-i Ahmed el-Hatıbî ibn-i Mahmud ibn-i Mevdud ibn-i Sabit ibn-i Müseyyeb ibn-i Mazhar ibn-i Hammad ibn-i Abdurrahman ibn-i Hazret-i Ebi Bekr-i Sıddik. Allah cümlesine rahmet eylesin. Babası Bahauddin Veled Muhammed Hazret-i Resul-u Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem Sallallahu teala aleyhi vesellem efendimiz hazretlerinin mânâ aleminde verdiği emir üzerine babası Hüseyn el-Hatıbî ye nikahlanan Horasan Şah’ı Alauddin Muhammed ibn-i Harezm Şahın pakize kızından dünyaya gelmiştir. Sultanu’l-ulema iki yaşında iken babaları ahiret alemine yürümüş ve Tek olan Rabbin rahmetine nail olmuşlardı. Hazret-i Bahauddin Veled Muhammed büluğa erince ve kendisinde manen olgunluk, şeklen faziletler hasıl olunca Peygamber efendimiz tarafından rüya aleminde bir çok insana “sultanu’l-ulema” lakabıyla çağrılmasını emir ve işaret buyrulduğu muteber bir çok kitapda yazılıdır. Zaman geçtikçe ilmi nisbetinde talebesi ve müridleri de çoğalmıştı. Nasılsa İmam-ı Fahreddin Razi ve Reşidüddin Fenayî gibi birkaç kişiyle bir dereceye kadar araları açılmıştı. Münasebetleri dolayısıyla Muhammed Harzemşah hazretleri de bahsi geçen bu iki imamla aynı fikirde bulunuyordu.

Bununla beraber, Sultanu’l-ulemanın temiz ve yüce bir nesilden gelişinden başka manevi ve ilmi üstünlükleri yönünden Harzem Şah’ı saygı göstermeye hatta ziyaret etmeye mecbur kalıyordu. Hatta bir gün Harzem Şahı Sultan’l-Ulemanın makamına gitti. Ziyaretçilerin, dervişlerin çokluğunu görünce oturduktan sonra, görünüşte övücü ve güzel bulduğunu belirten, aslında hoşlanmadığını ima eden şu sözü söyledi:

“Yüksek makamlarınızda halkın çokluğu o derecedir ki yanınıza oturmamız zor oldu !”

Bu cümle aslında kinayeli bir sözdü. Şahın şüphelerini ve rahatsızlığını anlatıyordu. Bu olaydan birkaç gün sonra Şah, Sultanu’l-Ulema hazretlerine özel bir adam gönderdi.

“Harzem Şahı bütün mülkünü size terkedip gitmeyi, başka bir diyara yerleşmeyi düşünüyor.”

deyince, Sultanu’l-Ulema amacın ne olduğunu hemen hissetti;

“Şah hazretlerinin gitmesi caiz değildir. Bize hasetcilerin sözüyle eza ve cefa kasd etdiler. Kendisinin alay ederek veya ahmak yerine koyarak teklif ettikleri dünya mülkü bize lâzım degildir. Huzursuz olmasınlar. Biz gidelim” dedi. Bu durum üzerine adamlarına yolculuk hazırlığı yapmaları emrini verdi. Sultanu’l-Ulemanın yolculuk hazırlığından Şah pişman göründü. Ahali ise son derece hüzün içinde ve kederli kaldı. Her ne kadar Sultanu’l-Ulemanın alıkonulması için ricalar olunduysa da mümkün olmadı. Yalnız oradan ayrılışları sebebiyle halk ile şah arasında bir soğukluk olmaması için bir Cuma günü halka vaaz ve nasihat etdi. Pazarertesi günü üç yüz kadar müridleri, talebeleri ve bir çok deve yükü kitapları ile Bağdad’a doğru Belh’den hareket etti.

Her gittikleri diyarda haklarında son derece saygı gösteriliyordu. Bu şekilde yaklaştıkları haberi Bağdad’a yayıldı. Şeyh Şihabuddin Serverî hazretleri duyduğu hürmetini göstermek için yaya olarak Bağdad’ın büyüklerinini küçüklerini kim varsa yanına aldı. Karşılayarak, Medrese-i Mustansariye’ de misafir etti. Sultan-ul-ulema Bağdad halkına vaaz ve nasihat buyurdular. Sultan-ul-ulema Bağdat’ da iken Rum Sultanı Alaaddin Keykubat onun güzel vasıflarını duymuştu. Gıyabında canu gönülden muhabbet besliyordu. İşin bu yönü de eklenerek elbette asıl sebep Allah’ın hikmeti idi, çok zaman geçmeden ve sultan-ul-ulema daha Konya’ya yerleşmeden önce Tatarlar, Horasan ve Belh’i yakıp yıktılar. Sultan-ul-ulema Bağdat’dan Hicaz’a gitti. Hacc farizasını eda edip, Şam’a döndü.

Bu sırada büyüklerden Hazret-i Attar (Allah rahmet eylesin) Mevlâna Rumi Celaleddin hazretlerini babasının yanında görüp zeka ve kabiliyetin mükemmelliğini hissetti. Güzel sözlerle iltifat buyurdu. Hatta Cenabı Attar Hazret-i Mevlâna’dan kaç yaşında olduklarını sorunca, “Hüda’dan bir yaş küçüğüm” cevabını verdiği rivayet edilir. (Hüda) kelimesinin ebced hesabıyla altı yüz beş olduğunu, doğum yılının altı yüz dört senesi bulunduğunu hesaplamaları ima yoluyla ve nükteyle söylemeleri ne derecede irfan sahibi olduklarını belgelemektedir.

Sultan-ul-ulema Şam yolundan Erzincan’a vardı. Melik Fahreddin’in ismet sıfatlı hanımının yaptırdığı İsmetiye medresesine indi ve orada ikamet etti. Orada uzun müddet kalmayıp Akşehir kasabasına doğru yola çıktılar. Melik Fahreddin’in kendilerine özel olaral yaptırdığı medresede dört sene kaldılar. Sultan-ul-ulema daha sonra Konya’ya bağlı Larende'ye yani Karaman'a gidip Larende zabiti Emir Musa’nın yaptırdığı medresede yedi sene oturmayı arzu buyurdular.

Sultan-ul-ulema hazretlerinin memleketlerinden hareket ettiklerinde Hazret-i Mevlâna Celaleddini Rumi beş yaşında bulunmaktaydı. Larende şehrinde buluğa çağına erişmişti. Hoca Şerafeddin Lala Semerkandî’nin pakize sıfatlı kızı (Gevher) hatun ile nikahlandı. Altı yüz yirmi üç tarihinde birinci oğlu Sultan Veled hazretleri dünyaya gelmiştir. Yukarıda söylendiği gibi Sultan Alaeddin Keykubat’ın gıyabında duyduğu muhabbeti hasebiyle ayrı bir şehirde oturmasına dayanamadı. Sultan-ul-ulema hazretlerini özel bir mektubu ile Konya’ya davet etti. O da bu davete icabet ederek, Karaman’dan yola çıktı. Konya’ya yaklaştıklarında Sultan Alaeddin bizzat karşıladı. Olağanüstü hürmet ederek beraberce Konya’ya vardılar. Sultan-ul-ulema (Altuniye) medresesinde ikamet buyurdular.

Ondan sonra Konya’yı kendilerine mekan ve makam edinip ilimlerin neşriyle meşgul oldular. Hicretin yirmi sekizinci senesi rebiülahirin on sekizinci Cuma günü kuşluk vaktinde yüce ruhları lahut alemine kanat çırpmıştır. “Allah en geniş rahmetiyle rahmet eylesin”

Mevlâna Celaleddini Rumi Hazretleri belli bir yaşa geldiği andan itibaren nerede bulundular ise belki yollarda bile bir dakika vaktini kaybetmeyerek Arabî usulün, dini ve aklî ilimlerin tahsili ile meşgul olmuştu. Babaları Sultan-ul-ulema hazretlerinin vefatından sonra, büyük halifelerinden (Yerine geçen vekili) biri olan Seyyid Burhaneddin Muhakkik hazretleri Terme'den hareket ederek Konya’ya gelmiş, Hazret-i Mevlâna’nın yanında kalmıştı.

Hazret-i Mevlana’da gördükleri ilim ve kemalatı takdir etmiş, mütemadiyen dokuz sene boyunca meclisinde beraber bulunmuş, sohbet etmiş, yine beraberce bir çok ilimleri talim etmişlerdir. Daha sonra Muhakkik, Hazret-i Mevlâna’ya veda ederek ayrılmış, Kayseri’de bulunduğu sırada bu vefasız dünyayı terk etmiştir (Allah O’nun ruhunu yüceltsin).

Celaleddin Mevlâna hazretleri Konya'da binlerce ilim talibine harikûlâde bir akıl ve şekille ilim talim etmekteydi. Meşhur Şemseddin Tebrizî hazretleri mürşidinden aldığı manevî işaret üzerine Mevlâna hazretlerini irşad için Konya’yı şereflendirmiş, Şekerriz hanına inmişti. Hazret-i Mevlâna’nın ahlâk ve Güzel sıfatlarını araştırıp öğrendi. Bütün ilimlere kusursuz vukufu meydanda olduğunu gördü. Fakat çıplak ve kalender kıyafetlerle gezen dervişleri sevmediğini anladı. Şemseddin Tebrizî hazretleri bunun üzerine bir kalender derviş kıyafetine girerek yolda beklemeye başladı. Hazret-i Mevlâna medreselerinden evlerine dönmekte idi. Bindiği hayvanın yularından tutarak ve garip bir heybetle yüzüne bakarak :

- Ey Rum mollası!, Peygamberimiz Hazret-i Muhammed mi yoksa Bayazid-i Bestami mi büyüktür ?

diye bir soru sordu. Hazret-i Mevlâna :

- Bu nasıl sualdir, bunda şüpheye mahal var mıdır ?” diyerek “Hazret-i Seyyidül mürselin: Peygamber olarak gönderilenlerin efendisi olan Peygamberimiz”’in şanından olan çeşitli ayet-i kerimeleri okuyarak sıfatlarını saydı. Bayazıdı Bestami’nin ise sadece O’nun ümmetinden bir fert olduğunu söyledi.

Bunun üzerine Şemsi Tebrizî hazretleri “Öyle ise Hazret-i Peygamber [Ey Allah’ım seni hakkıyla bilemedik] buyurur da niçin Bayazıd-ı Bestami "Ben subhanım, şanım ne büyüktür" der ?. Yani Cenabı Hakk’a mahsus olan şanın büyüklüğü sıfatını kendisinde nasıl görür ? dedi. Hazret-i Mevlâna şöyle cevap verdi :


- Fahr-ı âlem ve nebiyyi muhterem: Âlemlerin övüncü, Peygamberlerin en büyüğü olan efendimiz “Sallallahu aleyhi vesellem: Selam ve dua O’nun üzerine olsun” hazretlerinin mübarek sinesi ve aşkı çok derin bir deryadır. O’na her ne kadar İlahî tecelli zuhur etse yine tahammül edebilir. Hak teala hazretlerinden tecelliyatın artmasını istirham eder. Daima [Ey Allah’ım seni hakkıyla bilemedik] diyerek hakikati ve meramını arzeder. Ama Bayazıd-ı Bestami’nin İlahî tecelli’nin aynası olan kâlbine bir zerre kadar Allah’ın nuru aksedip parlayınca o nurun şiddetli ışığından kendi kendini görmeğe muktedir olamaz. Kendini kaybeder, unutur. Kendinden geçmiş bir durumdayken "Ben subhanım, şanım ne büyüktür." der.

Hazret-i Mevlâna’nın bu hikmet kaynağı olan cevabı üzerine Cenab-ı Şemseddin Tebrizi (Allah) diye haykırarak yere düşer bayılır.

O anda Mevlâna’nın kâlbinde bir İlahî tecelli parlamıştır. Derhal uyanan Şemseddinin ayak tozuna yüz sürer. 
Baygınlık durumundan kurtulduktan sonra Hazret-i Şemsi evine getirdi. Kerametleri nihayetsiz olan Hazret-i Şems-i Tebrizi bu olaydan sonra altı ay kadar Hazret-i Mevlâna Rumi ile beraber bulundular. Hiç kimse beraberliklerine kabul edilmedi. Yalnız Sultan Veled hazretleri hizmet ediyordu. Bazı zamanlar yiyip içerlerdi. Diğer bütün zamanlarda zikrullah ile meşgul idiler.

Sonra halvet: Allah’ın zikri için yalnız kalmak”dan çıktılar, yine bir müddet özel sohbetleri devam etti. Aralarındaki muhabbetleri Hazret-i Mevlâna’nın müridleri ve talebesi tarafından görüldükçe bir rahatsızlık duyuluyordu. Bazı sadece dış görünüşe, maddi olana bakanlar haset etmeye başlamışlardı. "Şemseddin Tebrizi hazretleri Cenab-ı Mevlâna’ya dersleri terkettirdi" dedikodusunu yapmaları üzerine Hazret-i Şemseddin ayrılık vaktinin geldiğini kesin bir dille söyledi. Veda ederek Şam’a hicret buyurdu. Ama ondan sonra Hazret-i Mevlâna ders vermekten, konuşmaktan tamamen vazgeçti. Kendini, semaa ve her nevi musikiye verdi.

Hazret-i Mevlana Şemseddin’in ayrılığına tahammül edemeyip oğlu Sultan Veled Hazretlerini O’na gönderdi. Gidip Şam’da O’nu bulmasını, son derece hürmet ve saygı göstermesini, babası Mevlâna Hazretlerinin aşk ve muhabbetini arzetmesini, anlatmasını, Konya’yı şereflendirmesini rica ve istirham etmesini söyledi. Bunun üzerine Cenab-ı Şemseddin razı olarak birlikde Şam’dan yola çıktılar. Sultan Veled yolda hürmetinden Şemsi Tebrizi hazretlerinin önünde yaya olarak yürüdü. Fevkalade saygı gösterdi. Bu şekilde Cenab-ı Tebrizi Konya’yı tekrar şereflendirmiş oldu.

Hazret-i Mevlâna fevkalade mutluydu. Tekrar yüce meclislerini kurdular, beraber zikir ve sohbetleri yeniden başladı. Daha sonra Hazret-i Şemseddin, kimseye haber vermeden Konya’dan ayrılıp kayboldu. Hazret-i Mevlâna’nın diğer oğlu Alaaddin Muhammed tarafından şehid edildiği rivayet edilirse de bu rivayetin aslı ve esası yoktur. Şemseddin hazretlerinin ayrılığına dayanamayıp aramak için Cenabı Mevlâna-yı Rumi bizzat Şam’a bazı rivayete göre Tebriz’e kadar gitmeleri de bunun uydurma bir söylenti olduğunu ispat eder.


Bir müddet sonra Hazret-i Celaleddin-i Rumi kaddese sırrehu-s sami efendimizin müridlerinin ileri gelenlerinden en fazla sevdiği Hüsameddin Çelebi, O’nun gönül açıklığı içinde olduğu bir zamanı bularak “İlahi-name” tarzında veya “Mantık’ut-tayr” vezninde bir manzum kitap yazmasını istirham etti. Hazret-i Mevlâna tebessüm ederek “Ey Çelebi Hüsameddin ! İstediğiniz kitap, sizin hatırınıza gelmeden önce benim aklıma gelmişti, tasavvur etmiştim, ve biraz da yazmıştım” dedi. Külliyat (bütünlerin) ve cüz’iyyat (parçaların) sırlarını ortaya çıkaran Mesnevi-i şerifin


BİŞNEV EZ NEY ÇÜN HİKAYET Mİ KÜNED 
EZ CÜDA-Yİ-HA ŞİKAYET Mİ KUNED

beyti şerifinden


PES SÜHAN KÜTAH BAYED VESSELAM

mısraına kadar yazdıkları birkaç beyt-i şerifi Hüsameddin Çelebi’ye verdi.

Ondan sonra Mesnevi-i Şerifin yazılması için sonsuz bir gayretin içine girdiler. Bazı geceler akşamdan sabaha kadar Hazret-i Mevlâna beyitleri okuyor, Hüsameddin Çelebi yazıyordu. Mesnevi-i Şerif bu minval üzere yazıldı, altı cilde ulaştı.

Hazret-i Mevlâna ebediyet âlemine ulaştıktan dört yüz atmış iki sene sonra ismi ve durumu bilinmeyen bir şahıs tarafından yedinci cilt namıyla bir manzume meydana çıkarılmıştır. Bu manzumenin Hazret-i Mevlâna Rûmi kaddese sırrehu-s-saminin eseri olmadığı bir çok delille ispatlanmış ve kesinleştirilmiştir. Mesnevi-i şerifin altıncı cildinin son beyt-i şerifi şöyledir:


DER DİL MEN AN SUHEN RAMİNEST
ZANEK EZ DİL CANİB-İ DİL REVANEST


Bu beyitten sonra Sultan Veled hazretleri tarafından maksadı izah için yazılan sekiz on beyit daha nüshalarının bazısının en sonunda kayıtlıdır. Bu durum ayrıca ihtar edilmektedir.

Hazret-i Mevlâna’nın olmayan, düzmece yedinci cildin birinci beyti şöyledir;


ZİYAUL-HAK HÜSAMEDDİN SAİD
DEVLETET PAYİNDE FAKRET BER MEZİD


Ruhsuz, belağatsız, vezinsiz, öncesi ile bağlantısızdır.

Sözümüzü asıl maksadımıza döndürecek olursak, Mesnevi-i şerifin ikinci cildini Celaleddin-i Rumi “Kaddese sırrehu-sami: Allah O’nun sırrını yüceltsin” efendimiz hazretleri hicri altı yüz atmış iki senesinde yazmaya başlamıştır. Bunu bize hayırlı ve sevindirici bir haber gibi ulaşan ikinci cildin yedinci beyt-i şerifinde açıkça işaret buyururlar. Son cildin tamamlanması yüce ömürlerinin sonlarına doğru yani ölüm tarihleri olan altı yüz yetmiş iki senesinde gerçekleştiği bazı işaretlerden anlaşılmaktadır. Özellikle necip oğulları Sultan Veled hazretlerinin gelecek olan beyitlerinin tercümesinden de ortaya çıkmaktadır. Sultan Veled’in bu konuya dair olan beyitlerinin tercümesi şöyledir:


“Babam, bu Mesnevi’yi söylemekden sustuğu zaman dedim ki hangi sebebden başka söz söylemezsiniz ? Cevaben şöyle buyurdular: “Zayıfladım, nutkum yorgun deve gibi yattı. Bu hale gelince kimsede haşre dek söz söylemeye mecal ve kuvvet kalmaz. Arayıp taramayı bırakıp yola koyulma vakti geldi.


O’nun yüzü dışında her şey yokolacaktır.


Bu sözün yani Mesnevi-i şerifin bundan sonrası dilince diri bir ruhu olana dile gerek kalmaksızın gelir. "Müjde ömrüm sona erdi. Müjde ki bundan kurtuluyorum, ruhlar âleminde devamlı cevalan etmek üzere gidiyorum, şu yarım damlacıkdan ibaret olan dünyadan geçip denize gidiyorum.”

Sultan Veled hazretlerinin beyitlerinin tercümesi bu kadardır.

Mesnevi-i şerifin birinci cildi yazılıp tamamlandıktan sonra ikinci cildin başlaması bir hikmete bağlı olarak bir müddet geciktiği yine ikinci cildin mukaddimesi ile takip eden beyitlerde açıkca beyan buyrulmaktadır. Buna göre ve alınan bazı bilgiye dayanılarak anlaşılan şudur; Hazret-i Mevlâna Mesnevi-i şerifi yazmaya altı yüz elli dokuz veya atmış tarihinin ilk aylarında başladılar. Bu hesapla birinci cildin yazılması arzedildiği gibi altı yüz elli dokuz veya atmış hicri yılında, altıncı cildin tamamlanması altı yüz yetmiş iki tarihindedir. Buna göre, Celadedin-i Rumi kaddese sırrehus sami hazretleri yaşı elli beş ile elli altı arasında iken Mesnevi-i şerifi yazmaya başlayıp atmış sekiz yaşında iken altıncı cildi yukarda geçen beyt-i şerife kadar ulaştırmış ve o sırada ebedî yurda göçmüşlerdir.

Mevlana hazretlerinin Mesnevi-i şeriften başka “Evrad-ı kebir’” ve derin ve ince anlamları ihtiva eden bir “Divan”ı vardır. Ayrıca üç bin beyti toplayan diğer bir kitabı olduğunu haber almış isem de onu elime geçiremedim.

Mesnevi-i şerifin bazı beyitlerini okuyan Avrupalılar hayrette kalıp Mevlâna’yı: “Derin düşüncelerin sahibi” namıyla isimlendirdiler.

Mevlâna efendimiz orta boylu, dik duruşlu olup mübarek gözleri sarı ile siyah arasında yani elâ idi. Kaşları yay gibiydi. Rengi aslında kırmızıya meyyal iken daha sonra çok fazla riyazet ve mücahede sebebiyle sarıya döndü. Ne yağlı ve ne de zayıftı. Fakat yine çok riyazette bulunmaktan sonraları zayıflamışlardı. Yüce Ruhları hicretin altı yüz yetmiş ikinci senesi cemaziyelahir ayının beşinci günü akşama yakın nimetler yurduna kanat çırpmıştır.

Fâni âlemi terk buyuracakları sırada yüce irşad makamına kimin oturacağı müridleri tarafından sorulmuştu. “Çelebi Hüsameddin” buyurdular. Ya oğlunuz Sultan Velede ne vasiyet buyurulur ? diye tekrar müridler tarafından sorulunca “O pehlivandır, vasiyete ihtiyacı yoktur” buyurmuşlardır. Bu emir ve vasiyet üzerine Sultan Veled hazretleri Cenabı Hüsameddini mevlevîliğin hilafet seccadesine oturtdular. Altı yüz seksen üç senesi şaban ayının yirmi ikinci Çarşamba günü Hüsameddin Çelebi de fâni âlemi terketmesi üzerine Sultan Veled hazretleri mevlevîliğin hilafet postuna oturmuşlardır. O da hicretin yedi yüz on ikinci senesi receb ayının on ikinci cumartesi günü nur âlemine vasıl olmuştur. Sultan Veled Hazretleri; fezaya yayılan kaleminden ortaya çıkan yüce eserleriyle adını baki kılmıştır. Ondan sonra Sultan Veled Hazretlerinin oğlu Ulu Arif efendi yedi sene boyunca irşad postunda oturmuş, O da yedi yüz on dokuz tarihinde ebediyet yurduna göç etmiştir. Allahu Teala cümlesine rahmet eylesin. 

1) Mesnevi-i şerifin fihristi anlam esaslı değil, biçim esaslıdır. Fihristinde mesela “dasitan-ı aşık şeden şah ber kenizin” veya diğer bir yerde “hikayet-i merd-i bakkal ve tuti-i o” gibi ibareler görünür. Gerçekte o bölüme bakılırsa “Şah ile Cariyenin aşkı” veya diğer bölümde “bir bakkalın papağını” hikayelerinin bulunduğu görülecektir. Ama Mesnevî’de asıl maksat her beytin kendi içindeki derin anlamdır. Mesela Hazret-i Musa aleyhisselamın zamanında iki şahıs arasında geçen konuşmada şahsın biri Kur’an-ı Azimüşşanın bir ayet-i kerimesini nakleder. Halbuki o zamanda henüz Kur’an-ı Azimüşşan daha nazil olmamıştı. Fakat maksat ayet-i kerimenin mânâsıdır. Kur’an-ı Azimüşşanın bir çok ayet-i kerimesinde “Allah bozguncuları sevmez” buyrulur. Bu mânâ ve bu hakikat ise Hazret-i Musa Aleyhisselam efendimizin zamanında da her asırda da mevcuttur.

Mesnevi-i şerifi lâyıkıyla anlamak isteyenler hikayenin şekline değil mânâya bakmaya dikkat etsinler.

2) Mesnevi-i şerifte insanın biri kendinden daha büyük diğer bir zata bir şey hikaye eder veya söylerken özellikle istirham ederken, Mevlâna-yı Rumi Kaddese sırrehu-s-sami hazretlerinin “Cenab-ı Vacibül Vücuda: Varlığı kendisinden olan, başka varlığa muhtaç olmayan Allah’a” noksansız kulluğu ve aşkı hasebiyle çok defa konuşanın ifadesini geçici olarak terkeder. Okuyana herhangi bir ihtarda bulunmaksızın bir irfan sahibinin dilinden Hak Teala hazretlerine münacaata, yalvarmaya başlar. Hacet arzedilkten sonra yine hikayeye döner.

3) Mesnevi-i şerifte bazı hayvan hikâyelerinin hepsi insanlar, akıl, filkirler, nefis gibi kavramları simgelemektedir. 

MESNEVİ-İ ŞERİF TERCÜME VE ŞERHİ

RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH’IN ADIYLA 


Mesnevi Sahibi, Mevlâna Celaleddin-İ Rumi Kaddese Sırrehus Sami Hazretlerinin Arapça olarak yazdıkları önsözün tercümesi :

Bu mesnevi kitabıdır. Bu kitap gerçeğe ulaşmanın ve bilgiyle bütünleşmenin sırlarını keşifte dinin usulünün, usulünün, usulü yani din esaslarının esaslarıdır. 

Bu kitap, Allah Teâlânın en büyük fıkhıdır. Allah’ın parlayan şeriatıdır. Allah’ın apaçık olan hüccet ve burhanıdır. Onun nurunun örnek ve özelliği, içinde çerağ olan kandil gibidir. Etrafını aydınlatır. Sabahların aydınlığından daha fazla ışıklıdır. Bu kitap içinde çeşit, çeşit dallar, su gözeleri olan cennetler cennetidir. Derinliklerinde akan bir su gözesi, manevî makamlara yükselen yolun başlangıcında bulunan yolcular için cennetteki Selsebil çeşmesi gibidir. O yolda ilerlemiş rütbeler ve kerametler sahipleri için “makamların hayırlısı, sözlerin en güzeli” diye isimlendirilir. Hayırlılar ve hayır sahibi olanlar orada yerler ve içerler. Nefsine kölelikten kurtulmuş hürler ondan ferahlanıp şad olurlar.

Bu kitap Mısır’daki Nil nehri gibi sabırlı olanlara şarap ve Firavun soyu ile kafirlere hasrettir.

Nitekim Hak Teala Hazretleri Kuran-ı Azimüşşanda {O çok rehberlik eder, o çok hidayet verir, rehberlik etmediği sadece fasıklardır.} buyurmuştur.

Gerçekten bu kitap göğüslerin şifası, hüzünlerin cilası, Kuran-ı Azimüşşanın keşşafı, rızkların genişliği, ahlakın iyiliğidir. Melaike-i Kiram { güvenilir değerli katiplerin elleriyle yazılıp, tertemiz kılınmış (Abese-15) } elleriyle men’ ederler ki temizlerden başkası dokunmasın. { Alemlerin Rabbi’nden iner } hükmünce manası sadece Rabbanî ilhamdır. Bu yüzden önünden, altından, etrafından kendisine batıl yanaşmaz. Zira { Koruyanların en hayırlısı, merhametlilerin en merhametlisi } olan Allah Teala hazretleri gözetir. Allah Tealanın verdiği lakaplar içinde nice güzel lakaplar daha vardır. Bu kitapta biz bu az lakap ile yetindik. Çünkü az çoğa ve damla göle ve tane büyük harmana delalet eder.

Allah Tealanın rahmetine muhtaç olan Allah’ın bu zayıf kulu Muhammed İbn-İ Muhammed İbni Hüseyn-İl-Belhî Allah Teala ondan kabul buyursun.

Deriz ki: Bu kitap; garip, çok ender bulunan fikirleri, makalelerin en şereflilerini, inci gibi delilleri, zahitlerin seçtiği yolları, abidlerin bahçelerini kapsamaktadır. Lafızları veciz, manaları çok olan manzum Mesnevi’dir. Bu kitabı, efendim, senedim, mutemedim, ceset ve ruhumda yer tutan, bugünümün ve yarınımın gıdası olan zatın isteğine bağlı olarak uzatılmasına, çaba ve gayretimi kısıtlamadım. Bu yüce zat; ariflerin kendisine uyduğu, hidayet ve kesin bilginin önderi, halkın feryadına yetişen, kâlplerin, akılların emini, Allah’ın kulları arasında emaneti, insanlığın safiyeti, Allah Resulü’nün vasisi, Yüce Nebi’nin sırları olan arşın hazinelerinin anahtarı, yer hazinelerinin emini olan Şeyh Ebu-l-Fezail Ve Hüsamül-Hak Ve-Ddin Hasan İbn-İ Muhammed İbn-i Hasandır. “Ehi terk” diye bilinir. Bu zat vaktinin Bayazıd-i Bestamisi ve zamanın Cüneydidir. Sadık oğlu sadık oğlu sadıktır. (Radiyallahü anhu ve anhüm) ve aslen Rumî’dir . Temiz nesepleri: (Emseytü Kürdiyyen Ve Esbahtü Arabiyyen/ Kürt olarak akşamladım, Arap olarak sabahladım) sözüyle muhterem olan Mükerrem Şeyh’e ulaşır. (Kaddesellahu ruhehu ve ervahehu ve ahlafehu)

Ne güzel selef ve ne güzel haleftir. O kadri yüce zatın nesebi üzerine güneş ridasını atmış ve hasebi üzerine yıldızlar aydınlıklarını salmıştır. Saadet gösteren meydan olan manevî eşiği ikbalin kıblesi, manevi yolun yolcularının umut Kâbe’si olmaktan hiçbir vakit hali olmadı. Bu doğan yıldız, bu parlak mehtap hep ufukları aydınlatsın. Aydınlatsın da; daima Rabbanî olanları, Rûhanî olanları, Semaî olanları, Arşa ait olanları, Nura ait olanları gözetleyenlerin dayanağı olsun.

O yüce taife, bir takım kendi halinde oturan insanlardır. Ama her şeyi gözetlemektedirler.

Gözden uzaktırlar. Ama her an hazırdırlar.

Kötü elbiseli meliklerdir. Ama hepsi kabilelerin eşrafıdırlar.

Faziletliler ashabındandırlar.

Yol gösteren ışıktırlar.

İlahî delildirler.

Bu gülmeyi hak edenler hakkında ki duamız kabul olunacak dualardandır. Zira bütün yaratılmışlara şamildir.

Hamd ü sena münhasıran Allah’a olsun. Ve Allahu Teala Peygamberimiz Efendimize ve güzeller güzeli, temizler temizi olan ashabına, ehli beytine Salat u Selam eylesin.

BİŞNEV EZ NEY ÇÜN HİKAYET Mİ-KUNED

EZ CÜDAYİHA ŞİKAYET Mİ-KUNED


TERCÜME: İşit neyden nasıl hikâye eder, ayrılıklardan şikâyet eder.

ŞERH: Ney'den maksat arif ve akil olan insandır. Ağzından daima âşıkça, leziz, derin anlamlı sözler çıkar. Beyit-i şerifin ikinci mısraında ayrılıklardan şikâyet eder buyurulması arifin ruhanî alemden ayrılıp dünyada bulunmasındandır. Dünyadaki acıklı hallere düşmesinden şikâyet etmesidir.

Mesnevi-i şerifin ilk beyti olan bu beyit-i şerife Celaleddin-i Rumî Kaddese Sırrehu’s-Samî Hazretleri’ nin “duyma” ile alakalı olan “işit” emriyle başlamaları hem beyan buyurdukları “Ney”in sesinin tabiatıyla “duyma” ya muhtaç ve hem “duyma” nın diğer azadan daha üstün olmasındandır. “Kulaktan” sonra azanın muteberi olan göz bile yalnız bazı sınırlı maddî varlıkları görebilir. “İşitme” ise manevi olanları, makûlat (akılla algılanan bilgileri) ve daha bir çok sonsuz hikmetleri işitir. Peygamberler, iki cihan için selamet sebebi olan Rabbanî iradeleri tebliğ için tabii olarak dinleyenlerin kulaklarına müracaat ederlerdi. Göz; güneş açık değilse ve o açık olan güneşin nuru yoksa göremez. İşe yaramaz. Kudretsiz kalır. Kulak ise güneş, mum, mehtap gibi şeklen aydınlatanlara muhtaç değildir. Kulak, işitme ve duyularak ulaşılacak çeşitli bilgilerle aklın nur ve kuvvetini, malumatını daima her şeyden çok artırır. Böylece insanın kadrini yüceltir ve yükseltir. Özellikle Kur’an-ı Azimüşşanın havi olduğu iradeler ve apaçık ayetler kulak ve göz kıyaslanarak düşünüldüğü zaman daima kulağın gözden önce geldiği malum olur. Peygamberlerden hiç birisini Allah Teala Hazretleri sağır olarak göndermedi. Fakat körlüğe müptela olanları vardır.


NEY VE ARİF İNSAN ARASINDAKİ BENZERLİKLER


Söz konusu Beyit-i şerifte ariflerin “Ney”e benzetilmesinde bir çok münasebet bulunur. Bir kaçını sayalım:
İlk olarak “Ney” kamışlıkta kesilmemişken daima neşv ü nema ve taze hayat içindeydi. Kesildikten sonra kurudu. Ariflerin ruhu da ruhlar aleminde sonsuz manevî lezzetlere mazhar iken merhametsiz ve kuru olan dünyaya gelince ölümsüzlük suyu gibi olan ruhlar aleminden mahrum kaldı. Ve susuz kalmış kamış gibi kurudu.

İkinci olarak; neyden âşıkane sedalar çıkar. Arif olan insandan dahi âşıkane ve arifane sözler zuhur eder.

Üçüncü olarak; “Ney”in sedası dinleyenlerin aşkını artırır. Ariflerin dahi hikmetler gösteren kelimeleri dinleyenlerin aşkını artırır. Kâlplerini, varoluşundan kaynaklanan elemlerden azat eyler.

Dördüncüsü; “Ney”in avaz ve sedasından ekseriya bir hikâye, bir aşk macerası hissedilir. Ariflerin sözünden de çoğu vakitte hakiki aşıkların yüce hâlleri ve ûlûhiyet aleminin ulvî sırları işitilir.

Beşincisi; “Ney”in hüneri görünen cisminde değil içindedir. Arifin de üstün özellikleri içindedir.

Altıncısı; “Ney”in boyu doğru ve düzgündür. Ariflerin de hâli doğru ve yaratılışı yücedir.

Yedincisi; “Ney” kamışlıktan kesilip ayrıldığı için, gariptir. Ruhlar aleminden ayrılan arif de dünyada gariptir.

Sekizincisi; “Ney”in içi her şeyden boştur. Yalnız aşkın nefesiyle doludur. Arif de her nevi kin ve düşmanlıktan uzaktır. Kalbi Rabbanî aşkın sevdasıyla bezenmiştir. ,

Dokuzuncusu; “Ney” kendiliğinden aşıkane ses çıkarmaz. Üstat bir üfleyicinin demine muhtaçtır. Arif de zincirleme varis olduğu bir feyiz dağıtıcısı ile aynı sesi çıkaran saz gibidir. Çünkü Mesnevi-i şerifte hikmet ve ruhaniyetten bahsolunacakdır.

İşte bu ilk beyt-i şerifin şerhinde aşağıda gelecek olan yorumlar münasip görüldü. Şöyle ki; itikat ve inançsızlığa dikkatle bakılırsa insanların çoğunluğu üç kısım görünür:

İNANÇ BAKIMINDAN İNSANLAR ÜÇ GRUBA AYRILIR


Kısmın birincisi:

Her işin Halik, (Yaratan) Sani’, (Yapan) ve Hafız (Koruyan) Cenab-ı vacibü’l-vücud olduğuna inanırlar. Ruhun varlığına, ebedi olduğuna, öldükten sonra insan için ceza veya mükafat olduğuna gerektiği gibi iman ederler. Bu iman üzere bu kısma dahil olanlar Allahu teâlâya ibadet ederler. Meşru olan işlerle uğraşırlar. Kendilerini ölümsüz saadetlere erdirirler.

Burada yeri geldiği için, inkârcıların iddiaları önce nakledilecek, sonra cerh edilecektir. Kur’an-ı Azimü’ş-Şan'ın belâğat zirvesi olan hikmetli ayetlerin ve muteber İslamî kitapların yüksek usullerinden olduğu için inkarcıların biri diğerine bağlı cahil iddiaları tamamen yazılacaktır. Daha sonra ikna edici deliller ile cerh edilecek hastalıkları açıklanacaktır.

İkinci kısım ashabı olan münkirlerin düşüncelerine göre insanın ruhu yoktur. İnsan yalnız cisminden ibaret bir hayvandır. Ölümünden sonra bedenini meydana getiren terkip yok olur. Manevî şahsiyeti külliyen fani olur ! Bu zararlı taife; ruhaniyet, âhiret ve ûlûhiyet’ i inkâr ederler. Böylece kendileri gibi ahmak olanlara büyük zarar ve hasar verirler. Bütün varlıkların ve kainatın düzeninin sebebi kendilerine sorulduğu zaman tabiata haml ve isnat ederler. Kendilerinde cehalet ve aptallıkları kadar büyük bir şey varsa o da inat ve ısrarlarıdır. Bu kısmın ikna edilmesi gayrı mümkün görünür.

Diğer kısım ehli ise tereddüt etmektedir. Derler ki “Mevcudatı Cenabı Hak mı halk etmiş yoksa kendi kendine ve tabiat vasıtasıyla mı vücuda gelmiş ? İnsanda ruh denilen şey gerçekten mevcut mudur ? Yoksa bedenin düzeninden midir? İnsanda görünen feyiz, zekâ, hissiyat gibi özellikleri başındaki sinirlerden mi ibarettir ? Rabbanî kudret, ruh, âhiret, beka, ceza, ruhanî mükâfat var mıdır ? Yoksa ruhaniyet yok, insan vefat edince vücudun intizamı bozularak ve bedeni meydana getiren parçalar yok olarak manevî şahsiyeti kalmamış mı olur ?

Mütereddit olanların hatırlarına böyle şeyler gelir. Ve fakat bunların hiçbirini kesinlikle tasdik veya tekzip edemezler. Tereddütte kalanların fikri düzelir ümidiyle bu bahse dair hakikati ispat edecek bazı tafsilata girişmek münasip görüldü.

TEREDDÜT İÇİNDE OLANLARA ÖĞÜTLER


Arap, Yunan, Roma ve Avrupa’nın en büyük feylesofları Cenabı Halik’ın varlığını, alemin düzeni için apaçık ve gerekli olan Rabbanî kudreti, insanın ruhunun varlığını, ölümden sonra ruhun ebedî olduğunu ispat etmek için o kadar ince fikirler ve mülâhazalar beyan ve irat etmişlerdir ki birer, birer tarife kalkışılacak olsa bu sınıf düşüncelere zihnini alıştırmayan kişiler o inceliği anlamakta zorlanacaklardır. Hissedecekleri zorlanmayla bu bahsin okunmasından tamamen vazgeçecekleri tahmin edildiğinden mufassal makalelerden sarf-ı nazarla zeki bir adamın anlayabileceği aklî deliller beyan edilir. İcap ettiği kadarıyla yalnız üç meşhur hekimin makaleleri aşağıda derlendi ve bildirildi.


GÖKLER YILDIZLAR VE EVRENİN GENEL YAPISI

Öncelikle gördüğümüz ve hissettiğimiz bütün varlıklara hikmetle göz atalım. Güneşe ve muntazam olan hareketine dikkat edelim. Güneş idraki olmayan bir cisimken her senede, her ayda, her günde mevsimlere göre muayyen olan vakitlerde ve mevkilerde görünür. Sonra gece olunca adedi milyonlara ulaşan yıldızlara bakılsın. Astronomi bilginlerinin ittifakı üzere yalnız küre-i arzdan görülebilen milyonlarca yıldızların her biri mükemmel bir düzen ile büyük bir vazife icra ederler. Son derece hızlı hareketlerinde birbirine zarar vermeyip hepsi itaat eden hizmetkârlar gibi muayyen ve muntazam zaman ve surette hareket ederler. Bu halleriyle nihayetsiz hayret bahşederler. Hareketleri o kadar muntazamdır ki mesela yüz, yüz elli sene sonra bir uzay yıldızının geniş gökyüzünde hangi noktada bulunacağı Yıldız ilminin ehli olanlar için kolaylıkla bilinir. Bununla beraber bu bilinçli ve düzenli hareketi icra eden gök cisimlerinin vücudu küre-i arzımız gibi kamilen cansız varlıklardandır. Akıl ve idrakten mahrum atomlardan oluşmuş cisimlerdir. Bunlar bu fevkalade muntazam hareketi nereden buldular ? Bu büyük intizam Yaratıcılarının emri değil midir ? Yoksa ahmak münkirin fikri gibi tabiat vasıtasıyla veya tesadüf kabilinden olarak mı hasıl oldular ?

Derin fikir ile düşünüldükçe anlaşılır ki alemde görülen bu hayret verici intizam için “tesadüf” ve “tabiat” lafızları manasızdır. Her nasılsa dikkatsizlikle veya inatçılıkla kullanılır iki kelimedir. Çünkü küre-i arz ve diğer gök cisimleri cümle kimyagerlerin ve hekimlerin ittifak ettiği gibi haddizatında anlayışa ve harekete istidadı olmayan zerrelerden oluşmuş cisimlerdir. Akıllı ve idrak sahibi olmadıktan başka vücutların aslı olan zerreler gibi bir hareket ettirici olmaksızın hareket etmeğe muktedir de değildirler. Toprak, taş ve diğer cansız varlıklar gözlerimizin önündedir. Kuvvet uygulanmadıkça hareket edemezler. İnsanın bedeni bile en mükemmel terkiplerden meydana gelmişken bölünse, birbirinden ayrılmış her bir parçası kendi başına hareket etmeye muktedir değildirler. Ancak hayatta iken hareket eder. Bu hareket, eserleri meydanda olan ruh vasıtasıyladır. Ruh gidince hareket kalmadığı gibi maddenin en güzeli olan insan bedeni yok olur. Unutulur gider. Zerrelerin harekâta iktidarlarının olmayışı bahse değer bir mesele olmayıp zerrelerden meydana gelen, ruh ve arzudan mahrum her ne kadar cisim ve cisim parçası varsa bir muharrik olmayınca hareket etmeleri kesinlikle mümkün değildir. Bunlar ispat edilmişken ruh, akıl, arzudan mahrum olan milyonlarca gök cismi akıl sahibi bir hareket ettirici, ölçülü bir hareket ettirici olmaksızın nasıl bilinen ve şahit olunan hareketlerini ve özellikle intizamlarını bulabildiler ? Bu hareket tesadüfen geldi, bu intizam tesadüfen bulundu denilirse insaf ediniz. Bu bahiste tesadüf lafzını yalnız lisan söyler. Ama akıl ve vicdan reddeder.

İnkarcılar bile bir müddetten beri bu tesadüf sözünü terk ettiler. Gök cisimlerinin muntazam hareketlerine sebep tabiatta olan genel kanunlar, yani çekim ve itim kanunu, ısı gibi şeylerdir, demekteler.

Umumi kanun tabiri da münkirlerin davaları için tesadüf lafzı gibi manasızdır. Gerçekte cisimlerde umumi kanunlar vardır. Ama mükemmel bir akıl ve hikmetle koyulmuş akla dayalı bu umumi kanunlar, bir hakim-i Mutlak’ın, bir Sani-i Azam’ ın vücuduna her şeyden daha çok şahadet ederler.

Umumi kanunu tertip eden kim ?

Çekim ve itim kanunu, ısı ve “illikiterisite” (Fr. Sıvılaştırılabilirlik )i düşünen kim ?

Her cisimde gerekli olan miktar atomu, kuvvetlerini, mevkilerini, yakınlık ve uzaklıklarını, intizamları bozulmaması için hız derecelerini koyan kim?

Göklerde ışık veren cisimleri terkip eden kim? Parlak zerreleri, kesif cisimleri teşkil eden kim ? Işık vermeyen cisimleri birbirinden tefrik eden kim ? Tertip ederek hayret verici bu büyük düzeni husule getiren kim ?

Çekim kuvveti, ısı ve diğer mevcut maddelerin akılsız ve iradesiz olduklarını münkirler de tasdik ederler. O halde bu akılsız ve iradesiz olan maddeler ve cisimler böyle büyük intizamı meydana getirebilmek için nasıl her biri diğeri için gerekli olan atomu, kuvveti ve hızı aralarında tefrik ve taksim ettiler? Hangi akıl ve lisanla aralarında karar verdiler.

Mesela küre-i arza bu kadar atom, ağırlık, ısı verelim. Ta ki yirmi dört saatte bir defa ve senede diğer bir hareketle dönebilsinler. Güneş ve diğer cisimlere bu zerreler ve kuvvetler verilsin de belirli zamanlarda hem mihverlerinde hem mihverleri haricinde hem de uyduları etrafında mütemadiyen hareket etsinler. Ve de bu büyük intizam ve ittifakı koruyabilsinler. Bunları işiten veya inadından işitmek istemeyen münkir, üzerinde düşünmeksizin bunları tabiat yapmış ifadesiyle kendi aptallığını ortaya çıkarır. Bunda ısrar etmekle de kendini berbat eyler.


Tabiat mı ?

TABİAT NE DEMEK ?

Tabiat ne demek ?

Hangi tabiat ?


Bu tabiat Anka kuşu gibi adı var aslı yok bir hayvan mıdır ? Yoksa tabiattan maksat cirimler, yani taş, toprak, deniz, rüzgar, hava, soğukluk, sıcaklık, çekim kuvveti, itim kuvveti, ve bu gibi keyfiyetlerin, maddelerin ayrı, ayrı veya toptan ismi midir ?

Eğer tabiat, bu keyfiyetler ve maddelerin ismi ise, yalnız isimleri değil varlıkları, hatta vücutların hepsi bile akılsız ve idraksizdir. Akılsız ve idraksiz olanlar ise hiçbir vakit intizam ve ittifak etmek bilemezler. Genel kaideler değil özel kurallar bile vazedemez. “Bilir” “Eder” diye dava edenler akılsız ve idraksiz olan cansız varlıklardan daha akılsız ve idraksizdirler.

Akılsız olan madde akıl sahibi bir emir olmaksızın hiçbir vakit muntazam ve makul bir şey vücuda getiremez. Tabiat mevcudatın ve mevcudatta görülen hâllerin adî ismidir. Akıl ve fiil sahibi bir güç değildir. Birkaç sene evvel Paris’te basılan maarif lügatinde “natur” yani “tabiat” lâfzının manası aşağıda yazıldığı şekilde tarif olunur.,

“Tabiat” lafzının üç manası vardır:

Biri bütün cisimlerin genel ismidir. Diğeri her bir cismin başlangıcında cereyan eden ahvalidir. Ve diğer manası Allahu Teala Hazretlerinin cirimler ve cisimlere bahşettiği intizamın tarifidir. İşte maarif ashabı için tabiatın manâsı budur. Münkirler için ise bu davada tabiat lafzı akletmenin yokluğundan neşet etmiş manâsız bir hayaldir. Daha doğru tabir ile “tabiat” münkirlerin Anka’sıdır !

İnsaf olunsun, bir ferman bir irade bir Rabbanî emir olmayınca insan gibi makul, gökler gibi muntazam makineler vücuda gelebilir miydi?

İlahi ! Bu azim intizamda bu azim harekette bu azim muhafaza kudretinde bu büyük ve yüce maksatta, her kim ki Rabbanî sonsuz kudret ve tedbirini görmez, anlamaz ise o takımlar, insan olmayıp cisimler ve bedenlerden ibaret ağırlıklardır. Onların inat ve inkârı dünyada bile kendi cezalarıdır.Onlar âhiret’ te ümitsiz oldukları gibi dünyada da muhabbetleri ve ümitleri her gün zaafa ve dermansızlığa yakalanmış bedenleri gibidir. Ümitlerinin mayası ve muhabbetleri her an yok olmaktadır. Perişan, meyus ve dermansızdırlar.

İnkarcılar, istedikleri kadar inkârda inat etsinler Rabbanî kudretin mükemmelliği akıl sahipleri için büyük bir nur, bir rahmet kılavuzudur. Milyonlarca insanoğlu kalbî hisleri ile Allah ! Allah ! diyerek kulluklarını arz ederler. Putperestler bile bir Halik’ı hissedip ararlar. Fakat malûmatlarının azlığı hasebiyle hakiki Halik’ı tefrik edemezler. Bununla beraber bilgi'nin yayılması ve genişlemesiyle bir gün olur ki onlar da kurtuluşa götüren caddeye dahil ve ebedî saadete nail olurlar. Yalnız münkirler için hidayet yolu hemen kapalı gibidir. İspata muhtaç olmayan Rabbanî kudret, tafsil eylediğimiz maddenin mükemmel düzeninden, insanların Cenabı Hak’a olan büyük bir kalbî his ile itikat ve muhabbetlerinden apaçık ortadadır. Bundan başka Sun-u Hak’ ı ispat için instinct (içgüdü) yâni hayvanatta akıl etmeksizin görülen makul his bile bir delil olabilir. Mesela beş altı aylık bir tavuk, hiçbir vakit şahin yada doğan denilen yırtıcı kuşu görmemiştir. Tavuk hayvan olmak hasebiyle hiçbir taraftan şahinin yırtıcı olduğunu işitmemiştir. Böyleyken otladığı veya gezip oturduğu sırada doğan veya şahin havada geçince tavuk o vakte kadar hiç görmediği bu düşmanın yırtıcı bir kuş olduğunu hisseder. Birden kendini korumak, diğer tavukları haberdar etmek üzere pür telaş feryada ve kaçmağa başlar. Hayvanların kendilerini korumaları için vazedilen ve çeşitli hâllerde görülen bu derunî makul hissi, Sâni-i Kül olan Erhamür-Rahimîn’ den başka hangi kuvvet bunca mahlûkatın kalplerine koyabilirdi ? İhsan edebilirdi ? Hayvanatın fen ve ilmiyle meşgul olan münkirler de itiraf ederler ki hayvanatta değişme ve külli başkalaşma olabilirse de evvelden bir tohum olmayınca küre-i arzda hiçbir ruh sahibinin vücuda gelmesi mümkün değildi ve değildir. Bu itirafları gibi, ruh sahibini yaratmak için Halik-i Kül olan Allahu Teala Hazretlerinin varlığını da itiraf etmeleri gerekirdi.

Hayır yine itiraf etmezler. İnatlarından bakınız, inkarcılar nasıl bir hamakat çukuruna zihinlerini gömerler de derler ki; gerçekten küre-i arzda tohumsuz ruh sahibi yetişmez. Ama ihtimal ki vaktiyle gök cisimlerinden yani yıldızlardan küre-i arza tohumlar düşmüş de hayvanat varolmuştur!!!

Artık yıldızlardan küre-i arza tohum düşmüş gibi gülünecek bir hamakat bulunabilir mi ?

Ya yıldızlara tohum nereden gönderildi ?

Bu takım inkarcılar Kuran-ı Azim-ş-Şanda buyurulduğu üzere (İNNE ŞERREDEVABBİ İNDELLAHİ SUMMU-L-BUKMÜLLEZİNE LA-YAKİLUN) vasfına lâyıktır.

İlahi! Her ruh sahibi olan mahlûk için küre-i arzda bile derin hikmet ve geniş merhamet ile bahşettiğin nimetler aşk sahibi olan her kalbe yerleştirdiğin muhabbetler, insanın bedeninde harikulade yarattığın akıl, vicdan, nutuk, kulak, göz gibi uzuvlar Vücudu Mutlak’ına cismanî ve manevi şahitlerdir. Cenabı Vacibül-Vücudu aklen, hikmeten bile anlayan insan insaf sahibi ise kendi kendine müracaat ederek haline bir baksın. Derhal anlar ki cansız varlıklardan ve diğer her nevi mahlûkattan yüce bir surette yaratıldı. Yüce ve mükemmel yaratılması insanın kendi tedbir ve hünerinden midir ? Değildir. Ayrıca bir Rabbanî özel ihsan olduğu apaçık iken insan bu ihsanın şükranını ifa etmezse bundan daha büyük küfran-ı nimet olabilir mi ?

Münkir olanlar inatları hasebiyle derler ki : insan sair mahlûkattan daha akıllı daha mükerrem yaratılmışsa niçin hâl ve tavırlarından büyük intizamsızlıklar görünüyor ? Meselâ insanlarda hırsızlık, katillik, sarhoşluk, yalan gibi fenalıklar bulunur. Bu itiraza cevap vermek kolaydır.

Öncelikle unutulmasın ki insanların umumiyet ve alemlerin intizamına nispeten cüzi ve sûri olan intizamsızlıkları şer-i şerif lisanında irade-i cüziye tabir olunan ihtiyar (seçme) gibi bir Rabbanî nimetin kadrini kıymetini artırma ve yüceltme içindir. Böylece hakiki ve külli bir intizam neticesi elde edilir. İhsan buyrulan bu cüzî ihtiyar vasıtasıyla insanlar muteber ve makbul tavırlarıyla Rıza-ı Barî’yi elde etmek gibi bir büyük nimete nail olurlar. Her cihetten muradını gören ve muradına eren olurlar.

Denirse keşke bu cüzî ihtiyar insanda olmamış olaydı, kusur etmeğe mecali olmazdı. Bizkeşke’ ye muvafakat ve iştirak edemeyiz. Zira iradesiz ve ihtiyarsız insan filhakika fenalık edemezdi. Cansız varlıklar da fenalık edemez. Ama şeref ve meziyetten mahrumdurlar. Binaenaleyh ihtiyarsız insan cansız varlıklar veya nihayet hayvan gibi ehemmiyetsiz olurdu. Vazifelerini yerine getirmek gibi kulluk gibi lezzetlerden mahrum ve liyâkatsız kalırdı. İhtiyarsız olanlar için vazifeyi ifa lezzeti mümkün değildir.

Bir misal getirelim; bir efendinin iki kulu olsa, kulun biri demirden yapılmış çıkamayacak bir odada mahpus diğeri her nereye gitmek ister ise muhtar bulunsa. Efendileri “güzelce kullanın” emriyle bunlardan beherinin önüne meselâ onar bin lira koysa. Bir müddet sonra bu iki kuluna müracaat eylediğinde mahpus olan kul efendisinin bıraktığı on bin lirayı gösterebilir fakat “güzel, aferin” e mazhar olamaz. Zira bulunduğu mahpusluk hâli o paranın sarf ve israfına mâni idi. O kul da sadakat eseri olarak derunî hiçbir lezzet bulamaz ve “ben efendimin parasını israf etmedim” diyemez. Zira sarf edemeyeceği bir hapiste bulunuyordu. Ama serbest bırakılan kula sual olununca: “İşte kulunuz teslim eylediğiniz nakdi israf etmedim. Muhafaza ettim.Güzel kullandıktan başka bir de ihtiyarım hasebiyle çalıştım, artırdım.” derse hem efendisinin ziyade muhabbetini kazanmış ve hem de vazifesini güzelce ifa etmek gibi bir büyük lezzete nail olmuş olur.

İhtiyar ve irade-i cüziye maddesi misal getirdiğimiz serbest kulun hal ve nimeti gibidir. Saadeti çoğalttığından hakikatte intizamın ta kendisidir. İhtiyar ve irade-i cüziye hasebiyle uygunsuz insanların intizamsızlığı görünüyor. Fakat itaat eden kulların Halik’ lerinin emri üzere hareket edebileceklerinden ve fena olanlar ceza göreceklerinden iddia edilen intizamsızlık hiç menzilesinde kalır.


RUH EBEDİDİR


Şimdi ruhun bekası bahsine gelelim:

Akıllı insan, adil insan kadar hangi mahlûk bulunur ki Cenabı Vacibü’l-Vücuda ibadet ve muhabbet etmiş olsun. Bununla beraber dünyada ve hızla son bulan ömürlerinde Cenabı Hak’a itaat eden, dosdoğru bir âşık olan insanlardan bazısını fakirlik veya buna benzer ızdıraplarla vakitlerini geçirdiklerini hatta bazen o ızdıraplar içindeyken hayatı terk edip gittiklerini görürüz . Tam aksi münkirler ve mürtekiplerden haylisi konaklar, emlak, emval, evlat ve bu gibi çeşitli surî nimetlere nail olurlar. Dünyayı terk edinceye değin bir çok zahirî rahatlıklara vasıl olurlar.

Bunca maddelerine bunca âlemlerine şahitlik ettiğimiz bu azim intizam ile yaratan ve koruyan Erhamü’r-Rahimin münkirleri ve uygunsuz adamları dünyada bahtiyar etsin. Kendine itaat ve muhabbet eyleyen adilleri dünyada zarar içinde bıraksın. Ayrıca bir de vefatlarıyla yok etsin, tarumar etsin ? Ve başka alemde mükafat olarak ihsanlar buyurmasın ?

Bütün bunlar, kalben ve aklen kabul olunabilir mi ?

Haşa ! Bu fikir bizden uzaktır. Böyle akıl dışı bir fikri kabul etmek ya esasen alemin intizamını ve binaenaleyh maazallah Cenabı Halik’ı inkar edecek ve yahut mecnun kadar ahmak olacak bir adi adamın vücuduna bağlıdır.

Özellikle ruhanî ruh, manevî ruhun eserleri her yönüyle feyiz vericidir. Dünyada da görülebilir. Manevî ruh, insanı, diğer hayvanattan nutuk, akıl ve aşk ile seçkin kılar. Münkirlerin inkar ve cahilâne iddiaları malûmdur. İnsanda görünen feyiz, başındaki sinirlerin ve diğer organların intizamındandır derler. Evet insanın sinirleri ve sair azası harikulade bir makine olduğu bahis yeri değildir. Fakat bu makine insanın ruhu gibi büyük ve mükerrem bir manevî keyfiyetin merkezi, mekanı olmak için alemlerin, göklerin makinelerini yaratan ve icat eden Cenabı Vacibü’l-Vücud tarafından yaratılmıştır. Ve her dimağ ve kalp tabi’ olacağı ruha mütenasip surette yaratıldı. Zira hane, sahibinin ehemmiyetine göre inşa olunur. Sinirler ve bedenin azası ruhun vücudunun yokluğunu duyurmak değil, bilakis ruhun ispatı için hiç başka eserler ve deliller bulunmamış olaydı bedenin muntazaman yaratılmış olması insaf sahibi bir adam için ruhun ispatına kâfi bir delil olurdu. Hikmetle yaratılmış olan beden, Yaratıcı, Halik-i küllün yaratma kudreti olmasa tabiat ve tesadüf denilen hayal vasıtasıyla hiçbir vakit vücut bulamazdı. Bu hakikat, münkirlerin cehaleti kadar ve güneş gibi bedihidir. O aptallık güruhu ve kalabalığı; “sinirler ve başka bedenî aletlere bir fenalık gelir veyahut bedenin azasını çocukluk halinde noksan ve ufak bulunursa ruh niçin feyiz ve icray-ı vazife edemez” derler. Bu garip sual ve iddiaya verilecek cevap meydandadır. Azanın noksanlığı ve tamam olamayışı hâlinde zaruri olarak ruh vazifesini icra edemez. Çünkü dünyada ruh bedene muhtaçtır. Muhtaç olmasa yalnız ruhun halk edilmesi gerekirdi. Beden halk olunmazdı. Özellikle ruh bedende üstat gibidir. Hangi üstat, aletleri ve edavatı kırıldıktan sonra iş görebilir ? Aletler ufak ve yaramaz veya kırık diye üstadın iş görememesinden dolayı üstadın varlığını inkâr etmek akıl kârı mıdır ?

Böyle bir davada bulunmak çarşıdaki adi üstatları dahi bilmemeğe bağlıdır. Bilakis ruhun sinirlere ve bedenin bütün azasına olan tesiri ve kuvvetini görün. Ruh sahibi olan insan her ne vakit murat etse bedenini bile ateşe atabilir. Suya dalarak kendini boğabilir. Veya başka suretlerle kendini telef eyleyebilir. Nitekim Rabbanî emanet olan kendi bedenini kendi arzusuyla telef eden alçaklar ve zalimler meydandadır. Ruh olmasa baş ve cisim kendi kendini hiçbir vakit yok edemezdi. İnsanın hücreleri gıda ve hava münasebetiyle her defa bir miktar ve tedrici olarak dört beş senede bir kere kâmilen değişir. Bedende yeniden hücreler meydana gelir. Bu konu son derece dikkate değer. Eğer insan yalnız bedenden ibaret olsaydı -çünkü tabiplerin fikrine göre beden dört beş senede bir tedricen ve kâmilen değişmekte ve tebdil etmektedir- bu müddet sonunda kendini unutup başka bir isim alması ve başka bir insan olması lâzım gelirdi. Fakat dört beş senede bir değil insanın cismi her ne kadar değişmiş ve başkalaşmış olsa velev parçalansa ruhu baki oldukça şahsiyetini muhafaza eder. İyi veya kötü ahlâkından hasıl olan neticeleri, vicdanının ulvî veya süflî derecesi oranında teemmül eder. Değerlendirir. Kendini unutmaz. Zira insanı insan eden değişmekte olan beden değil değişmez olan ruhtur. Her an bir miktar ve birkaç senede bir defada insanın bedeni kâmilen değiştiği halde yine ruh baki ve manevî şahsiyet sahibi oluş sabittir. Bu apaçık böyle iken dört beş senede bir değil de birkaç gün veya birkaç saat veya birkaç dakika zarfında hastalık ve başka sebeplerden gelen ölüm üzere o vakte kadar bunca değişim ve bedenî zayiatla şahsiyetini kaybetmeyen ruh-u manevi nasıl manevî şahsiyetini kaybedebilir ?

Hayır, ruh zerre kadar kendini kaybetmez. Zira yok olan kaybolan beden başka ve yok oluş sebeplerinden ve fenadan azade olarak yaratılan insan ruhu başkadır. Velhasıl birçok deliller ile ruhun bekası ve âhiret’ te devamı güneş gibi ispata muhtaç değildir. Ama bazı insanlar düşünmez de bu hükmü ve hakikati anlayamazlar ise kusuru ferasetlerinin, malumatlarının yokluğunda arasınlar.

Meşhur Feylesof Bakon derdi ki; “İnsanların çoğunluğunun yanlış üzere kurulmuş fikirleri yarım tahsil ve maarif ettiklerinden doğar. Onlar tekebbür eder ve avama bakarak derler ki: avam hiçbir aklî delile dayanmadan ruh ve âhiret’ e inanır, biz ise tahsil ve maarif etmiş iken şimdi avam gibi şunun bunun sözlerine nasıl inanalım ? Halbuki avamın aklî bilgiler konusunda gerçekten mahareti yoksa da kabul ettiği yol ve itikat akıl ve rûhaniyet menbaı olan Peygamberlerin vazettiği esasa istinat eder. Münkir, büyük bir kumandanın maiyetinde bulunan askerin, kumandanın emrine uyunca zafere ulaşacağını düşünmez mi?

VİCDAN YETERLİ DEĞİLDİR

Münkir ruhaniyet’i hiçbir vakit görmedim der. Ruhaniyet’i görmek için kendi akıl, nutuk, vicdan ve bedenine ve özellikle bunca muntazam kainata hikmetle bakmaz. Daha doğru bir tabirle bakmak işine elvermez. Çünkü mezhep ve ruhaniyet günahları işlemekten insanı men eder. Hırs ve şehvet sahibi olanlar ise men edilenlerden kurtulmak için ruhaniyet’i, ceza ve mükafatı güya akıllarıyla inkâr ederler. İnkâr ettikçe kalpleri soğur. Sonra hakikaten münkir olurlar.

Şâyan-ı hayrettir ki akıldan dem vuran akılsız münkirler ruhaniyet ve akıl deryasına gark olan Peygamberlerden başka, dahiler ve ruhaniyet’i itiraf eden büyük hekimlerin eserlerini de hiçbir vakit mütalâa edemezler. Etseler de zekâ yokluğundan ve inat şiddetinden anlayamazlar.

Yine o kötülüğü aşırı olan münkirler güruhu, fenalık etmemek ve iyilik etmek için vicdanımız kâfidir derler. Evet insanın vicdanı büyük bir nimettir. Ama vicdan denilen derûnî duyguyu ancak gidilen yolun, fena ve iyi gösteren esası muhafaza edebilir. Yoksa meselâ Afrika’da bazı malum kabileler katında insan yiyenler için bir ceza bir günah gösterici mezhep olmadığından insanı katletmek ve yemek gibi bir vahşiyane ve zalimane fiilden vicdanları onları hiçbir vakit men’ ve tekdir etmez. Eğer vicdan mezhebin vazettiği kanunlara muhtaç olmayan bir özel güç olsa her kavimde bir siyakta bulunmalıydı. İnsanı katleden ve yiyen bu zalimleri men’ ve tekdir etmeliydi.

ZALİMLER VE KÖTÜLERİN CEZASI ERTELENEBİLİR

Yine rûhaniyet’e itiraz edenler derler ki; madem ruhaniyet ve manevî adalet vardır, niçin zalim ve fena olan insanlara kahr-ı ilahi dünyada iken ceza vermez ? Nasıl ceza vermez ? Zalimlerin belki yüzde doksanı ve daha ziyadesi dünyada dahi çeşitli cefa ve mezelletlere ve kanunlar ve nizamların şiddetine yakalandıkları bedihi işlerdendir. Ekseri vicdanî tekdirlerden kurtulamazlar. Özellikle zalimlerden her hangileri dünyada ceza ve cefa görmezler ise en bahtsız zalimler onlardır. Zira hikmet gözüyle bakılınca anlaşılır ki dünyada ceza görmeyen zalimlerin cüretleri, zulümleri fenalıkları artar. Dünyada hayatlarının müddeti ise vefatlarından sonra gelecek milyonlarca zamanlara nispeten bir an-ı vahitten bile daha azdır. Binaenaleyh zalimler dünyada bir an cezasız kalsalar bile ukbada azap ve sonsuz cezadan kurtulamayacaklardır. Bundan şedit ceza mı olur ? Zalimlerin cezaları keyfiyetine diğer nokta-i nazardan bakılınca başka hikmetler dahi görünüyor.

Evvela, Cenabı Adil-i Mutlak’ın cüretkârların münasip bir müddet için cezalarını tehir buyurmaları ihtimal ki dünyada aceleci olan bazı hakimlere bir nevi emir ve işarettir. Ceza verilmesinde acele etmesinler. Tahkikat mükemmel hale gelsin daha sonra layık olan cezayı versinler. Zira acelede hata olur. Bir masum asi addolunur.

İkinci olarak; Cenabı Hak cezayı tacil buyurmaz ise şaşılmamalı. Zira zalimler daima Rabbanî iradenin altındadırlar. Firar edemez, kurtulamazlar. İnsanlar bile bir mücrimi tutup hapisle ellerinden firar edemeyeceğini kesinlikle bildikten sonra ceza düzenlemesinde acele etmezler.

Üçüncüsü; Mevlay-ı Müteal hazretlerinin alemin intizamı için icra buyurduğu tertip o kadar geniştir ki onun sırlarına ve hikmetine vakıf ve muttali’ olmak insan için mümkün değildir. Bu gizli sırların ve geniş hükümlerin gereğinden olarak bir zalimin cezası bir müddet ertelenebilir.Belki cezadan önce o zalimden adil bir evlât veyahut hayırlı bir fiilin meydana çıkması gibi âlemin intizamına hizmet edici keyfiyetler hasıl olabilir. Zalim zulmünden pişman ve doğru yola girmiş olabilir. Hayırlı işler yapabilir. Taksiratının affı için istirham ve tazarruda bulunabilir. Filan zalim falan fena adam niçin dünyada ceza görmemiş denmesin. Çünkü cezanın yokluğunda büyük ceza, ceza tehirinde bir çok hikmetler ve görünmeyen sebepler vardır. Cenabı Hak’ın kudret ve kuvvetinin sınırsızlığıyla ruhun varlığı ve bekası, ve müstakim olanların mükafata erdirileceği, zalimlere cezalandırılacağı keyfiyetleri dikkat sahibi ve insaflı olan akiller için bin türlü aklî ruhanî delillerle ispat edilmiştir. Ama akıl ve temyize malik olmayan, aklı noksan, inatçı, gafil münkirlerin sathi tabirlerine aldanmış olan veya hakikaten dikkat etmek istemeyen insan için aklî ve ruhanî deliller ne yapabilir ? Körler güneş ve ışıktan ne vakit faydalanıp doğru görebilir ?

Şimdi önceden yazılması vadedilen üç hekimin makaleleri tahrir olunur: şöyle ki:

Yunanlı hekimlerden Eflatun’un hocası Sokrat’ın bir gün Aristozimos adındaki münkirle cereyan eden konuşmasının mealen tercümesidir: 

SOKRAT DİYOR Kİ :

Sokrat :

– Aristozimos ! Hiç istidatları hasebiyle sen onları takdis ve takdir ettiğin insanlar var mıdır?

Aristozimos :

– Evet vardır.

Sokrat :

- Kimlerdir beğendiğin adamlar ?

Aristozimos :

– Şairlerden Homeros, Mulanpizos, Sofokles; heykel yapmakta Polikalitos ve ressamlıkta Zefiksis nam zatlardır.

Sokrat :

– En fazla takdise şâyan olan kimlerdir ? İdraksiz ve nutuksuz suretler ve kitaplar yapanlar mı yoksa insan gibi idrak ve ruh sahibi olan mahlûkatı yaratan Halik midir ?

Aristozimos :

– Gerçekte takdise şâyan olan o kimsedir ki müdrik ve akıllı, akledebilen şeyler halk eder. Ama zî-ruh olan mahlûkatı ve sair varlıkları bilmem ki Halik mi halk etti, yoksa tesadüf kabilinden mi vücuda geldiler ?

Sokrat :

– Vücutları makul bir maksada delâlet etmeyen ve tam aksi vücutları makul bir maksada delâlet eden şeyler arasında hangileri tesadüfen olmuştur. Ve hangileri bir akıl ve fikir sahibi tarafından yapılmış diyebilirsin ?

Aristozimos :

– Zaruri olarak hangileri fayda ve maksat için yapılmış ise onlar aklın eseri olacaktır.

Sokrat :

– Öyleyse insanları ilk önce yaratan Halik’ ın, faydalar elde etmek maksadıyla hissiyat için bir çok aza verdiği hatırınıza gelmez mi ? Mesela görülebilecek şeyi görmek için gözler, işitilebilecek şeyleri işitmek için duyma hassası yarattı. Eğer dil ve dimağımız malûm olan hissiyat ile yaratılmış ve koklama hassamız olmamış olsaydı bunca güzel koku, tatlı, acı her nevi lezzetler, yiyeceklerin dünyada bulunması ne işe yarardı ?

Koruma amacıyla kirpik gibi sanatlı bir perde yapılmış. Uykuda, uyku dalgınlığında insan gözünü koruyamayacak bir durumda olduğu sırada kirpiğin kendiliğinden kapanıp gözü koruması. Sonra insan uyandığında gözün görmesi için kirpiğin açılması. Rüzgârdan ve dokunacak sair şeylerden yine gözü koruyabilmek için kirpiğin tarak gibi ince kıldan yapılmış olması. Süratle açılıp kapanması. Baştan ve insanın cephe ve alnından dökülecek ter, kirpiklerden geçerek göze zarar vermemesi maksadıyla kaşların yapılması. Kirpikten bir miktar daha yukarıda bulunması. Kulak her vakit çeşitli sedalar alıp hiçbir vakit dolmaması. Bütün hayvanatta ön dişlerin gıdayı kesmeye kabiliyetli olması. Kenar dişlerin hazmı sağlayabilmesi için gıdayı parça, parça edecek surette halk edilmesi. İnsan ve sair hayvanat lezzetini buldukları gıdayı yiyebilmek için ağzın, gözlerine ve burnuna yakın bulunması. Ki insan her şeyi ağzına kor iken hem görür hem gıdanın rayihasını alabilir. İştahı açılır ve daha sonra yemekler midede hazmedilir. Sonra bunlardan meydana gelen kötü rayihalar hasebiyle koku alma yeri olan başından bedenin en uzak bir mahallinden çıkması için mahal tertip olunması. Bu ve bunun gibi hikmetler büyük bir sanatkâra şahadet etmezler mi ? Şimdi sen nasıl istersin, bunları tesadüf mü yoksa derin ve büyük bir akıl ve mülahazanın tertibine mi hamletmeli ?

Münkir Aristomizos :

– Şimdi dikkatle düşünüp anlıyorum ki bunlar tesadüf olmamalı, gayet akil ve hakim bir üstadın eseri görünüyor.

Sokrat :

– Ruh sahibi erkek ve dişinin birbirine yaklaşıp zürriyeti istihsal için gerekli olan muhabbet ve şehvetlerini, sonra validelerin evlâtlarını beslemek ve hıfz etmek için kalplerine koyulan rikkat ve merhametlerini, bilcümle insanların hayatlarını muhafaza için görünen muhabbeti, ölüm sebebi olacak ahvalinden korunma ve korkularını tesadüfe hamletmek mümkün müdür ? Özetle sana saydığım şeyler bile ispat eder ki büyük bir akil büyük bir kadir bunları halk ve tertip, insanların bekalarını arzu eylediğinden kalplerine bu gibi gerekli halleri ilka eylemiştir. Bir de sen kendin için zanneder misin ki hiç aklın olmasın ? Bilakis bilirsin ki aklın vardır. Şimdi insaf edip nazar et ki senin bedenin küre-i arza ve sair büyük gök cisimlerine nispeten bir zerreden bile daha ufaktır. Bedenini teşkil etmek için kâinatta mevcut olan unsurlardan gayet az bir miktarı yeterli gelmiştir. Bütün kâinat ve mevcudatın aklı ve zekâsı kâmilen ve sadece sana ve senin cinsinin çocuklarına isabet ettiğini mi zannediyorsun? Gök cisimlerinin intizamı ve varlığın tertibatı gibi bunca sanat eserinin zuhuru için neden başka tarafta akıl ve idrak olmasın? Sonsuz cirimler ki insanın bedeninden namütenahi büyüktür. Onların akılsız ve sahipsiz olarak büyük intizamlarını korumaları mümkün müdür ? Böyle bir şey insaf sahibi, hakîm bir insanın aklına sığabilir mi ?

Münkir Aristozimos :

– Evet kâinat gayet muntazamdır. Kâinatın yaratıcısından bahsediliyor. Fakat üstat ve sanat ashabı olan insanları ben daima görürken, her şeyin üstadı olan Halik’ı hiçbir vakit görmedim ve bu sebepten inanmağa da alışmadım.

Sokrat :

– Alâ, öyleyse senden başka bir şey sorayım, senin hareketlerin makul mudur, akla dayanır mı ?

Aristozimos :

– Evet makuldür.

Sokrat :

– Neden hareketlerin makuldür, yâni akla dayanmaktadır ?

Aristozimus :

– Zira aklım var.

Sokrat :

– Sen kendi aklını hiçbir vakit bu zahir gözünle gördün mü ?

Aristozimus :

– Hayır görmedim.

Sokrat :

– Öyleyse aklın olduğunu nerden bilirsin ?

Aristozimus :

– Kendimden sadır olan fiillerimden. Aklımın eseri olan hareketlerimden aklım olduğunu bilirim.

Sokrat :

– Kendi aklını gözünle görmediğin halde eserlerinden aklın varlığını bilirsin. Peki neden bu kadar muntazam olan alemlerden, eserlerinden, senin bile muntazam ve tertip edilmiş olan bedeninden küllî aklın sahibi olan Hazreti Halik’ı anlamam ve bilmem dersin ? Eğer bu düzenli eserler aklı ispat etmezse senin kendi aklını da inkâr etmen lâzım gelir. Eğer akılsızsan Cenabı Hak’ı inkâra hakkın kalmaz. Ama kendi gözünle görmediğin kendi aklının varlığına düzenli eserlerinden kani isen bütün âlemlere bunca düzenli hareketleri veren, seni bile bu kadar muntazam ve makul yaratan sınırsız kudret sahibi olan Allah’ı bilmiş ol.

Yeni gökbilimi kaidelerinin mucidi sayılan ve çekim kuvvetini (çekimin vukuunu) ve bu yolda bir çok hakikati keşfeden meşhur Newton’ un ifadesini, gök bilimiyle uğraşmayanların bile anlayabileceği üzere en açık en açık lafızlar ve tabirler ile tercümeye dikkat ettim. Yine de dikkatle okunmaz ise anlaşılması müşkülce olduğunu ihtar etmeyi münasip görüyorum.

İşte Newton’un ifadesi:

Allah’ın varlığından asla şüphe etmeyiniz. Öncelikle var olan âlemden o âlemi yeniden yaratmak veya varolanı düzenlemek için akıl dışı bir lüzumun bulunmasını farz etmek hamakattır. Zira bu akıl dışı gereklilik mümkün olsaydı, her zaman, her yerde, bir şekilde, bir biçimde bulunması lâzım gelirdi. Bu gereklilik ve sonuçları şu anda görünmeliydi. Eşyanın çeşitli hallerinde ve bunların meydana gelişinde asla intizam olmamalıydı. Alemin bütün etraf ve cihetlerinin intizamı, zaman ve mekânların ihtilafı ve değişimi, bu intizamın sürekli cereyan etmesi, kainatın bir yaratıcısının var olduğunu şüphesiz kılmaktadır. Öyle bir yaratan ve düzenleyen olmamış olsa gök cisimlerinin intizamı aklen ve fennen mümkün değildi. Bu intizamın akıl ve tedbir olmaksızın başlaması mümkün olmadığından en ince ayrıntılara bile muttali’ olmak üzere bir kudret ve idrak sahibi yaratıcı varlığı şüphesizdir. Gök cisimlerinin var olan hareketlerinin anlaşılması için çekim kuvvetinden başka, bir itim kuvveti, bir sevk kuvveti elhasıl bu itim ve çekimin sahibi lazımdır. Ayrıca itim kuvvetinin, madde ve cisimden daha evvel bulunması, daha evvel başlaması, madde ve cisimden daha yüce bulunması gerekli ve zorunludur. Zira gezegenlerin ve yıldızların mevcut hareketleri yalnız çekim kuvveti ile hasıl olamaz. Çekim kuvveti meselâ gezegenleri güneş cihetine celp ederken o çekim hasebiyle gezegenlerin güneşe birleşmesi iktiza ederdi. Halbuki böyle olmadığı gibi bir de güneşin etrafında devrî bir hareket edinirler. Gezegenlerin kendi devirlerine mahsus sabit uzaklığa sevk edilebilmeleri mutlak akla dayalı bir kuvvete, bir Rabbanî emre bağlıdır.. Alemlerde görülen büyük intizamın gerek (Mekanik) ve gerek maddî sebeplere hamledilmesi akıl ve fen sahibi olan insan için asla kabil değildir. 

Bütün gezegenleri, yıldızları ve onların uydularını şimdiki gibi kamilen bir cihete doğru hiçbir uyumsuzluk vuku’ bulmaksızın muntazam bir plan ile hareket ettirebilecek hiç bir tabii ve maddi sebep olamaz. Buralarını hikmet nazarıyla seyir ve tefekkür edenler bir azîm fikir yani alemin Halik’ının Rabbanî eserlerini müşahede etmeğe mecbur olurlar. Ve yine bunun gibi gezegenlerin, yıldızların ve onların uydularının haiz oldukları hızı verecek, bu hızları kat edecekleri gerekli mesafeleri kadar muayyen ve mahsus olmasını sağlayacak hiç bir tabii ve maddi sebep olamaz.

Güneş ve başka cazibe merkezlerine, hesaplanmış zerreler, kuvvet ve muayyen bir hız verilmesi gerekir. Tıpkı bunun gibi yıldızlar ve gezegenlerin ortak yörüngelerinin merkezleri nispetinde yapılmaları için ayrıca bir hesap bir özel ve makul kuvvet lazımdır. O akıl sahibi kudret ve kuvvet intizamı sağlayabilmek için atomların mahiyetini ve atomlardan mürekkep cisimlerin keyfiyetlerinin nasıl olacağını bilmesi lazımdır. Bildikten sonra her birine gerekli olan atomlardan ne daha az ve ne daha fazla olmaksızın tayin ve taksim etmesi icap eder. 
Diğer cisimleri de gerekli oranda özel kaideler altına alabilmesi, miktar ve derecelerinden hasıl olacak keyfiyetleri, gezegenlerin, yıldızların ve bunların uydularının birbirlerine olan mesafeleri taksim etmelidir. Mesela gezegenlerin güneşten uzaklıklarını, Zühre’den uydularının mesafesini, Müşteri veya küre-i arza diğer gezegenlerin uydularıyla olan mesafe münasebetlerini, süratlerini tayin ve tahsis etmelidir. Muayyen hareket, hız, miktar neticesinden olarak gök cisimlerinin uyduları çekim etrafında görünebilsinler. Daima dönüşlerine devam etsinler.

Bu beyan eylediğimiz sonsuz cisimleri muntazam bir kaide altına alıp bu kaideleri uygulamak, birleştirmek, düzenlemek ve böylesine büyük bir intizamın bütün cisimleri kapsaması bir akıl sahibi yaratıcının varlığını gerekli kılar. Böyle bir Halik’ın tesadüfe hiçbir cihetle tabi olmayacağı, “Mekanik” ve “Geometri” ilimlerinin menbaı, üstadı, sahibi olması aksi mümkün olmayacak derecede kesindir.

Bu noktaya kadar beyan eylediğimiz kesin delillerden başka; gök cisimlerinin kendi mihverlerinde hareket edebilmeleri için Allahu Teala hazretlerinin özel emri lazımdır. Zira bu gök cisimlerinin kendi mihverlerinde hareket edebilmeleri kendi içlerinde mevcut olan çekim kuvvetine bağlı olmasının mümkün olmayacağı fen bilenler için apaçık bir gerçektir. 

Bunun gibi; gök cisimlerinin mihverlerinden başka bir diğer hareketle mesafe alabilmesinin, birbirleriyle çarpışmalarına meydan vermeden uygulanabilmesi ve başarılabilmesi için Allahu Teala hazretlerinin özel emri lazımdır. Bu hikmet güneşte, bütün gezegenlerde, yıldızlarda ve uydularında her an görünür.

Ayrıca kuyruklu yıldızların devri başka surette vaki’ olur. Bunlardan başka yayılan atomların teşkili sırasında bir akıl sahibi kuvvet ve emir olmasa nasıl kendi kendilerini ve daha sonra ışıklı ve ışıksız iki ayrı nevi, büyük gök cismini teşkil edebilirler ?

Ulûhiyet’ i ispat için göklerde mevcut olan azim delillerden başka insanın yaratılışı da Ulûhiyet’ e şahadet eder.

Mesela ruh sahibi olanların bedenleri bu kadar sanatla kendi kendine vücut bulması nasıl mümkündü? Bir küllî müdebbir, bir azîm müdebbir olmamış olsa, bir maksat ve nihayet makule için bedenimizin çeşitli azası nasıl tanzim olunabilirdi ? Göz bilimini (optik) bilmeyince göz gibi harikulade bir cisim ve madde aleti tesadüfen nasıl vücuda getirirdi ? Sedalar ilmini bilir bir kadir alim olmasa kulak gibi bir garip, bir sanatlı makinenin kendiliğinden zuhuru mümkün müydü ? İnsanların malum olan deruni seçme ve irade gücü bundan mütevellit akla dayalı hareketleri ve hayvanattaki akıl dışı yani instinct (içgüdü) bir keyfiyetin sahipsiz tertip ve icadı hatıra sığar mı ? Hayvanî hayat noktasından bakılınca o yerde görünür ki bu özellik hissî bir istidattır.

Eşyanın tasavvuru, akılla ulaşılan bilgilerin tefekkürü, sinirler ve dimağ vesilesiyle elde edilir. Ondan sonra idrak gücü vasıtasıyla alınır. İncelenir. Duygular ve hayaller başka bir büyük sanatı ile düzenlenir. Bütün bunlar olurken, orada hayat gücü hazırdır.

İdrak ve hikmetin varlığı aciz olan insanda bulununca, bundan, akıl ve hikmetin menbaı, her tarafta hazır ve nazır, baki, bir umumi aklî kuvvet, yani bir mutlak Yaratıcının varlığı anlaşılmaz mı ?

O yaratıcı bütün mevcudatın, sonsuz mesafelerin küçücük noktasını bile bilir. Bütün kainatı, ruhun mahalli ittihaz edip her noktayı her şeyi ayrıca bilir.

Bütün mevcudatın, durumlarının korunması gerekenleri kesintisiz ve aynen korur. Sonuçlarının ortaya çıkması bakımından değişmesi gerekenleri değiştirir. Daima hallerinden haberdardır. Hissiyatlarını ve ahvallerini kendilerinden ziyade anlar. Kendi Ulûhiyet’ ine olan irtibat ve ihtiyaçlarını bilir.

Bu eşyanın bir miktarı nispeten zayıf his ve aklımıza nakil olunca biz dahi kainattan hayli şeyler tasavvur edebilir ve görebiliriz.

Ya bunca akılları, bunca sanatları, bunca alimleri meydana getiren, bütün kainatı, bütün zerreleri, bütün maddeleri, bütün duyguları, bütün akılla ulaşılan kavramları yaratan, düzenleyen, koruyan aklı kül sahibi, Halik’ın kadri nasıl bilinmez ? Allahu Teala her şeyi halk etti. Her şeyi bilir. Her şeyi Rabbanî iradesi altında tutar.

Bir çok münkirler ve dinsizler bilmeyerek Volter'i reis sayarlar. Hatalarını gidermek için Volter’in makalelerinden bir parçasını mealen yazalım:

İşte Volter’in ifadesi şöyle başlar:

İlahî ! Her kim ki seni anlamak isterse hem alemin intizamına hem bütün varlıklara tahsis edilen bir, nihayet iki aklî delile baksın. Ulûhiyet’ ini ispat etmek üzere bir çok büyük kitaplar yazdılar. Fakat böyle aşikar ve bedihi bir keyfiyet için büyük kitapların yazılmasına lüzum yoktu. Zira önce beyan eylediğim iki delil ile hakikat anlaşılır. Ben her ne vakit bir saat görürsem akrebi muayyen saatleri gösterir. O anda anlarım ki bu saat bir maksat için işlediğinden akıllı bir kimse tarafından düzenlenmiştir. Akrep vasıtasıyla gece ve gündüzün her saatini gösterir. Bunun gibi her günü her seneyi muntazaman gösteren gök cisimlerinden anlarım ki bütün bunları bir akıl ve kuvvet sahibi, bir maksat zımnında tertip etti. Bir de insanın bedenindeki azadan, onların hizmetlerinden, bir çok icraatından malum olur ki bunları bir akıl sahibi Yaratıcı tanzim etti.

İnsan bir damlacık iken dokuz ay validesinin rahminde kalır. 

Orada hiçbir tarafın müdahalesi olmaksızın gıda alır. Ondan sonra gözlerine dikkat ederim ki görmek ve elleri almak gibi faydalı hizmetleri, vazifeleri icra ederler. Bu derin ve garip keyfiyetler adi olan adamlara adi görünür. Düşünmezler ki akıl ve kudret sahibi olmayan maddenin böyle makul şeylerin varolmasını sağlaması mümkün değildir. Adi adamlar elbette bu cihetleri düşünemezler. Zira akılları hikmet ve hakikati anlamaya ve tasavvura muktedir değildir. Elhasıl ben bir akıl sahibi insan iken düzenleme için aciz olduğumu görünce anlarım ki bu muntazam ve azim alemi yapmak ve tertip etmek için insanlardan daha akıllı, aciz olmayan, gayet muktedir bir kudret sahibi vardır. O her şeyi yaratmıştır.”

Volter’in mealen tercüme edilen ifadesi Ulûhiyet’ in ispatı için en muhtasar ifadesidir. Kendisi Berlin’de Büyük Frederik’in yanında bulunduğu sırada ve ondan sonra Ulûhiyet’ i ispat zımnında uzun uzadı yazdığı risaleler, telif eylediği kitaplar sair telifleri arasında hala dikkatle okunmaktadır.

MÜNKİRLERE BİR ÖRNEK


Yaratılışça akıllı ve zeki bir insanı farz edelim. Yirmi beş sene varıncaya kadar karanlık bir yerde kapanıp dünya görmemiş ve yalnız yanında olan diğer bir adamdan konuşmayı ve yazıp okumayı öğrenmiş olsun. Karanlıkta büyümüş akıllı insanı, ilkbahar mevsiminde güzel bir yere çıkaralım. Bir taraftan güneş ışınlarını göndermekte, diğer taraftan yeşillenmiş bir saha. Meyvelerin, çiçeklerin fezayı dolduran kokusu. Fışkıran, kaynayan berrak suları görsün. Çeşitli güzel kokuları hissetsin, koklasın. Bülbüllerin ve sair kuşların tatlı ve hazin nağmelerini işitsin. Sonra gezdiği yerlerde bir çok hayvanatın şevk ile oynayıp bir yerlere ünsiyet eylediklerini müşahede etsin. O sırada nazlı, nazlı yürüyen çok güzel yüzlü bir insanla karşılaşsın. Onun gönül çelen, fezayı güzelleştiren gülümsemesinin verdiği leziz duyguların etkisiyle kâlp ve aklı yerinden oynamış olsun. Ondan sonra güzel yemekler ve meyveler yesin. Susayınca abı-hayat gibi su bulup içsin. Günü böyle zevk ve safa içinde geçirdikten sonra gece olunca bir taraftan milyonlarca parlayan yıldızı diğer taraftan hüzünlü endamını gösteren mehtabı görsün. Bütün bunları temaşa ederken gayet hazin ve aşka dair bir ses işitsin. Sonra kemali rahat ve lezzetle uyusun. Ertesi gün bir hekimlerin meclisinde bulunup onların konuşmalarını hikmet verici sözlerini dinlesin. Daha sonra gayet manidar bir kitap eline alıp mütalaa etsin. Elhasıl böyle hallerden duygulanmışken meşum olan bir münkire tesadüf etsin.

Ona “Dün ve dün gece ve bu gün yeni çıktığım bu dünyada gördüğüm mevcudatın sahibi ve Halik’ı kimdir ?” diye sorsun. Münkir cevaben dese ki; “Hayır, her ne görüp işittin ve her ne ki yedin içtinse yaratanı olmaksızın kendi kendine oldu !”

Bu garabet gösteren ifade üzerine dünyaya yeni çıkan adam o münkiri yalancı bir mahluk addeder. Buna rağmen yine sorsa: “Ya benim şimdi okuduğum kitabın müellifi kimdir ?” Münkir cevaben ve ilaveten: “O kitabı da müellifi yazarken görmediğimden müellifi olmadığı anlaşılır. Vaktiyle rüzgarlar esip bir yerde bulunan bazı harfleri rüzgarın şiddetle esmesinden müellifsiz, mürettipsiz, matbaasız, kendiliklerinden karışıp bu kitap tesadüfen ve tabii bir surette yazıldı.”

Deyince kainatın Haliksız yaratıldığını iddia ve inkar eden münkirin bu ikinci ifadesinden dünyaya yeni çıkan adam daha fazla şaşırmaz.

Fakat münkirin yalnız yalancı değil mecnun olduğuna da hükmetmekte tereddüt etmez.

Acizane bu makalemin bitiminde Ruhanî belâğatın mührü, ruhaniyet’in ve hikmetin kaynağı olan Kuran-ı Azimüşşan’ dan yedi ayeti kerimeyi uğur sayarak alıyorum. Ulûhiyet ve rûhaniyet’in ispatı için gökleri ve yeryüzünü, insanların akıl ve vicdan mahkemelerine iki adil şahit yerine koyuyorum.

Âli İmran suresi’nin yüz doksanıncı ve doksan birinci ayet-i kerimesinde şöyle ferman ve beyan buyurulur:

{Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için gerçekten açık, ibretli deliller vardır. Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Ve "Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateşin azabından koru." derler.}

Burada ateşten maksat cehennem ateşi olduğu gibi inkar ateşi de olabilir.

Sure-i Arafın yüz seksen dördüncü ayet-i kerimesinde şöyle ferman ve beyan buyurulur:

{Allah'ın göklerdeki ve yerdeki mülkiyet ve tasarrufuna, Allah'ın yaratmış olduğu herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı? Artık bu Kur'ân'dan sonra başka hangi söze inanacaklar.}

Yasin-i Şerifin yetmiş beşinci ayeti kerimesinde şöyle ferman buyurulur:

{Yaratılışını unutarak bize bir de mesel fırlattı: "Kim diriltecekmiş o çürümüş kemikleri?" dedi.}

İşte bunun üzerine Yasin-i şerifin yetmiş dokuzuncu ve seksen ve seksen birinci ayet-i kerimesinde Allahu Teala Hazretleri o münkire cevap vermek üzere Fahr-i Alem Aleyhissalatü Vesselam Efendimize ferman buyururlar ki:

{De ki: "Onları ilk defa yaratan diriltecek ve o her yaratmayı bilir. Size o yeşil ağaçtan bir ateş yapan O'dur. Şimdi siz ondan tutuşturmaktasınız. Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya kâdir değil midir? Elbette kâdirdir. Çünkü o her şeyi yaratandır, her şeyi bilendir.}

TERCÜME: Kamışlıktan kestiklerinden beri ben ağlarım, kadın ve erkek ağlamaktalar.

ŞERH: Kamışlıktan maksat tevhit mertebesi ve ruhaniyet alemidir. Arif: “Rabbanî iradenin yüce iktizası beni Ruhanî alemden ayrı düşürdü. Bu ayrılıkla dünyaya hicretin elemlerine arkadaş oldum. O günden beri sesimden ve figanımdan erkek kadın kim varsa benimle beraber ağlar ve inlerler” demektedir. Bu beyti şerif üç şekilde şerh edilebilir ve anlatılabilir:

Biri : Kâmil insan ruhaniyet âlemine dair nükteleri açıkladıkça onu dinleyenler, kendileri de insan olduklarından, özellikle kendileri de o alemin hicran ve ayrılığına hemhal olduklarından ağlarlar.

İkincisi: Nefis ve şeytanın baskısı, dünyanın müşkül olan diğer halleri, insanların çektikleri çeşitli gamlar ve kederleri işiten erkek ve kadın kim varsa merhametlerinden ağlarlar.

Üçüncüsü: Zayıf bir çocuk, lisan-ı hâl ile, ağlayarak dünyaya geldiği dakikadan beri hastalık ve sair gam ve cefalara tutulmuş olduğunu anlatır. Anne ve babası yumuşak kalpleriyle onu dinledikçe gözyaşı dökerler. Ciğerpârelerinin bu hâline merhamet gözüyle bakarlar.

TERCÜME: Ayrılıktan parça, parça olmuş bir göğüs istiyorum. Ona hasret derdinin ne olduğunu söyleyeyim.

ŞERH: Manevî aşık der: Hakiki dostun yüzünü dünyada görememiş, ruhanî alemin hasretinden göğsü parça, parça olmuş bir adam isterim. Hasretin derdinden duyduğum elemleri, hâlleri kendine birer, birer sayayım. Onunla feryat edeyim. Akıl yoluyla elde edilen bilgileri bile yalnız akıllı insan kavrayabilir ve anlayabilir. Aşıktan başka bir insan, aşk gibi sırf manevîyattan gelen büyük duyguları nasıl anlayabilsin. Nasıl bütün incelikleriyle bilebilsin. Buna bağlı olarak, arif olan kişi, göğsü parça, parça olmuş, bir hakiki aşık arzu eder ve araştırır. Bu beyti şerifte bir diğer uyarı his olunur; insan bir manayı beyan etmek isterse o manaya vukuf ve hissesi olan bir akıllı zatı bulduktan sonra beyan etsin. Yoksa adi bir adama derin bir keyfiyet beyan ve hikâye ederse onu anlamaya muktedir olmayanın zihnine ağırlık ve söyleyenin işinde fenalık meydana gelir. 

TERCÜME: Her kim kendi aslından uzak kalırsa, tekrar vuslat zamanını arar.

ŞERH: İnsanoğlunun aslı ruhaniyet âlemidir. Dünya ise imtihan yeridir. İnsanın geçici olarak kalacağı bir hapis yeri ve zindandır. Bununla beraber hapis yeri ve yokluk mahalli olan dünyada bile bir kimse şehir ve vatanından uzak kalıp, hicrana düşünce dönüş ve vuslatı nasıl arzu ettiği beyana muhtaç değildir. Arif-i billah kendine aslî vatanı bilmiş olduğu alemi rûhaniyet’i her şeyden önce daima arzu edeceği ve araştıracağı açıktır. Fakat dünyada geçici kalması emredildiği için yazılan eceli gelinceye kadar zaruri olarak dünyada kalır. Düşeceği her türlü cefaya göstereceği sabır ve rızadan sevin. Duyar, mutlu olur. Askerlikte kar ve yağmur altında bir nöbetçi emredildiği saate değin nöbet beklemeğe mecbur olduğu gibi insan da bu yokluk yolunda hayat sürdükçe ibadet ve meşguliyette bulunmağa mecburdur. Bu manevî mecburiyetlerdendir. Kederlere tahammül etmeyip nefislerini telef eden alçaklar nöbetini terk eden firariler gibi ruhaniyet aleminde elim mücazata mazhar olurlar. Namert sayılırlar.


TERCÜME: Ben her bir cemiyette ağlar oldum. Halleri iyi ve kötü olanlara çift oldum. Arkadaş oldum.

ŞERH: Önceden, ayrılıklardan göğsü parça, parça olmuş bir âşık isterim, hasrete dair hâlimi ona beyan edeyim, açıklayayım, buyurdulardı. Şimdi de, "ben yalnız arif billah olana söz söylerim zannedilmesin", buyruluyor. Diğer insanları terk etmem, kendimden uzaklaştırmam. Hayır, ben herkesi severim.

Fakat, yalnız ârif ve âşık olana gayet ince hâllerden, ruhaniyetten açıklamalar yaparım. İnsanoğlu gayet yüceltilmiş, merhamete ve muhabbete değer, saadete istidatlı bulunmuştur. İşte bu yüzden ben mânen cümlesine arkadaş olurum. Bir hayra vesile olur ümidiyle herkesin istidadına göre hakikat beyan ederim.


TERCÜME: Herkes kendince bana yar ve dost oldu. Fakat benim içimdeki sırlarımı aramadı.

ŞERH: Ben insanlara nasihat ettikçe bazı insanlar “biz bu nasihati anladık ve söyleyen arife dost olduk” diyerek, düşüncede ve sözde bana katıldılar. Ama hakikatleri ve sırlarımı aramadılar” buyurulması, "benim sözlerimde olan manaların hakikatini anlamak için fiilen çalışmadılar" demektir. Derindeki sırları anlayabilmek için Rabbanî aşk ve İlahî feyiz gereklidir. Rabbanî aşka nail olmak için hilkaten kalbi yüce yaratılmış olmak lâzımdır.

Bununla beraber, Rabbanî aşk, dünyada meşru olan İnsanî bir çok görevi gücünün yettiği kadarıyla yerine getirmiş olanlara mahsustur. Yaratılışı yüce olan kimsenin mesela sadaka, namaz, oruç ve güzel ahlak ile beraber asker ise sulh zamanında amirine itaat etmesi, savaş esnasında dikkatli ve cesaretli olması gerekir. Devlet memuruysa gayretli ve dürüst olması lazımdır. Tüccar veya ziraatla uğraşan biriyse çalışkan ve gayretli olması yani hangi sınıf ve meşru sanatla uğraşıyorsa o sınıf ve sanata mahsus tedbirleri almalıdır. Gereken neyse onu yapmalı, işine bağlı ve çalışkan olmalıdır. Kendini yalnız ibadete verip diğer görevleri terk eden unutan insan noksandır. Tam aksi daima iş göreyim düşüncesiyle emredilmiş ibadeti bile ihmal eden nadan istikbalini iptal ve perişan etmiş olur. İnsan ruh ve bedenden tertip olunduğundan hem ruhun saadeti için ruhanî hallerle, hem dünya düzeni için dünyevî işlerle iştigal etmesi iktiza eder. Böylece ebedi saadeti elde etmiş olur.


TERCÜME: Benim sırrım benim feryadımdan uzak değildir, fakat sırrımı anlayacak göz ve kulakta o nur yok.

ŞERH: Arif der : “Benim sırrım ve hakikatim insanlığın esenlik çaresidir. Bu sır ve hakikat hallerimden ve feryatlarımdan uzak değildir. Sözümün hakikatini anlayan mutlu olur, umduğu ve beklediğine erişir. Ama bazı insanların göz ve kulaklarından aşkın nuru, zekanın nuru olmayınca zaruri olarak hakikati anlamaktan uzak bulunur. Bununla beraber zekanın nuruna, aşkın nurlarına nail olmayanlar bile dosdoğru yolda gidiyorlarsa, adil iseler, doğruluğa malik iseler Rabbanî merhamete nail olurlar. Saadetin gül bahçeli sarayına, cennete vasıl olurlar.


TERCÜME: Beden candan ve can bedenden gizli değil. Lakin canı görmeye kimsenin izni yok.

ŞERH: Ruh bedenden ve beden ruhtan gizli değildir. İnsanın bedeni zahir olduğu gibi ruhun eserleri olan akıl, zeka, muhabbet, nutuk, safa ve nice, nice feyizler cihanda açıktır, çoktur ve görülüp durur. Fakat ruhu gözle görmek mümkün değildir. Zira ruh cisim sayılanların dışında, maddeden soyutlanmış bir Rabbanî emirdir. Mesela güneşi her gün görürüz. Varlığına asla şüphemiz yoksa da onu meydana getiren unsurları, içindeki keyfiyetleri bilmeyiz. Terkibini bilemediğimizden varlığını inkar edecek olsak ondan büyük körlük olamaz. Her kim güneşi tamamıyla görmeye çalışır, bu boş emel uğruna çokça güneşin yüzüne bakarsa kör olur. Bunun gibi ruhun hakikatini dahi zihnî kavramlarla anlamaya çalışır, idrak etmeye yeltenirse cismen kör ve kendine zarar vermiş olur. Manen ise kendi hayrına engel olmuş, zarar vermiş olur.


TERCÜME: Bu “Ney”in sesi ateştir, rüzgar değildir. Herkim bu ateşi tutmazsa yani bu ateşe malik değilse yok olsun.

ŞERH: Bu beyti şerifin ikinci mısrası üç yolla şerh edilebilir.

Biri kamil olan arifin sözleri aşk ateşinin tıpkısıdır. Arzu ve istekten ortaya çıkmış manasız söz değildir. Her kim ki bu aşkı tutmaz ise hiç olsun. Zira insanlığa layık olan mertebeleri bulamayacak, zindan içinde, fanî, ve alçak kalacaktır. Öyle kalmaktansa hiç olması evlâdır.

Diğeri: Her kim bu ateşi bu feyzi tutmaz ise kendine karşı savaş açarak kendini yok etsin. Yok olduktan sonra varlığın dış şeklinden, nefsinin arzulardan kurtulsun. Böylece ruhanî aşkın ateşini bulup bahtiyar ve mutlu olsun.

Üçüncüsü: Aşk ateşini tutmayan kimseler; sırf cisim ve maddeden ibaret bir mahlûktur. Rüzgar gibi letafet gösterici, ferah verici, hayat dağıtıcı değildir.


TERCÜME: Aşk ateşi “Ney” e düştü. Aşk ateşinin kaynaması ise şaraba düştü.

ŞERH: Birinci mısradaki “ateş” ilahi aşktır. “Ney'e düştü" buyurulması ilahi aşk arifin kalbine düştü demektir. İkinci mısradaki “mey ve şarap” dan maksat ruh farz olunabilir ise de mecazi aşk olması daha uygundur.. Çünkü mecazi aşkın hükmü, şarabın etkisi gibi geçicidir. Şurası dikkate değer ki “Ney”e yani arife aşkın ateşi, mecazi aşka ise yalnız aşkın kaynaması ve buharı düştüğü söylenmiş ateşin kendisinin düşmediği ima buyurulmuştur. Zira mecazi aşk; zaman geçtikçe buhar gibi, gölge gibi yok olur.


TERCÜME: Yarandan ayrılıp kesilen kimseye, “Ney” yar ve arkadaştır. “Ney” in perdeleri perdelerimizi yırttı.

ŞERH: “Ney” yani arif olan zat, kaderinden dolayı ruhanî alemden kesilmiş, dünyada gariban gezen, dünyanın fani hallerini kayıtsız nazarlarla seyredenlerin dostu ve arkadaşıdır. Perdelerden maksat, arif olan zatın, övülmüş ahlakî özellikleri ve yüce kelimeleridir. Bunlar içimizdeki karanlıkları, çirkin kelimelerimizi, kötü ahlakımızı giderir. Böylece kabiliyeti olanlar, nimetlere erişir, gerçek varlığa kavuşur.

TERCÜME: Ney gibi hem zehir hem panzehir özelliğine sahip bir keyfiyet kim gördü ? Ney gibi arkadaş sevgisi ile içi özlem dolu olanı kim gördü?

ŞERH: Arif, Rabbanî sıfatlara sahip olduğundan zalimlere zehir gibi şiddetli olur. Bununla beraber bu zalimleri de doğru yola, götürmeye, izni Hakk ile muvaffak olabileceğinden maneviyatta büyük bir panzehirdir. Hele ahlakı güzel olanlar için arif daima tiryak ve daima zariftir. Yalnız günaha cüret edenlere şiddet gösterir. Diğer insanlara yumuşak ve merhametlidir. Özellikle yükselme kabiliyeti olanlara dostluk ve muhabbet gösterir.


TERCÜME: Ney kan ile dolu olan yolun sözünü ve mecnunun aşk hikayelerini açıklar.

ŞERH: Kamil ve arif olan zat ciğer kanıyla dolmuş aşk ve muhabbet yolunu anlatır. Bu aşk yolunun en büyükleri olan şanlı Peygamberlerin ve yüce evliyanın menkıbelerini hikaye eder. Aşka dair olan halleri şiir veya yazıyla açıklamak etkilidir. Büyük adamların hayat hikayelerini yazmakta veya söylemekte insanlar için büyük tesirler, faydalar, özellikler vardır.


TERCÜME: Bu akıl ve fikrin mahremi hayran olandan başkası değildir. Dilin müşterisi ve isteklisi de ancak kulaktır.

ŞERH: Ariften zuhur eden makul kelimeleri ve fikirleri, aşıkane halleri, Cenab-ı Vacibü’l Vücud’ un sanatının mükemmelliğine ve Rabbanî kudretine hayran olup kendinden geçenlerden başka kim anlayabilir ve kavrayabilir ? Dilin ifade ettiklerini anlamak için işitmeye ve idrake kabiliyeti olan kulak lazımdır. Yoksa el ve ayakta her ne kadar güç varsa da lisandan gelen sözü el ve ayak tabiatiyle işitemez. Buna bağlı olarak arifi anlayacak kimse iddialardan vazgeçmiş ve kendini tıpkı bir kulak gibi sadece dinlemeye hasretmiş olanlardır.


TERCÜME: Gam ve kederlerimizde günler vakitsiz geçti. Günler ateşlerle yoldaş oldu.

ŞERH: İnsan bu dünya zindanında gam ve kederlere düçar olur. Kararsız hale düşer. Bu sebepten günleri vakitsiz ve yabancı gibi gözünün önünden geçer . Şevk ve zevke bedel çeşitli elemler hissederek sürekli hasret çeker. Gamlar ve kederler dünyayı ve zamanı tecrübe etmemiş, dünya ve zamanın zalim darbelerine hedef olmamış, Cenabı Hakk’ a kalbini bağlamamış kimselere şiddetli görünür. Ama bir çok zorluklar görmüş, hayatı boyunca bir çok fırtınalar geçirmiş, Allah’ın merhametine güvenen, doğru yolda ve adil olanların akıbetinin selamet ve saadet olduğuna itimat etmiş olanlar için dünyanın gamları tesirsizdir. Yok gibidir.

Bazı insanlar vardır; ki kederli değildirler. Tam aksine kederlerinden lezzet alırlar. Eski Yunan ve Roma’da “Stoacılık ”” tabir ettikleri bir tarikat fertleri kederleri ve belaları hiç saymakla şöhret bulmuşlar, tanınmışlardı. Meşhur şairimiz Fuzulî de “Severim ben belayı çün sever bela beni” demiştir.

Ariflerin Sultanı Mevlana Celaleddin Hazretleri; gelecek beyti şerif ile, günlerin kederlerle dopdolu olarak geçmesinden korkmasınlar diye sadık ve Cenabı Hakk’ın merhametine güvenen insanlara nasihat vererek, kalplerini emniyetle doldurur ve rahatlatır.

TERCÜME: Günler gittiyse gidin de, korkuya gerek yok. Ey zat, senin gibi pâk yok, sen kal, yeter!

ŞERH: Önceki beyti şerifte "günler, keder ve ateşlerle dopdolu gitti", diyerek bazı insanların dilinden bir nevi teessüf beyan buyrulmuştu. O teessüf üzerine; Cenabı Vacib’ ül Vücudun merhamet ve muhabbeti hatırlanınca kederlere ve günlerin geçip gitmesine asla ehemmiyet verilmemesi, hatta gülünmesi , mutlu olunması gerektiği nasihat dinlemeye kabiliyeti olanlara müjdeleniyor. Ve; “eğer günlerimiz kederlerle geçip gittiyse asla korku ve ıztırap sebebi değildir. Zira dünyada kederler dahi günler ve geceler gibi geçip gider. Baki değildir” deniyor. Beyti şerifin ikinci mısrasında yeniden Cenab-ı Erhamü’r-Rahimine dönerek:

“İlahî! Günlerimiz gam ve kederlerle dopdolu geçse bile, senin gibi pâk ve kadiri mutlak bir mevlamız var. Korku ve kaygımız niçin olsun ?” demeleri kemali aşk ile maşuka hitap eder gibidir.

Bu hâl arifanedir. Ansızın hissedilen aşıkane bir hâlden dolayıdır. Bir de “sen kal” tabiri senin merhamet ve aşkın kalsın demektir.

“DER ĞAM MA” ve ondan sonraki “RUZHA GER REFET” ibareleriyle başlayan bu iki beyti şerifi, acizane her ne vakit mütalaa edersem, hakikatleri üzerinde düşünürsem, mülahaza edersem kalben pek çok rahatlarım. Anlamları ve gerçekleri üzerinde düşünüp ezber ederek okumalarını mesnevi-i şerifi mütalaa edenlere de tavsiye ederim.

TERCÜME: Balıktan başkası suya kandı. Rızıksız ve nasipsiz olanın günü gecikti. Uzun oldu.

ŞERH: Yaratılışı balık gibi olmayan az su ile kandı buyurmaları, Ruhanî kabiliyeti olmayıp sırların ve manevî gerçeklerin pek azını anlayabilen ve onunla yetinen aklı orta derecede olanları ima etmektedir. Fakat bir balık gece gündüz su içinde bulunmazsa dayanamadığı gibi ruhaniyete külliyen kabiliyeti olan Evliyaullah hazretleri daima sırlar ve Ruhanî hâllerle içiçe olmak isterler. Olamayınca ızdırap içinde, kararsız, rahatsız olurlar. Rızkı olmayanın günleri, bedenî ızdıraplar, zihnî şüphelerden dolayı kederli ve uzun görünür. Zira mutluluk ve sevinç vakitleri hissedilmeden geçer. Keder ve cefa günleri gayet uzundur. Elem vericidir.

Gam ve kederlere batıp kalmak istemeyenlerin, Allah’ın izniyle çarelerine dair bu şerhin bir çok yerinde tafsilat verildiği gibi burada da uygun görülen bazı kelimeler, cümleler toplanır ve yazılır:

Şöyle ki; insana layık olan hâl şudur:

-Öncelikle Cenab-ı Hakka kemaliyle iman etmeli. Emredilen sadaka, namaz, oruç ve bu gibi farzları eda etmeli. Dünyada ister mutlu ve sevinçli ister kederli, ne gelse, hepsi geçecektir. Adil olanlar için her hâl değişkendir. İnsan; sevincin de, alemin her hâlinin de nehir suyu gibi durmayıp daima cereyan etmekte, akıp girmekte olduğunu bilmelidir.

- İkinci olarak; bir insanda, ölmeden önce yok olması mümkün olamayan, hüzün verici hâllerin vukua geldiğini farz edelim. O hâl, o elem veren, o inleten hissiyatın sebebi olan durum bile zamanın geçmesiyle yok olacaktır. Bunu kuvvetlice kavramalı.

Bu fikir üzere sözü biraz açalım:

Mesela bir adamın yaralanması veya hastalanmasından dolayı, görülen lüzum üzerine doktorlar tarafından eli kesilmiş olsun. Bu noksanlık ömrünün sonuna kadar bedeninde kalacak ve görülecektir. Bu el kesilme ameliyesinin ağrısı ve elemi baki kalmayacaktır. Eli kesilen bir müddet acı çektikten ve mükedder olduktan sonra yavaş, yavaş elinin noksanlığına alışır. Zaman geçtikçe kederi belki bütün, bütün yokolur.

Bu gerçek, tecrübeyle sabittir. Zamanın geçmesiyle kederin etkisi izale olacağı herkes tarafından kabul edilir.

O halde anlatılan kederin ortaya çıktığı ilk anda, asla veya gereğinden fazla önem verilmese, insan kendini telaşa kaptırmasa, perişan etmese daha hayırlı değil midir ?

Gam ve keder, zorunludur, denilebilir. Biz bu sözü kabul edemeyiz. Zira kederin yüzde onu zorunlu ise doksanı durumu değerlendirebilmenin yokluğundan ve kötü alışkanlıklardan doğan bir seçim sonucudur. Sağlam olanlardan daha mutlu daha sevinçli daha bahtiyar ve handan olan çok çolaklar bulunabilir. Bir hastahanede verem hastalığına yakalanmış iki kişinin hastalığı aynı iken çok defa birinin fevkalade korku ve keder içinde vaktini geçirdiği ve diğerinin aslan gibi asla korkuya ve telaşa kapılmadan, hastalık ve ölüme önem vermediği gibi sabrederek kendini mutlu ve bahtiyar ettiği görülür. Hatta hâli ve sözleriyle diğer hastalara bile teselli verir.

Bu iki hastanın hastalıkları, bir çeşit ve bir derecedeydi. Eğer gam ve keder kendi içinde belirlenmiş ve kararlaştırılmış bir şey olsaydı misal getirdiğimiz hastaların keder ve ızdıraplarının dereceleri aynı olması gerekirdi. Halbuki biri ağlar diğeri güler. İnsan var ki çürümüş dişini çektirmek için haftalarca korku ve telaş içinde bocalarken bir mert ve kahraman, ayağı kesileceğinde gülümser. Şu halde rahat ve selâmetin büyük kısmı her ferdin kendi gayret ve cesaretine bağlıdır.

- Üçüncü olarak; insan hangi işte ve sanatta bulunuyorsa sağa sola sapmadan görevini dosdoğru yapmalı. Çalışmalı. Sebatla çalışma; akıl ve bedene büyük kuvvet verir. Ahlakını güzelleştirir. Yüceltir. İnsan bunları bilip ona göre davranmalı. İşte sayılan bu düşüncelere bağlı kalanlar çoğunlukla, Allah’ın izniyle mutlu ve memnun olurlar.

Mantık ilmini telif eden, belki kurucusu olan, bir çok ilimde mahareti meşhur, Yunanlı Filozof Aristo, her çeşit mutluluğu harekete, çalışmaya, sebat ile gayret sarfetmeye bağlardı.

Sözün özü; gayret, çalışma, sebatla çaba sarfetme, saadeti davet eder ve elemleri giderir.


TERCÜME: Çiğ, ham, acemi olanlar, pişmiş, tecrübe görmüş olanların hâlini anlayamaz. O halde sözün kısa olması gerektir vesselam.

ŞERH: Ham olanlar ne bir manevî alem insanının hallerini ve ne de görünen hakikikatin ötesini anlayıp inceliklerine vakıf olamaz. Gerçeklerin görünen kısmından daha ötesine vakıf olmak isteyenler alemin sıcağından soğuğundan kaçınmasınlar. Yükselebilmek için manen ve maddeten çalışsınlar.

Tafsilatı mukaddimede açıklandığı gibi, Hazreti Hüsameddin Çelebi daima, akıl ve irfan deryası olan Mevlana Rumî Kaddese Sirrehu’s-Sami’ Hazretleri keşke bir kitap yazarak, ruhanî hakikatleri kabiliyeti olanlara ima, istekli olanların kâlplerini ihya etse diye düşünürdü. O sırada Mevlana Hazretleri şimdiye kadar geçen on sekiz beyiti işaret buyurmuş “Ey Hüsameddin Çelebi ! Bu beyitleri yazdım, bak bakalım” demişti. Bunu üzerine Hazreti Hüsameddin Çelebi bu on sekiz beyitten aldığı feyiz ve lezzetin mükemmelliğini gördü ve “Mesnevi-i Şerifin” tamamlanmasısını istirham ve temenni etti. Böylece Cenab-ı Mevlana şimdiye kadar misli görülmemiş böyle bir güzel kitap ile cihan insaniyetini ihya buyurmuştur.


TERCÜME: Ey oğul, benliğini bağladığın bağları kes ve kurtul ! Daha ne zamana kadar bu altın ve gümüş prangasına bağlı kalacaksın ?

ŞERH: Hayvanlara vurulan bentler ve boyunduruklar gibi insanların da çok çeşitli, görünmeyen bağları, boyundurukları, doğru davranışları yapmasına engel kayıtları vardır.

Mesela birinin: “Düşmanımdan intikam almak için aleyhinde çalışayım.” Diğerinin; “ Falanca büyük zattan bir çıkar kazanmak için sıkça yanına gideyim.” Öbürünün, “Gece gündüz, çok para kazanmanın ne kadar çok yolu varsa onları bulayım” demesi böyledir. Bu anlatılanlar ve bunlara benzer bir çok kayıt, bu türlü düşünce ve davranışlara bağımlılıklar gözle görünmezler. Ama insana zorluk veren, onu esir eden bağlarıdır. Bir çok şahsı esir etmiş, manen zarar vermiştir.

Şu görünen dünyada değil velakin gerçek dünyada yücelmek, yükselmek isteyenler; meşru olmayan amelleri terk etsinler. Hakk’ın yoluna girsinler. Ve her durum ve şartta kendilerine sahip olsunlar.


TERCÜME: Eğer denizi bir bardak içine dökersen bir günlük kısmet ve miktar kadar su sığar. Suyun fazlası bardağın etrafından dökülür.

ŞERH: Bazı adamlar vardır ki emredilmiş olan olan ibadetleri, devlet ve insanlara borçlu oldukları vazifeleri, kutsal hizmetleri bırakırlar. Akıllarını fikirlerini mal çoğaltmaya, lezzet ve haz elde etmeye hasrederler. Çok mal ve parayı kendilerine,çocuklarına, torunlarına büyük bir saadet sermayesi ve güvenlik çaresi zannederler.

Meşru araçlarla zengin olmak için çalışmak makbul ve muteber bir keyfiyettir. Özellikle kazanç sahibi olanları Cenab-ı Hakkın da sevdiği hadis-i şerif ile sabittir. Ama insan için her işte endaze, ölçü lâzımdır. Mal eğer Yaratana ibadet, devlet ve insaniyete hizmet etmekten insanı engellemiyorsa, hatta bundan başka bu yüce görevlerin yapılmasına hizmet ediyor ve yardımcı oluyorsa makbuldür. Yoksa sırf kazanç ve mal çoğaltmaya ayrılan zaman, insanlığın kutsal görevlerinin yapılmasına engel olursa o yolla kazanılan malın ismi, mal değil ancak “musibet ve zararveren” olur.

Beyt-i şerifin ikinci mısraında beyan buyrulduğu üzere bir kap içine bütünüyle deniz dökülse kap yalnız genişliği ve hacmi miktarında su alır. Suyun geri kalanı dışarda kalır. Tıpkı bunun gibi bir insan yaratılışı ve kabiliyeti kadar dünyadan lezzet alır, mutlu olur. Güzel hilkatte yaratılmamış, manevî hislere nail olmamış, öğretim görmemiş olan kimse –istediği kadar servete sahip olsun- yine nadan olur. Mutluluktan uzak kalır.

Servet hakkında Mesnevi-i şerifte çok önemli bir örnek vardır. Şöyle ki; bu alemde insan denizdeki gemi gibidir. Olayların içinde hareket ve cereyan ediyor. Servet ise su gibidir. Geminin altında su ne kadar çok olursa gemi o kadar kolaylıkla seyir ve hareket eder. Ama şu şartla ki su geminin altında olsun. Eğer su geminin içine girerse gemi sudan yararlanamaz. Hatta batar ve perişan olur. İnsan da servete sahip olup servetin muhabbetini kalbine yerleştirmez, gereğinden fazla önem vermez, lüzum ettikçe sarf ederse o durumda o servet sahibine saadet kaynağıdır. Böyle bir mal sahibi fakirlere sadaka vermekle Cenabı Zül-celalın rızasını elde eder. Bir çok yönden rahat ve müsterih olur. Ancak mala malik olup da malın muhabbetini bütünüyle kalbine yerleştirirse, mesela sadaka vermez ve diğer hayırlı işlerde bulunmazsa, böylesi bedbaht için mal azap ve vebaldir.


TERCÜME: Tamahkar olanın gözünün çanağı dolmadı, sedef kanaat etmeseydi inci ve cevher ile dolmazdı.

ŞERH: Sedef birkaç damla yağmur suyuyla kanaat etmemiş olaydı cevher ile dolmazdı. Tamahkar olanların gözü ise hiçbir şeyle dolmayıp kalpleri kanaat etmediğinden kendileri dâima muhtaç bulunur. Tamahkar her ne kadar zengin olsa yine de sıfatı dilenciliğe ve kalbi rezilliğe meyyaldir. Dilencinin iki sıfatı vardır; biri kendini muhtaç görmesi diğeri söz ve davranışla istemesi ve dilenmesidir. Tamahkar da böyledir. Hem kendini çok muhtaç görür hem sarf etmeyeceği servetini artırmak için çalışır. Ve sürekli çeşitli aşağılık sebeplere başvurur. İnsanlık toplumunun hakkını manen çalar. Bir fakir dilenciden bir zengin tamahkarın şu kadar farkı vardır: Tamahkar istemesi mümkün olsa bir çok lezzeti elde edebilirdi. Fakat tamahkarın tek lezzeti kendi zilleti olduğu tecrübeyle sabittir. Bir dilenciden daha aşağı bir halde bulunur. Fakir dilencinin nisbeten kalbi müsterihtir. Zira kaybedeceği malı yoktur. Tamahkar ve haris ise parasını çalarlar, serveti kayıp ve telef olur vehmiyle daima korku içinde muzdariptir. Malı yanında iken malından ayrı düşmüştür. Garip ve zavallıdır.

Meşhur Filozof Eflatun şöyle diyor: 

“Fakirler tamahkârlardan bir çok noktada daha bahtiyar, daha ümidvardırlar. Zira bir fakirin zengin olup servetinden fiilen yararlanacabileceği ve bir çok lezzetlere ulaşabileceği umulabilir. Ama tamahkâr –her ne kadar çok servete sahip olsa bile- hiçbir vakit o servetinden yararlanamaz.”

Hayattayken ailesi de rahat bulamaz. Bir babanın hayatta olmasını en çok arzu ve dua eden çocukları ve ailesi iken cimrinin evladının ve ailesinin aksi yolda dua ve arzu ettikleri açıklamaya muhtaç olmayan bir hakikattir.

Hırs ve tamahın giderilmesi için çare, kabristan ile mirasyedilere bakmak ve her durumda Cenabı Hakka sığınmaktır.


TERCÜME: Elbisesi aşktan parçalanıp yırtılan kimse, hırs ve ayıptan temizlenmiş olur.

ŞERH: “Elbisenin aşktan yırtılması” tabirinden iki mana hissolunur :

Birincisi: ahlak elbiseye benzetilmiştir. İlahî aşka nail olanların kötü ahlakı yırtılıp mahvolacağından hırs ve ayıptan kurtulmuş olur.

Diğeri: kimin örtülü, görünmeyen güzel ahlâkı varsa nail olacağı Rabbanî aşk ile o güzel ve övülmüş ahlakı görünür. Kuvveden fiile çıkmış olur. O kimse her çeşit hırs ve ayıptan kurtulur. İrfan sahiplerinin nazarında değeri yücelir. Rabbanî aşk; her türlü manevî hastalıkların doktorudur. Yeteneklerin ve görünen kısmın arkasında saklı olan aslın ortaya çıkması için ciladır.


TERCÜME: Sevda ve muhabbeti hoş ve güzel olan aşk şad ol ! Ey bütün hastalıklarımızın tabibi olan aşk ! Şad ol.

ŞERH: Aşk insaniyetin en büyük alâmeti, en aziz nimeti, ruhanî gıdaların en lezizidir. Aşk, hangi çeşidinden olursa olsun ruhaniyete ve yüceliğe delalet eder. Cisim ve maddenin aşka etkisi azdır. Zira aşk cisimden yücedir. Aşkın büyük kısmı ruhanîdir. Az bir kısmı cismanîdir. Cismi gayet kuvvetli ve şehvetleri galip olan bazı insanların aşkı az olur. Tam aksi bazı cismen zayıf olanların aşklarının şulesi o kadar büyüktür ki yanma raddelerine gelirler. İç dünyaları aydınlık, aşkın mayasıyla kaynayıp kıvama gelmiş olanlar güzel bir yüz gördüklerinde, güzelliği tasavvur ederler. Veya içlerinde ki aşkın şiddetinden güzelliği tasavvura bile imkan bulamazlar. Ağlarlar, gülerler, mahzun olurlar, mutlu olurlar.

Aşk iki çeşittir.Biri her bir güzelliğin, her bir nimetin, her bir muhabbetin Yaratıcısı olan Allahu Teala Hazretlerine aşık olmak. Bu aşk insaniyet ve lezzetin en yüksek, en yüce, en büyük derecesidir. Ki sözle ve kalemle tarifi mümkün değildir. Beş yaşında olan ufak bir çocuk yirmi otuz yaşlarında bulunan bir gencin aşkını tabirlerle, kelimelerle anlamayamaz. Bunun gibi mecazi aşkı sahipleri de, İlahî aşkı anlamaya o kadar gayrı muktedirdir. Aşkı ilahi tabirlerle, kelimlerle anlaşılmaz. Zira emsalsizdir.

Bir insanda Rabbanî aşk artınca manevî feyzi de o nisbetde artar. Kâlp ve aklı şüphenin elemlerinden kurtulur. Hiçbir korku, hiç bir cismanî vehim bırakmaz. Aşıkı büyük duygularla doldurur, yüceltir. Mecazi aşk bile insanı her nevi hayvanattan bütünüyle ayırır. Bazı hakikî mertebelere sevkeder. Fakat mecazî aşk geçicidir. Bekası yoktur. Sahibinin haram yoluna girmesi tehlikesi ve ihtimali vardır. Tehlikeleri ve ızdırabı çoktur. Zira seven de sevilen de yaş ve hastalıkla değişir. Kıskançlık ve ayrılık endişesiyle elemlere düşer. Kederli olur.

Bununla beraber aşktan kurtulmaya çare bulmak iyi mi olur ?

Ve buna çare bulunur mu ?

Bu iki soruya cevap vermek gayet güçtür. Ama aşk, eğer İlahî aşk ise cevabı çok kolaydır. İnsan her an, İlahî aşktan yüz bin defa canını feda etse herkesten daha bahtiyardır. Ebedî alemde ebedî saadete nail olacaktır.

Beyt-i şerifin ikinci mısrasında beyan buyrulduğu üzere aşk hastalıklara tabiptir. Hem ruhanî hem cismanî hastalıklara çaredir. Aşkla hayat tazelenir.

Keder veren olaylardan boş kalmayan insan aşka düştüğü ve aşkı bulduğu andan itibaren akıl ve fikrini aşka tahsis eder. Böylece duyulara mahsus olan sinirleri, sinirlerine bağlı olan diğer organları kurtulmuş olur. Çünkü aşık, aşkı kurtulacağı ve sığınacağı yer haline getirmiştir. Aşk sinirlere sürekli hayat verir. İşte bu yüzden aşk cismanî bir tabiptir.

Aşkın ruhanî faydaları ise namütenahidir.

Hakiki aşık Allah’a muhabbet ve ibadet eder. Hakiki aşık övülmüş ahlak sahiplerinden olur. Kimseye fenalık etmez, kimseye kötülük düşünmez, kimseye haset etmez. Kendi aşkından başka bir şeye malik olmaz istemez. Aşık olduğu Cenab-ı Hakkın bütün mahlukatını ve özellikle akıl ve his sahibi olan insanları cidden sever. Hal ve davranışlarına yumuşaklık gösterir ve merhamet eyler. Mecazî aşkta bile aşık mesela sevdiğinin mektubunu alsa veya elbisesini ve belki bastığı toprağı görse o mektup o elbise o toprak aşıka bir saadet yadigârıdır. Güneşi ve ışığı bile sevdiğiyle paylaşabileceği beraberlik vasıtası sayar.

İlahî Aşık bütün mahlukatı sever ve yakınlık gösterir. Yeryüzünde, insanlık, hayvanlar, bitkiler, yer ve gökler, ne varsa hepsi aşk ile dopdoludur. Ancak aşk ile hayat bulurlar. Her duygunun, her düşüncenin varolması ve devam etmesi de ülfet ve muhabbete bağlıdır. Bunun için bir çok mahlukat çift ve çiftler halinde yaratıldı. Yasin-i şerifin otuz altıncı ayet-i kerimesinde buyrulur ki:

{Yerin bitkilerinden, kendi nefislerinden ve daha bilemeyecekleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ın şanı ne yücedir.}

Bu ayeti kerimenin içindeki mana daha sonra Botanik bilimindeki gelişmelerle daha çok anlaşılmıştır. Hikmetli delillerle aşkı açıklamaya çalışmakta yüz sahife bir harf gibidir. Özellikle bu hâlin anlaşılmasında söz değil; kalp, duygu, içinde yaşamak lazımdır.

TERCÜME: Ey aşk ! Sen kibir ve şöhretimizin ilacı ve çaresisin. Sen bizim Eflatun ve Calinus’umuzsun.

ŞERH: Kibretmek ve şöhret aramak insan için iki beladır. Bu iki belaya düşenlerin düşmanları çoktur. Bu düşmanlar ısrarcı ve zararlı olurlar. Kibirli ve şöhret düşkünü olan insan, dört çeşit güçlük ve kötülükten kendini kurtaramaz.

Birincisi Allah düşmanı olur. Bu da bir çok ayet-i kerimeler ile sabittir.

İkincisi kibir ve şöhret düşkünlüğünden dolayı çoğalan düşmanlarını ezmek ve herkese üstün gelmek arzusuyla kibirliler bir çok insanların gönlünü kırar. Zorunlu olarak bir çok günahlar işler. Vicdana aykırı tedbirler alır. Bunun üzerine de manen ve maddeten ithama uğrar. Günahkar olur. Allahu Teala’nın azabını hak eder.

Üçüncüsü kibirli olan insanlar; kibirleri ve şöhret sevgilerinden dolayı kendilerine düşman edinmişlerdir. Bu düşmanların yapacakları veya yapmayı tasarladıkları çeşitli kötülüklere hedeftirler. Düşmanlığa düçar olduklarından dolayı daima ızdırapta, kararsız ve rahatsızdırlar.

Dördüncüsü kibirli insan, ne kadar zeki ve muktedir olursa olsun, kibri ve şöhret düşkünlüğü sebebiyle olağanüstü tedbirler almaya meyyal ve mecburdur. Bu mecburiyet içinde bulunduğu durumun zorluğu oranında artar. Bununla bearaber diğer insanlar gibi zayıf yaratılmış bir mahluk olduğundan işin sonunda zorlukların mağlubu ve düşmanlarının oyuncağı olur.

Mesela birinci Napolyon gayet zeki muktedir ve toplumun fevkalade ileri gelenlerinden bir adamdı. Her insana göre müşkül olan işleri büyük bir kolaylıkla çözebiliyor, başarabiliyordu. Ama kibir ve şöhret düşkünlüğü sebebiyle iktidar dairesini daima genişletmek istediğinden karşılaştığı güçlüklerin de dairesi o nisbetde ve daha fazla genişlemişti. Zaman geçtikçe Napolyon’ un zekasına ve iktidarına karşı duracak Velington, Kotuzof gibi komutanlar Pit, Mitroniç gibi diplomatlar ortaya çıktı. Düşmanları, güçlükleri, ızdırapları çoğalmıştı. Sonunda yenilmiş olarak, sürgünde ölmüştür. Roma'nın kayseri, bütün beldeleri esir etme fikri ve Roma'nın düzenini sağlayan kanunları ihlal etmesi nedeniyle Roma meclisi içinde acıklı sonu ve müthiş ölümü tarihe aşina olanların malumudur.

Tıpkı bunun gibi şan ve şöhret düşkünü, bütün dünyaya hakim olmaya çalışan Anadolu’lu İskender, Hindistan’da aldığı yaralarla hummaya yakalanmıştır. Kalbinin acılarını duymamak ve zihninden zorlukları gidermek için işin sonunda içki bağımlısı olmuştur. Havası ağır yerlerden kazandığı sıtmanın eziyetinden ölmüş sahip olduğu topraklar parçalanmış kendisi de berbat olmuştur.

Bu yolda tarihte misaller hiç tükenmez, pek çoktur. Akıllı insan yaratılışında varolan iktidarını kibirsiz, büyüklenmeksizin meşru surette sarfederse insaniyete hizmetler eder. Adı sürekli hayırla anılır. Bu makbul şöhret, peşine düşüp aramaksızın ve yalnız dürüstlükten, çalışmaktan ortaya çıktığı için sahibi saadete erişir. 

İnsaniyete hizmet eden bazı büyük adamların şöhreti bu hayırlı esasa dayanmaktadır.

Yine bu beyt-i şerifte adı geçen (Felatun); meşhurdur filozof Eflatun’dur. Yunanca’ da (Platon) şeklinde yazılır ve söylenir. (Calinus) da bunun gibi Yunanlı meşhur tabibtir. (Galinos) şeklinde isimlendirilir. Bunların ve diğer Yunanlı hekimlerin yazdığı muteber eserler zeki ve gayretli olan Arab alimleri tarafından tercüme edildi.

Şu sırada Calinus’un bahsi geçtiğinden sağlığı korumak için bazı öğütler verilmesi uygun görüldü:

Tıbda iki maksat aranır : Biri insan sıhhatliyken sağlığının korunması ve artırılmasıdır. Diğeri hasta olduktan sonra hastalağın giderilmesiyle sağlığa yeniden kavuşturulmasıdır. Hasta olanlara tabiatiyle burada bir şey denemez. Tabiplerin işidir. Yalnız insan hasta olur olmaz bulunduğu yerde en mahir ve becerikli tabip kim ise mutlaka ona başvursun. . Tavsiyelerine uysun. Koruyucu hekimliğe, sağlığın korunmasına gelince; önce hava bozuk değilse insan her gün yayan veya at ile veya bedeninde gücü yoksa açık arabayla bir defa gezmeli. Yayan gezdiği halde bedeninin gücüne göre on beş dakikadan bir saate yani bir kilometreden dört kilometreye kadar olmalı. At ile gezecek olursa yarım saatten bir saate kadar gezmeli. Bir gün içinde bundan fazla yayan veya at ile gezilirse fayda vermez. Tam aksi yorgunluktan sinirler ve kan dolaşımı zayıflar. Arabada ise yorulmadığı için birkaç saat gezse de zararı olmaz. Hatta hava değişimi münasebetiyle hayli faydası olur.

İkinci olarak yemeği ne çok ne az yemeli. Beden, midenin kuvveti nisbetinde, az pişmiş et, gündüz iki üç adet rafadan yumurta, öğlen ve sabahleyin bir miktar süt almalı. Yemekte et suyu içmesini alışkanlık haline getirmeli. Bundan başka midesi yumuşaklığa uygun olmayanlar iştihasına göre bir miktar sebze, meyve, tatlı yesin. Yiyeceklerin miktarı bedene göre olacağından ölçü ve sınır koyulamaz. Bununla beraber önceden açıklandığı gibi ne az ve ne mideyi ızdırap içinde bırakacak kadar çok olsun. 

Beden yağdan etkilenmeye eğilimli ise ise, hamur, pilav, yağlı, tatlı şeylerden kaçınmalı. Et ve sebzeye devam etmeli. Zira yağların bedenin zayıflığına çok zararı vardır.

Üçüncü olarak; bütün yaz sabahleyin bir defa soğuk su ile duş yapmalı. Duş yoksa üç dört ibrik kadar soğuk su dökünmeli. İklimimizde haziranın yirmisinden ağustosun onuna kadar sıcaklar arttar. Bu mevsimde insan günde iki defa bile soğuk su ile yıkansa bedenine daha faydalıdır.

Dördüncü olarak insan kan ve sinirinde yani bedeninde zayıflık hissederse bir tabibe müracaat etsin. Başka bir hastalığı yoksa zayıflıktan kurtulmak için, tabibin tertibine göre uzunca müddet çelik ve kına-kına ilaçlarına devam etsin. Bunlar sağlığı korumak ve kuvveti artırmak için çok kullanılan ve temel ilaçlardandır. 
Beşinci olarak; insan daima bedenini gayet temiz tutsun ve taharet üzere bulundursun. Yatacağı odayı da temiz tutup pencerelerini her gün açsın. Oda her taraftan hava alsın. Yerde yatmayıp karyolada yatsın. 
Altıncı olarak, uyku beş ile yedi saat arasında olsun. Ve de akıl ve beden sağlığı için kâlp ve vicdanı temiz olsun. Hasetci, garazkar, tenbel, savurgan, yalancı, hain olmasın. Öfkenin bedene bütünüyle zararı olduğundan öfkeden kaçınsın. Öfkeden korunma çaresi ise insanın işlerinde önceliğinin aldatma ve hile olmamasıdır. Ayrıca hilekar insanlarla alış veriş ve diğer işlemlerde bulunmasın. Bununla beraber her ne vakit insanlığa bağlı olarak öfkeye kapıldığında İlahî gadabı, kendi hatalarını, öfkeden hasıl olacak sonuçları adam gibi düşünsün. Aklını hakim olması gerekirken hiddetine mahkum ve esir etmesin. Öfke kâlbe girmeye başladığı anda insan öfkesini yenebilir. O bir anda gaflet eder de öfke akıl ve kalbe girerse artık insan öfkesine yenilmiş, onun tarafından ele geçirilmiş ve onun oyuncağı olmuştur.

Bazı adamlar sağlıklarını devam ettirmenin, bedenlerinde kuvveti artırmanın çaresini bir çok ilaçlarda ararlar. Mesela kuvvet için bazı macunlar ararlar. Bu gibi kuvvet verici adıyla her ne kadar ilaç varsa esasen kuvveti artırmaz. Yalnız alındığı vakitte bir müddet insan kendi bedeninde bir miktar kuvvet hisseder. Bu kuvvet ise ilacın ilave ettiği bir kuvvet değildir. İnsanın bedeninde zaten mevcut olan kuvveti ilaçlar harekete geçirerek hızla israf ettirirler. Bu gibi ilaç alanlar sonuç olarak kuvvetten düşer ve sıhhatten sakat olurlar.

Ama önceden açıklandığı gibi, her gün gezmek, güzel yemekler yemek, havadar yerlerde bulunmak, soğuk sularla yıkanmak çoğunlukla faydası birdenbire hissolunmasa bile insanın kuvvet ve rahatını derece, derece artırır. Cenab-ı hakkın izniyle cismanî ve manevî hastalıklardan kurtulur.


TERCÜME: Topraktan olan cisim aşk gücüyle ufuklara yükseldi, gitti. Yine aşkın gücüyle dağ bile yerinden oynadı, hızla hareket etti.

ŞERH: Topraktan olan cisim aşkın gücüyle ufuklara gitti, tabiri şerifinden maksat Fahr-ı âlem Hazret-i Muhammed ve Hazreti İsa ve Hazreti İdris Aleyhümü’s Selam’ın şerefli göğe yükselişleridir. Dağın süratle hareket etmesi Hak Teala Hazretleri Tur Dağı’na tecelli buyurduğu zaman, Tur dağının hareket ederek parçalanmasıdır.


TERCÜME: Aşk Tur’un dağının ruhu gibiydi. Tur dağı aşıkane mest oldu Ve hazreti Musa bayılarak düştü.

ŞERH: Bu vakaya dair olan ayeti kerime Araf suresinin yüz kırk ikinci ayetidir.

{Ve Musa'ya otuz geceye vaat verdik ve süreye bir on gece daha ekledik ve böylece Rabbinin mikatı (tayin ettiği vakit) tam kırk gece oldu. Musa, kardeşi Harun'a şöyle dedi: Kavmim içinde benim yerime geç, ıslaha çalış ve bozguncuların yolundan gitme! Ne zaman ki, Musa, mikatımıza geldi, Rabbi ona kelâmıyla ihsanda bulundu. "Ey Rabbim, göster bana kendini de bakayım sana". dedi. Rabbi ona buyurdu ki; "Beni katiyyen göremezsin ve lâkin dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sonra sen de beni göreceksin". Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir ediverdi, Musa da baygın düştü. Ayılıp kendine gelince, "Sen sübhansın", "tevbe ettim, sana döndüm ve ben inananların ilkiyim," dedi}


TERCÜME: Dostun dudağıyla “dost insan ile” beraber olaydım, söylenecek şeyleri ney gibi söylerdim.

ŞERH: Bu beyti şerif yine bir kamil ve arif tarafından söylenmektedir. Arif olan zatın her insana nasihat verdiği daha önce söylenmiş ve açıklanmıştı. Fakat nasihattan başka bazı esrar ve ruhanî hakikatler vardır. Onları herkese söyleyecek olursa o inceliklerin gerçeklerini gerektiği gibi kavramaya kabiliyeti olmayanlar fayda yerine zarar görürler. Buna bağlı olarak, bu gibi yüce incelikleri, arif olan zat yalnız dost, akıllı ve olgunluğa ulaşmış olanlara söyler. Burada her sözün herkese söylenmemesi ima buyruluyor.

Sözü ve özellikle sırrı söylemeden önce düşünmeli:

- Bu adam benim iyiliğimi ister mi ? 
- İsterse sırrımı saklı tutabilecek gücü var mıdır ? 
- Saklı tutabilecek adamlardan olsa da nasihat vermeye değer mi?
- Gerektiği zaman yardımlaşabilir mi?

Selameti isteyen insan önemli işlerde daima bu gibi şeyleri öncelikle düşünsün. Zira dikkatsizlikle atılmış ufak bir sözden büyük fenalıkların ortaya çıkacağı tecrübe edilmiş ve apaçık gerçeklerdendir.


TERCÜME: Her kim aynı dili konuştuklarından uzak düştüyse, o kimsenin yüz sesi ve dili olsa da dilsizdir.

ŞERH: Meselâ Türkçe bilir bir adam Çinliler içinde bulunsa, her ne kadar konuşma gücü olsa bile dil bilmediğinden onların arasında dilsiz gibi susmak zorundadır. Tıpkı bunun gibi bir akıllı adam kendi gibi akıllılar yanında bulunmayıp ahmaklar içinde olunca fikir ve düşüncelerine tercüman olan sözlerinin manasını anlayamadıklarından susar. İnsan daima maksadını anlatabilmesi için akıllı adamlar arasın.


TERCÜME: Çünkü gül gitti ve gülistan geçti. Artık Bülbülün sergüzeştini, başına gelen hâlleri, hikâyesini işitmezsin.

ŞERH: Arif ve akıllı olan insan bülbül gibi aşıkca sözler söyler. Bu sözleri dinleyen zeki insanlar ise, aşırı zekaları, güzel ahlâkları nedeniyle manevî alemde güzel kokular saçan güller gibidir. Dost meclisinden ve kendisini anlayabilecek kadar zeki olanlardan uzak düşen arif insandan artık sırları ortaya çıkaran aşıkane kelimeler bekleme. Ayrılıklarda arifler susar.

TERCÜME: Ne varsa her şey maşuktur ve aşık perdedir. Zinde ve diri maşuktur; aşık ölüdür.

ŞERH: Bir insan Hak teala hazretlerine aşık olunca, benliğini mahveder, kendini manen yok eder. O aşığın nazarında, Cenab-ı Haktan başka her şey yokolmuştur. Aşığın görünen varlığı ve namı bile vahdaniyet ve hakikate karşı perdedir. Ebedî diri olan, hakiki maşuk olan Allahu Teala Hazretleri’dir. O’na aşık olan ise manevî alemde ölü gibidir. Zira aşık benliğini Allah’ın sevgisinde yok etmiştir. Bundan başka Cenab-ı Hakkın her emrine uymaktadır. Nefsinin arzularını, öfkesini, bütünüyle yoketmiştir, gidermiştir. Yokluk ile hayat bulmuştur. Ebedî ve gerçek saadete nail olmuştur.


TERCÜME: Aşığın çabası, gücü ve tahammülü yine aşk olmazsa o aşık kanatsız bir kuş gibi kalır. Vay onun haline !

ŞERH: Yani hakiki olan aşığın her durumda düşüneceği şey aşkının devamı ve kemal bulmasıdır. Eğer bu yüce maksada kendini adamazsa kanatsız kuş gibi kalır. Maşukuna doğru manen yükselemeyen aşığın vay haline !


TERCÜME: Eğer sevgilinin nuru önde ve arkada, her durumda ve şekilde benim yolumu aydınlatmazsa, ben nasıl öncesi ve sonrası için aklı rehber tutabilirim.

ŞERH: İnsanın; dünyada meydana gelen çok çeşitli olaylardan, kendi kendini, yardım almaksızın koruması ve zarar görmemesi çok zordur. Özellikle karanlık perdesiyle örtülü durumlarda bu böyledir. Allah’ın hidayeti yolgösterici olmayınca, şimdi veya gelecekte manevî dünyaya olan mesafeler alınamaz. İnsan ulaşmak maksadıyla yola çıktığı hedeflerine ulaşamaz. Bunlara bağlı olarak, akıllı olan adam aczini bilip Rabbanî hidayetin nurunu, gerçek sahibinden ister. Ayrıca üzerine düşen görevleri yerine getirmekte dikkatli ve gayretli olur.


TERCÜME: Aşık bu sözün hakikati dışarıya çıksın, görünsün ister. Ayna yansıtıcı olur da sırları ortaya çıkarmaz mı ? Bu nasıl olur ?

ŞERH: Aşk insanın kalbinde ayna gibidir. Veya kalbi ayna gibi cilalandırır. Bir kalpte aşkın nuru varsa hatıra gelmeyen mânâların ruhanî alemden aşıkın içine doğması zorunlu hâle gelir. Manevî aleme ait hakikatler, temiz kâlblere karşıdır. Görünmemeleri, örtülü kalmaları mümkün değildir. Mevlâna Rumî Kaddese Sırrehu-s-Sami Hazretlerinin yüce kâlbleri gibi parlak bir kâlp varsa Mesnevi-i Şerifteki hakikatler ortaya çıkacak, görünecekti.

TERCÜME: Senin canının aynası neden gösterici değildir biliyor musun, yüzünden pas kalkmadığından.

ŞERH:Geçen beyti şerifi işiten bir adamın hatırına, “insanın kâlp ve aklı ayna gibi olup bir çok hakikati gösterir deniliyor. Ama ben de insanım. Niçin böyle hakikatler ve sırlar benim kâlbimde de yüzünü göstermez ?” gibi düşünceler gelebilir. Bu gibi şeyler hatırına gelen adama şöyle cevap veriliyor: Evet sen de insansın ve senin kâlbinin yaratılışı, zekası, ilmi nisbetinde sırlara erişmeliydin. O sırlara aşina olmanın mutluluğuna, safasına mazhar olmalıydın. Fakat sen Allah’ın emrine aykırı vesveselere kendini kaptırınca yeisi davet eder ve kederlere düşersin. Gönül aynanda pas olunca karşıdaki sureti alıp da yansıtamaz. O halde sen, Cenab-ı Hakka aşk, ibadet, emredilenleri yerine getirmede gayret, övülmüş ahlâkla ahlâklanmaya himmet et. Bunlardan sonra kalbin parlak, aklın yüce, gönlün kederler ve vesveselerden arınmış, istikbalin saadetle dopdolu olacağı şüphesiz ve apaçıktır.

[Bir Şah, cariyenin birine aşık oldu. Onu satın aldı. Cariye hastalandı. Şah cariyenin iyileşmesi için çareler aramaya başladı. Bu hikayede, Şah; ruh’u, cariye ise insan nefsini ve arzularını simgelemektedir.]

TERCÜME: Ey dostlar bu hikâyeyi dinleyin. Bu hikâye bizim hâlimizin gerçeğinin aslıdır.

ŞERH: Dinleyin buyurdukları hikaye işte hemen başlayacak olan şah ve cariyenin hikmet dolu hikâyesidir. İnsanlar sadece bir hikâye gözüyle bakmayıp, içinde bulundukları durumu anlattığını anlasınlar. Faydalı bir öğüt ve kurtuluş çaresi olduğunu görsünler.

TERCÜME: Bundan önceki zamanlarda yaşamış bir şah vardı. Dünya ve din mülküne malikdi.

ŞERH: Yani şahın dünya ve ahiret için mülkü mamur idi. Her ne kadar şahtan maksat ruh ise de ruh şaha benzetildiğinden hikâye haliyle şaha uygun kelimelerle açıklanacaktır.

TERCÜME: Şah bir gün atına binip öndegelenler ve yakınlarıyla ava gitti.

ŞERH: Ruhun öndegelenleri ve yakınları, aşk ve muhabbeti, akıl vasıtasıyla oluşan fikirleri, zihinsel kavramları, düşünceleridir.

TERCÜME: Şah caddede bir cariye gördü. Şahın canı o cariyeye esir oldu.

ŞERH: Cadde gelip geçiş yeri olan dünyadır. Cariye veya güzel bir kadın, nefsin bazı geçici lezzetleridir. Ruh, bu geçici lezzetleri görünce dünyada bulunuşunun asıl maksadını unuttu. Nefsin isteklerine uydu. Ruh; o kadar nefsine tabi oldu ki nefsin şahı iken esiri oldu. İnsanın içindeki, nefis, ruh, akıl gibi batınî kuvvetler, büyük bir devletin içinde bulunan unsurlar, rütbeler, birbirinden farklı dereceler gibidir. Eğer her derecenin, rütbenin sahibi kendi görev alanını korursa o benlikte esenlik bulunur. Emir komuta zinciri bozulursa acı, keder, ızdırap meydana çıkar.


TERCÜME: Şahın can kuşu beden kafesinde oynayınca, acı çekmeye başladı. Mal ve para verip o cariyeyi satın aldı.


ŞERH: Ruh bazı ruhanî fedakarlıklar yolunu seçti. Mesela bir miktar ibadeti terk etti. Nefsin arzusunu yerine getirdi. Sonra kendi seçme kudretini tamamen elden bıraktı. Nefse devretti. Bunun zorunlu sonucu olarak da rahatsız, kararsız, huzursuz oldu.


TERCÜME: Şah cariyeyi satın alıp berhudar oldu. Sonra kazara cariye hastalandı.


ŞERH: Ruh, nefsin isteğine uyduysa da rahat görmedi. Zira çok kısa bir zaman sonra nefsin noksanlıkları ruha görünmeye başladı.

TERCÜME: Bir adamın bir merkebi vardı ama palanı yoktu. Palan buldu ama o vakit merkebi kurt yedi.


ŞERH: Akıl ve kurallara dayanmadan, sadece arzu edildiği için elde edilmesi amaçlanan bir şey elde edildiği anda, ondan alınacak lezzeti tamamlayacak bir başka şey kaybolur, eksik kalır. Bundan dolayı dünya lezzetleri daima noksandır. Sonuçları bakımından acı vericidir. Nihayeti hüsrandır.

TERCÜME: Bir adamın bardağı vardı fakat su eline geçmedi. Suyu bulunca bardağı kırıldı.

ŞERH: Bir önceki beyitte açıklanan maksat tekrar ediliyor. Nefsin yok olucu, gelip geçici emellerinin, daima noksan ve bunların peşinde koşanların acı içinde perişan olacağı bir daha hatırlatılıyor.


TERCÜME: Şah sağından, solundan, her taraftan tabipler topladı. Tabiplere ikimizin, benim ve cariyenin canı sizin elinizdedir, dedi.


ŞERH: Ruh nefse tabi olup acı çekmeye başladıktan sonra, kâmil ve akıl sahibi zannettiği kimselere gider. Acısını açıklar. Kendini ve nefsini kurtarmak için onlardan ümit beklemeye başlar.


TERCÜME: Benim canımın işi kolay, önemsiz. Canımın canı cariyedir. Ben dertli ve hastayım ilacım ve dermanın cariyedir.


ŞERH: Şah cariyenin aşkından onun sağlığını kendinden kıymetli saymaktadır. Cariyenin aşkına göre en değerli olan canın bile önemsiz kaldığını açıklamaktadır. Böylece tabipler hasta kadının sağlığına daha çok çalışacak gayret edeceklerdir.


İHTAR: Bu destanın ikinci beytinde ihtar olunduğu üzere bu hikâyedeki tabirler sırf bir insan ağzına yakışacak şekilde açıklandığından hepsini ruha uygulamak fazlalık olur. Yazının güzelliğine de uygun düşmez.

TERCÜME: Her kim benim canıma yani “cariyeye” derman bulursa, benim hazinelerimi, cevher ve mercanlarımı alır.

ŞERH: Şah tabiplere “canım yerine tuttuğum cariyeyi kim hastalıktan kurtarırsa nimetlerime ulaşacak, cömertliğimi görecek, mutluluğa ve saadete erecektir” demektedir. Ümit besledikleri adamlara olağanüstü hürmet göstermek, onlara bir çok vaadlerde bulunmak, isteklerini yerine getirme çabası içinde olmak, acı çeken adamların, özelliklerindendir.


TERCÜME: Tabipler, “hepimiz, olağanüstü bir suretle çalışalım, bilgilerimizi, anlayışlarımızı bir arada toplayalım, çare bulalım” dediler.


ŞERH: Zor ve önemli bir konuda araştırmadan, üzerinde inceleme yapmadan, bunun gibi bol bol vaad edenlerin hepsi yalancıdır. Şeyh ve âlim kıyafetine bürünüp, gerçeklerinin tavırlarını taklit eden sermayesizlere “mukallit” denir. Siyaset işlerinde sahte bir vakar, her şeyi ben bilirim, her zor işe ben çare bulurum edasıyla kendini iş bitirici ve bilgili göstermek isteyen şarlatanlar da böyledir.


TERCÜME: Tabipler; “bizden her biri alemin Mesihidir, her elem ve hastalık için elimizde bir merhem ve ilaç vardır” dediler.


ŞERH: Mesih, Hazreti İsa Aleyhi’s Selamdır. Tabipler Şah’a “Tıp ilminde bizim o kadar kuvvetimiz, becerimiz vardır ki Hazreti İsa Aleyhi’s Selam ruhanî gücüyle nasıl ölmüşleri dirilttiyse biz de tıp ilminde ki uzun kolumuz nedeniyle ölmüş derecesine gelmiş hastalara şifa veririz.” dediler. Manevî yönden bakınca, taklitcilerin, şahte şeyhlerin de yalan ve adi kelimeleri çoktur. Fakat o sözler faydasız ve etkisizdir.


TERCÜME: Tabipler kibirlerinden İnşeallahu Teâla hastayı iyi ederiz demediler. Bunun üzerine Kadir-i Mutlak Hazretleri insanın aczini onlara gösterdi.


ŞERH: Anlatılan tabipler cehaletlerinden "inşeallahu teâla" demediler. Hasta olan cariyeye çare bulamayıp aciz ve çaresiz kaldılar. Bu tabipler zaten aciz, gafil, gönül ehlinden değil idiler. Bir de Cenabı Hakkın kudret ve merhametini dil ile söylemeyi bile ihmal edince Allahu Teâla acizliklerini meydana koydu. Böylece mahcup oldular. Ayıplı oldukları açığa çıktı. Varedilemesine çalışılan her bir işte "inşeallahu Teâla" yani “ Mutlak kudret sahibi olan Allahu Teala Hazretleri isterse olur” demek farzdır. Aynı zamanda hikmet ve irfan sahibi olduğuna işarettir. Yaptığın işin sonunda saadete ermene sebeptir.


TERCÜME: İstisnayı terketmek yani “İnşeallahu Teâla” dememek insana kasvet ve gamdır. Maksat bu ibareyi sadece dil ile söylemek değildir. Zira dilin söylemesi asıl değildir. Dil ile söylemek sadece görünüşte olan bir şeydir.


ŞERH: İnşeallahu Teâladan demekten asıl maksat bu sözü yalnız dil ile söylemek değildir. Bu sözden asıl maksat; Allahu Tealas’nın sonsuz ve sınırsız kudretinin düşünülmesidir. İnsanın ne kadar aciz ve zavallı olduğunun daima tefekkür edilmesi, hiç unutulmamasıdır.


TERCÜME: Ey “inşeallahu Teâla” lafzını diliyle dememiş ama canları, ruhları “inşeallahu Teâla” ibaresinin can ve manasıyla beraber olan çok kimseler!”


ŞERH: Daha önce arz edildiği gibi, maksat kâlbiyle, aklıyla her şeyin Allahu Teâla Hazretleri’nin emrine tabi olduğunu, O’nun dilemesi ve istemesi olmayınca hiçbir şey olmayacağını, insanın aslında daima aciz olduğunu bilmektir. Bir çok insan her ne kadar “inşallah” ibaresini diliyle çok söylemezlerse de yüce Allah’ın kudret ve iradesi olmayınca hiçbir şeyin varolamayacağını, hareket bulamayacağını gönülden, aklıyla ve kesinlikle bilirler. Fikirleri bu büyük inanca, hareketleri daima o fikre tabi olduğundan “inşallah” ibaresini daima söyler gibi sayılırlar. Ve bu ibarenin hakikatinden en çok onlar yararlanırlar.


TERCÜME: Tabipler, cariyenin sağlığını kazanması ve kurtulması için ilaç ve devadan ne yaptılarsa derdini ve hastalığını azdırdı. Maksat husule gelmedi.


ŞERH: Anlatılan tabiplerin, kâlpleri gafil idi. Bundan başka, küçük bir vasıta olan dil ile bile “Hak Teâlâ Hazretleri isterse cariyeyi iyi ederiz” demediklerinden, cariyenin hastalığı bu tabiplerin cahilliği gibi artmıştı.Bu uzman olmayan tabiplerin ümitleri yokolup gitmişti.


TERCÜME: Cariye hastalıktan kıl gibi zayıfladı. Bu sebepten şahın gözü kanlı yaştan ırmak gibiydi.


ŞERH: Ruh önce nefsine uydu. Sonra çare bulmak için hünersizlerin tedbirine başvurdu. Böylece hem nefis hem ruh zayıfladı. Çaresiz, kararsız, rahatsız kaldı.

Bu beyt-i şerifte [muy (kıl) – cuy (ırmak) ] tabirlerinde olan incelik ve ifade kudreti tarife ve işarete gerek bırakmayacak derecededir.


TERCÜME: Sirkengebin isimli şurubu safra gidersin diye cariyeye verdiler, kaza-i ilahîden safrayı artırdı. Badem yağı bile yumuşaklık vereceği yerde kabızlık yaptı.

ŞERH: Yalancı iddiacıların aldığı tedbirlerden ortaya daima kötülükler, vaadleri bir esasa dayanmadığı için çeşitli güçlükler çıkar. Bu gibilerden uzaklaşmak isabetli bir iş yapmanın ta kendisidir. Sırf kazanç ve faydadır.


TERCÜME: Helile (Hint Eriği) isimli yumuşatıcı ilaçtan ta kabızlık meydana geldi.Yumuşaklık tamamen kayboldu. Su harareti keserken neft gibi ateşe yardım etti.

ŞERH: Taklitci ve yalancıların kötü niyetlerinden hasıl olan zararlar hadsiz hesapsızdır. Onların kötülükleri oldukça Büyüktür. Kendi çıkarları için bile iyilik yapmak istediklerinde yine kötülük çıkar ve ve zorluklar artar. 

[ŞAH; CARİYENİN İLAÇLA TEDAVİSİNDE TABİPLERİN İŞE YARAMADIĞINI AÇIKCA VE KESİNLİKLE ANLADI. YÜZÜNÜ HER ŞEYDEN YÜCE OLAN ALLAHU TEALA’NIN DERGAHINA ÇEVİRDİ. DUAYA BAŞLADI. RÜYASINDA BİR MÜJDECİ GÖRDÜ. O GAYBÎ MÜJDECİ ŞAH’A “BİR İLAHÎ TABİP BULACAKSIN, İSTEĞİN GERÇEKLEŞECEK” DEDİ.]

TERCÜME: Şah o hekimlerin aczini görünce, yalın ayak mescide koştu.

ŞERH: Ruh yalancı ve iddiacıların faydasız tedbirlerini gördükten sonra Cenabı Hakk’a sığındı. Yalın ayak tabiri hem sığınmayı hem ruhun acilen Allahu Teâla Hazretlerinin büyüklük huzuruna yalvarıp yakararak, tevazu ile yönelmesini ima eder.


TERCÜME: Şah mescidde mihraba gitti. Secde yeri Şah’ın gözyaşından suyla doldu.

ŞERH: Ruh o ana kadar Cenab-ı Hakk’a tamamıyla sığınmamıştı. Nefsinin sevgisine düşmüştü. Acı çekmeye başlaması, kararsız ve rahatsız olması onu, kusurunu itiraf etmeye götürdü. Ruh; hem kusurunu itiraf etmek hem nefse şiddetli muhabbet etmekten doğam elemlerine çare bulmak için Hakk’ ın dergahına müracaat etti. Bu durumda iken, insanın göz gibi en makbul azasından çıkan ve kâlbinin nelerden etkilendiğini ilân eden kanlı gözyaşlarını akıttı. Cenabı Vacibülvücud yolunda gözyaşı dökmek ne büyük makamdır, ne büyük saadettir, ne büyük mutluluktur.


TERCÜME: Şah derin ve fırtınalı denizin fani dalgalarından kendine gelince, Allahu Teala’yı medhüsena için ne güzel konuşmaya başladı.


ŞERH: Şah Allahu Teala’nın merhamet ve azemetini düşündü. Ruhanî deryaya daldı. Kendini hiç bir şeye hiç kimseye muhtaç olmayan Allahu Teala’nın yolunda yok etti. Sonra insaniyet gereği uyanıp maddi aleme dönünce hikmeti arayan hâli nedeniyle aşk ve şevkinin arttığını gördü. İnsanın ifade aracı olan zahiri diliyle başlangıcı olmayan Allahu Teala Hazretlerini medhüsenaya başladı. Kâlbinin derinliklerindeki manevî hissiyatın değerini yüce bilerek açıkladı. Söz ile ifade fiil ve hâl ile ifadeye göre her ne kadar daha zayıf ise de yine fayda verir, selamete erdirebilir.

TERCÜME: Şah dedi: “Ey isteyene istediği kadar veren, varlığı mutlak Allahu Teala Hazretleri! Senin en ufak ihsanın cihanın mülküdür. Ben ne söyleyeyim de nimetine şükredebileyim, sen gizliyi bilirsin.

ŞERH: Bu beyti şerifte ve bu cihan kıymetinde yalvarışta Mevlâna-yı Rumî Kaddese Sırrehu’s-Sami Hazretleri’nin ruhanî gücü, nihayetsiz ifade kudreti, dinleyen ariflerin kâlplerini aydınlatır. O’nun muhabbetine esir eder.

TERCÜME: Ey her ihtiyacımıza daima koruyucu ve sığınma yeri olan, yüceler yücesi Huda Hazretleri! Biz yine yolu kaybettik.

ŞERH: Önce nefsimize uyarak doğru yolu kaybettik.Sonra Cenabı Hakkı unutup da derdine çare bulmak ümidiyle taklitcilere başvurduk. Yanlış ve hatayı tekrar ettik. Yolu şaşırdık.

TERCÜME: Lâkin sen, “Her ne kadar ey kulum senin sırrını biliyorsam da sen hemen dilinle sırrını meydana çıkar, söyle” buyurdun.

ŞERH: Gizli ve açık her şeyi bilen Cenab-ı Allahu Teala, insanın kalbindeki sırları bilir. İşitmeye muhtaç değildir. Fakat insan diliyle söyleyerek hissiyatını ve dileklerini Allahu Teala’nın huzurunda arzederse iki faydası olur.

Biri kendi ağzından çıkınca acizliğinin ve temennilerinin mânâlarını daha çok anlar. Aklı neye muhtaç olduğunu daha çok ayırt edebilir. Uyanık ve dikkatli olur. Zira mânâlar yalnız zihninde kalırsa vücudun dışında gibi, benlikten ayrı gibi kalır.

İkinci fayda; dualarını, dileklerini, yalvarışlarını şayet diğer insanlar işitirlerse onların kalbinde de Huda’nın korkusu ve sevgisi hasıl olur. Yüzgösterir. Özellikle âyet-i kerimede “bana dua ediniz size icabet edeyim” buyrulmuştur.

TERCÜME: Şah, canının en içinden feryada ve yalvarmaya başlayınca, Huda Hazretlerinin merhamet ve ihsan deryası kaynadı.


ŞERH: Ruh; samimiyet ve teslimiyetle yalvarmaya başlayınca Rabbanî merhamet yüzünü gösterdi. Selamet ortaya çıktı. Cenabı Hakk’a yalvarabilmek gibi bir nimete erişmek için uygun vakitlerde ve ibadet arasında bu yalvarışa sarılmak, her durumda kulluğu, sürekli adaleti alışkanlık haline getirmek gerekir.


TERCÜME: Ağlamakta iken şahı uyku kaptı. Şah rüyasında ihtiyar bir zatın yüz gösterdiğini gördü.


ŞERH: Bu macera, gelecek beyitlerden malûm olacaktır.


TERCÜME: O manevî zat “Ey şah müjde ! duan ve isteğin kabul oldu. Eğer yarın sana bir garip gelirse bizdendir.” Dedi.


ŞERH : “Eğer gelirse” denmesinde bir işaret vardır. İnsanı daima korku ve ümit arasında bırakmak hikmet gereğidir. Korku, çalışmayı; ümit, kuvveti, kâlbin isteğini sağlar. Şah’a gelecek zata “garib” denmesi ise, Rûhanîyete eren zatların dünyada garip olmasındandır. Özellikle gelecek zat Şah’ın daha evvel bildiği bir kişi olmadığından Şah’a göre garibdi. 

TERCÜME: O garip gelince bil ki hekim ve hünerli bir tabibdir. O garibi sadık bil! Çünkü güvenilir ve sadıktır.


ŞERH: Yalancı ve şarlatan tabiplerden Şah korkmuştu. Bundan dolayı, rüyada ki Ruhanî Pîr, Şah’ı temin ediyor. “Bu defa sana gelecek tabip evvelkiler gibi yalancı değildir. Tam aksi hem dürüst, hem güvenilir, ve hem de hünerlidir” diyor. Şüpheye düşenlere bir çare bulunulacağı sırada o çarenin faydalı olacağı konusunda ikna edici teminat vermek şarttır. Ona muhtaç olan, o çarenin etkili ve fayda verici olduğuna güvenmelidir.


TERCÜME: O garibin ilacında ki sihir gibi kesin sonucu, fevkalade etkili çareyi gör. O’nun üstün özelliklerinde Hak Teâlâ Hazretlerinin kudretini müşahede et.


ŞERH: Hak Teâlâ hazretlerinin emriyle hareket eden bir insan-ı kâmilin aldığı tedbirler ve bir Arif Şeyhin irşadı o kadar fayda verir, o kadar yücedir ki insanlar hayrette kalır. O büyük zümreye mensup olanların, kudretleri ve adaletleri her işlerinde hissedilir. Fahrı alem Efendimiz Hazretleri rûhanîyette ve akılda sonsuz yücelik derecesinde idiler. O’nun harp meydanında sabır ve sebatı dahi bütün hâllerinde var olan Peygamber tavrının ortaya çıkmasıydı. O Allah’ın mahbubunun bu özellikleri, kendinin izinden giden Ruhanî zatların kudretine yeterli delildir.

TERCÜME: O vaad edilen vakit geldiğinde, gündüz oldu. Güneş ortaya çıktı, yıldızları söndürdü.


ŞERH: Gündüz olduğunu tarif için bu beyti şerifteki kelimeler gayet şairane ve üstün ifade kudretiyle söylendi. Güneş çıkınca yıldızlar görünmez. Yanan şeyler de yok olur, görünmez. Güneşe (ahter-sûz:Yıldız yakıcı) demekte birçok yönden tam münasebet vardır.


TERCÜME: Şah gözlem yerinde, yani pencerede beklemedeydi. Görsün diye, sırlar aleminde kendisine gösterileni. [Şerhe gerek yoktur.]


TERCÜME: Şah mayası fazilet, şahsı azamet dolu bir gönül ehli gördü. Karanlık içinde bir güneşti. 

ŞERH: “Sâye” gölgeden maksat, zulmanî (karanlık) olan dünya; ve güneşten meram, etrafını mânâ nurlarıyla aydınlatan insandır. Öyle bir insan-ı kâmilin gelişiyle şah müjdelendi. Karşılamak için beklemekteydi.


TERCÜME: O uzaktan göründü, Ay’ın hilâl hâli gibiydi. Çok zayıf ve nahifdi. Yokla var arası bir hayâl gibi göründü.


ŞERH: Ay, gerçekte vardır ve kusursuzdur. Fakat bulunduğu yere ve bizim bulunduğumuz yere göre bir vakit bize hiç görünmez. Sonra hayal gibi görünür. Ve sonra parlayan bir mehtap olur. 
Anlatılan insanı kâmil için “gayet zayıf ve nahifti” buyrulması ruhânî insanların durumlarıyla ilgilidir. Onlar gerçekte kusursuzdurlar. Ama bizden uzakta olunca hâliyle görünemeyeceklerdir. Sonra, manevî nurlarının eserleri de hayal gibi olacak ve onlara pek az ulaşılabilecektir. Ama sonunda insan, emredilen çalışmaya, gayrete sarıldıkca, Allah’ın yardımı ulaşacak, o Ruhanî olanları, o insanı kâmilleri, parlayan mehtap gibi görebilecektir.


TERCÜME: Hayal ruh içinde hiç gibidir. Sen cihan halkının bir hayal peşinden gittiğini gör.


ŞERH: Birinci mısradaki revan “ruh” ikincide “gidici” manasınadır. Hayal olan dünyanın fani, geçici yönleridir. Ruh baki ve kalıcıdır. Dünya ise, aklın hayalleri gibi sürekli bir halden diğer hale geçmekte, yürümektedir. Dünya hâllerinde sebat, kalıcılık yoktur. Akıllı olan kimse dünyayı hayal gibi görür. Ve bir hayale 
ne kadar muhabbet lâzımsa o kadar muhabbet edebilir. Daha çok muhabbet ederse dünyanın lezzetleri hayal gibi geçer. Onu seven ve ona bağlanan ise azab ve büyük ızdırab çeker.


TERCÜME: Onların (Arif olmayanların); barışları, savaşları, kavgaları hayaldir. Övündükleri, ayıp saydıkları, şöhretleri de hep hayaldir. Bütün dünyaları hayalden ibarettir.
ŞERH: Hayal; bazen insana güzel gelirken burada muteber ve kıymetli sayılmamasının iki sebebi vardır: Biri, insanın ömrü meselâ atmış veya seksen sene farz olunursa bu müddet içinde lezzet verici olan hayal pek az yer tutar. Gölge gibi hızla koybolucudur. Diğeri, hayalin ortaya çıkmasına sebep olan keyfiyetin, şimdiki zamandan ve gelecekten uzak ve mahiyetsiz olmasındandır. Bunun gibi dünya da ahirete nisbetle hayal gibidir. Dünyanın, bütün saadetleri ve lezzetleri sûridir, sadece şekilde vardır, gerçekliği yokdur. Baki, kalıcı değildir. Dünyada ruhaniyeti artırıcı, insaniyete hizmet edici olan mesai dışında, cismanî lezzet olarak ne varsa bir saniyelikdir. Hayal dediğimiz fikirden bile daha hayaldir. Hayaller gibi gerçekliğe işareti olan anlamlara sahip değildir. Bu bir saniyelik hayaller gibi olan lezzetler insanın dünyadaki ömrüne nisbeten yine ufak, küçük bir parça sayılabilir. Ama insanın ölümünden sonra gelecek sonsuz zamanlara nisbeten dünyada ki ömür hiç mesabesinde olduğundan dünya ömrünün bütünü de hayalden başka bir şey değildir. Hayal, yokluk, ve hele nefsîn istekleri, bekadan (Sonsuzluktan) tamamiyle soyulmuştur. Bundan dolayı akıllı adam, bekaya, sonsuzluğa dair olan sebepleri terk ederek, fani, geçici olan şeylere meyletmez. Akıllı olanın dünyada seveceği şeyler, Hak Teâlâ Hazretlerinin emir buyurduklarıdır. İnsanlığa ve ruhaniyete hizmet etmek üzere emredilen vesilerere ait maddelerdir.

Şurası da ihtara değer bir husustur. Bazı çalışmalar ilk bakışta sırf dünyevî işlerden görünürse de gerçeği görebilmek üzere dikkatle araştırılınca sonuçları bakımından tıpkı ruh gibi baki, sonsuzdur. Meselâ bir insanın devletine, hemcinsi olan bütün insanlığa kuvvet ve konumunu artırıcı hizmetlerin çabası ve gayreti içinde olması sırf dünyevî olan işlerden sayılmaz. Çünkü bu kuvvet ve konum sayesinde devletinin gücünü, halkın saadetini, hemcinsi olan bütün insanlığın güzel ahlâkını, buna bağlı olarak da onların ebedi selâmetini kazanabilme sonucunu sağlar.


İnsanın elde etmeye çalışırken, Allah’ın emirlerine aykırı düşerek kendini sapıklık ve zillete düçar ettiği her şey, dünyevîdir. Bu alçak dünyaya aittir, fanidir, bir hayalden ibarettir.


TERCÜME: Evliyaya tuzak olan hayaller, Allah’ın bahçesinde ki ay yüzlülerin yansımasıdır.


ŞERH: Bir adamın aklına “Bu dünyada madem ki her şey hayaldir, Evliyaullah da insan olduğuna göre, onların övünç ve düşünceleri de hayaldir.” fikri gelebilir. Hayır, hayal değildir. Çünkü o yüce zümrenin tasavvurları, Huda Hazretlerinin ruhanî gül bahçesinde bulunan ay yüzlü Peygamberlerin aksidir. O Yüce Peygamberlerin aksi ise insanlık alemine bıraktıkları hikmet dolu emirleridir. O hikmet dolu emirler ise, insana, gece karanlığında sohbet edecek kadar yakın olan dostu gibidir.


Evliyanın hayali, ay yüzlülerin yansıması olan emirlerdir. Bu emirlere “dam:tuzak” denmesinin sebebi, Eviyanın nefislerini, yasaklanan işlere yönelmesinde hür bırakmamasından dolayıdır. Evet, bu hayaller nefsi emmare için tuzakdır. Ama yine o emirler, aslında mutluluk tuzağıdır. Fırtınalı deniz ortasında esenlik gemisidir. Evliya bu tuzağa, emredilmiş kayıtlara kendilerini bağladıkları, hatta bütün benliklerini verdikleri için gerçekten bedenleri sureta esir ama ruhları hür, gönülleri tok ve özgürdür.


TERCÜME: Şah’ın rüyasında gördüğü hayal, misafir gelmekte olan zatın yüzünde göründü.


ŞERH: Şah bekliyorken bir yüce kişinin gelmekte olduğunu gördü. Gelenin rüyasında kendisine müjdelenen hekim olduğunu derhal anladı.


TERCÜME : Şah kapıcıların yerinden ileri geçti. Kendine, gaybden gelmiş olan misafiri karşılamaya gitti.


ŞERH : Şah’ın misafiri karşılamaya gitdiğine dâir olan zahiri manadan başka “Şah’ın ileri gitmesi” tabirinde Rabbanî nimete nail olarak, ruhanî dünyada mesafeler almayı başardığını, mükâfata hak kazandığını hissettiren bir iç mânâ daha vardır. Kabiliyetli bir insan, hayırlı işlerde başlangıç olarak az çalışsa bile daha sonra çalışma ve gayreti artacak, yeterli olgunluk derecesine yükselecektir. Bu tecrübeyle sabittir. 

TERCÜME: Şah ile gaybdan gelen hekim her ikisi de aşina ve dostluk öğrenmiş bir deniz idiler. Her ikisi de dikişsiz bir şekilde birbirine bağlıydı.

ŞERH: Şah ile gaybdan gelen tabib daha evvel birbirilerini görmemişlerdi. Dostlukları, muhabbetleri, beraberlikleri yoktu. Ama mânen birbirine yakın iki deniz gibi aşina ve tanıdık idiler. Ortada bulunan engel Allah’ın izni ile kalkınca bu iki derya bir araya geldi. Aralarında ki bağın kuvvetinden dolayı “birbirine dikilmiş” gibi oldular.


TERCÜME: Şah “meğer mâşukum o cariye değil sendin, lakin cihanda bir iş diğer işe bağlıdır” dedi.

ŞERH: Şah; gaybdan gelen Hekim’e gayet hürmet ve muhabbet eder. “Cariyeyi ne kadar sevdiğimi biliyorsunuz. Fakat o muhabbet senin gibi bir arif ve akıl kaynağına ulaşabilmek için bir araçtı. Bir nimetti.” der.

Alemde bir işten akla hatıra gelmeyecek bir çok başka hâller durumlar ortaya çıkar. Ortaya çıkan bu başka hâller ve durumlar Cenab-ı Hakka bağlı olanlar için daima fayda ve saadet vericidir. Günaha cüret edenler için ise azab ve sapkınlık gösterici olur. Doğru yoldan sapanların, günahkarların işleri evvelce bir miktar tatlı görünse de sonradan sakatlığı ortaya çıkar. Elem verici olur.


TERCÜME: Ey gaybdan gelen hekim ! Sen bana Hazreti Mustafa Aleyhi Efdalü’t Tahiyya Efendimiz 
gibi şefkatli ve şefaatcisin. Ben sana Hazreti Faruk’un Resul-u Müctebaya tâbi olduğu gibi tâbiyim. Senin hizmetin için ben kemer bağladım.

ŞERH: Şah’ın bu iki yüce ismi arifce yadetmesi ulaştığı vecd ve muhabbeti gösterir. Ayrıca, alacağı büyük manevî mesafelere bir ilham ve işarettir.

GÜCÜN ASIL SAHİBİ OLAN HAK TEÂLÂ HAZRETLERİNDEN HER DURUMDA VE HÂLDE EDEBE UYGUN HAREKET EDEBİLMEK İÇİN BAŞARI İSTEMEK VE EDEPSİZLİĞİN ZARARLARINDAN HASIL OLAN VEHAMETİN BEYANINDADIR.


TERCÜME: Allahu Teala Hazretlerinden edepli olmayı başarmayı dileyelim. Edepsizler, Hakk’ın lütfundan mahrum kalır.


ŞERH: Edepten maksat; insanın güzel ahlâkı, sözünün ve hâlinin meşru olması, küstahça hiçbir kelam ve tavırda bulunmamasıdır. Edepsiz ise Allahu Teâlâ Hazretlerinin emirlerine, insanların hukuk ve haysiyetlerine uymayandır. Edepsizlik insanın; bedenen ve zihnen, hayvanî tarafı, kendisine hangi lezzeti ve neyi uyarırsa, akılsız bir mecnun gibi ve belki övünerek oraya saldırmasıdır. Böyleleri kendilerini adileştirmiştir.


Edebsizden hasıl olan kötülükler, tarif etmek mümkün olmayacak kadar çoktur. Edebsizler, Allah’ın lütfündan insanların sevgisinden mahrum kalmışlardır. Onlar daima zelil ve uğursuz olurlar.


TERCÜME: Edepsizin kötülüğü yalnız kendisine değildir. Kendi belâya düşer, hatta bütün âfâkı ateşe verir.


ŞERH: Edebsizin bir tavrından ve hatta bir sözünden insanlar arasında ne büyük düşmanlıklar ve çatışmalar çıkar. Alemde ne kadar facialar ve fenalıklar olduğu, bir çok günahsızın kalplerinde nasıl hüzün ve kederler hasıl olduğu izaha muhtaç değildir. Edepsizliğin ortadan tamamen kaldırılması, veya hiç olmazsa azaltılması şunların yerine getirilmesine bağlıdır:


a) Allah’ın emirlerinin yaygınlaştırılması
b) Düzeni sağlayan hükümlerin uygulanması
c) Sürekli eğitim ve öğretim yapılması ve yaygınlaştırılması
d) Edepli olanların, adaletli davrananların yüceltilmesi ve özendirilmesi
e) Edepsizlerin cüretleri nispetinde cezalandırılması 
f) Mazlum insanları edepsizlerin şerlerinden kurtaracak tedbirlerin alınması.


Bir taraftan maarif, bir taraftan cezalandırma edebsizi fenalık işlemekten bir müddet engelleyebilir. Islah bile edebilir. Hatta tamamen edepsizlikten kurtarmak da mümkün olabilir.


TERCÜME: Alım satım olmadan, hiç zahmetsiz gökten sofra iniyordu.


ŞERH: Sofranın yüce maksadı, Hazreti Musa Aleyhissalatü Ve’s Selam’ın kavmine kolaylıkla verilen Allah’ın ihsanıdır. 

TERCÜME: Hazreti Musa Aleyhi’s Salatü Ve’s Selam’ın kavmi içinde bazı edebsizler, “sarımsak ve mercimek nerede bakalım ?” dediler.


ŞERH: Bu macera Kuran-ı Azimü’ş Şan’da Bakara Sure’sinin atmış birinci ayeti kerimesinde ferman buyrulur, haber verilir :


{Hani bir zamanlar, "Ey Musa, biz tek çeşit yemeğe asla katlanamayacağız, yeter artık bizim için Rabbine dua et de bize yerin yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarmısağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın."}

Bu ayeti kerimede edebsiz olanın bir çok fenalıklarından birinin de velinimetinden veya dostundan her ne ihsan edilir, verilirse onu beğenmemek olduğu görülüyor. Edepsizler, karakterlerine, zayıf zihinlerine uygun geleni, hoşlandıkları şeyleri ararlar. Bu yüzden kendine nimet vereni, dostlarını taciz ederler. Böylece de bütün bütün değerden düşerler. Çaresiz kalırlar. Kâlpleri de asla rahat görmez.


TERCÜME:Göklerin sofrası ve ekmeği kesildi. Bize, orağın, belin, çapanın, ziraatın zahmeti kaldı.


ŞERH: İhsan buyrulan nimetler beğenilmeyip kavmin edepsizlerinde küstahlık görününce nimetler kesildi. Mahrumiyetten sonra geriye zor ve zahmetli işler kaldı. Akıllı olan nimeti edeble, gayretle korur. Atalet ve zilletle zail etmez. Eldeki nimeti korumak için edeb ve gayret mutluluğun kendisidir.


“Sarımsak ve mercimek nerede bakalım ?” diye işitilen edebsizlik sedası yalnız maddi şeylere münhasır değildir. Ruhaniyette de hırslı bir insan keramet gibi harikulâde hâller kendisinde görünmeyince namaz, sadaka, oruç, çalışma ve çabalama gibi emredilen ibadetleri bıkıp terkeder. Zayıf ve küçük aklıyla keramet bulmak için taklitci şeyhler aramak gibi bazı lüzumsuz çareler düşünür. Buna bağlı olarak edebsiz olur, nimetsiz kalır. Veya ticaret ve sanat ehlinden ise meslek ve derecesini beğenmeyip hazır nimeti terk eder. Başka şeyler bulayım derken kendini, malını, mülkünü heba eder. Zillet ve ezaya müstehak olur.


TERCÜME: Hazreti İsa Aleyhi’s Salatü Ve’s Selam tekrar şefaat edince Hak Teâlâ Hazretleri tabak üstünde ganimet, sofra ve nimet gönderdi.


ŞERH:Kuran-ı Azimü’ş Şan’da Maide Suresi’nde ferman ve hikâye buyrulduğu üzere Hazreti İsa Aleyhi’s Selam’a tabi olanlar da; “bize sofra gelmesi için, Cenabı Hak’tan istirham et” dediler. Hazreti İsa Aleyhi’s Selam Cenabı Haktan istirham eyledi. İstirhamı kabul buyruldu.


Fakat, sonra olanlar, Maide Suresi’nin yüz on sekizinci ayeti kerimesinde şöyle buyruldu: 

{Allah buyurdu ki:" Ben onu size indireceğim. Fakat bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, ben ona âlemlerden hiç kimseye yapmayacağım bir azabı yaparım".}


Bunda bir işaret vardır. İhsan olunan nimetlerden daha fazlasını almak hırsıyla velinimetlerini taciz edenler öncelikle azarlanırlar. İstedikleri şeyle uygun hizmeti ifa etmezlerse, veya arzuları, ulaşmak istedikleri nimet ruhani bir nimet olup da ona ulaştıklarında yine emniyet etmez ve icabını icra etmezlerse diğer insanlardan daha çok ceza ve azap görürler.


TERCÜME: Küstahlar tekrar edeb sınırını tecavüz ettiler. Dilenciler gibi sofradan fazlalıkları kaldırdılar.


ŞERH: Edepsizlerin kötü özelliklerinden biri de istedikleri şey kendilerine verilse bile, yine birkaç mislini almak istemeleridir. Bu halleri ise lisanı hal ile velinimetlerine itirazdır. Yani biz şimdi sırasını bulduğumuzdan alabildiğimiz kadar çok şey alalım. Bu nimeti bize verenin ileride tekrar vermeye belki gücü yetmez. Veya vermeyi uygun görmez de vermeyebilir gibi bir mana çıkar.


Edepsizler, sabrın ve kanaatın itibarı artırdığını bilmezler. Her gönlü azad ettiğiniz bilmezler. Edeb görününce efendilerin, ihsanı bollaştırdığını bilmezler. Çeşit, çeşit nimetlerle gözlerinin de gönüllerinin de doyacağını bilmezler. 

TERCÜME: Hazreti İsa Aleyhi’s Selam onlara, “bu nimet daimdir, zeminden eksilmez” diyerek yalvarmıştı.


ŞERH: Hazreti İsa Aleyhi’s Selam gibi bir yüce Peygamber hakikati kavmine beyan buyurmuş ve anlatmıştı. Buna rağmen edebsizler bu emri ihmal ettiler. Kendilerini zillet toz toprağıyla ayaklar altına attılar. Edebsizlerin karakterindeki aşağılık çoktur. Onları onu edeb dairesine almak zordur.


TERCÜME: Kötü niyetlilik, hırs ve açgözlülük, büyük zatın sofrası önünde küfr olur.


ŞERH: Özellikle o zat kâinatın yaratıcısı ve sahibi, manevî ve cismanî bütün nimetleri ihsan eden, yani bütün alemlerin Rabbi Olan Allahu Teala olunca kötü niyetten hasıl olan küfr kat be kat artar.


TERCÜME: Açgözlü benzeri görülmemiş dilenci yüzlüler sebebiyle o rahmet kapısı onların üzerine kapanmıştır.


ŞERH: “Benzeri görülmemiş dilenci yüzlüler” tabiri Hazreti İsa gibi bir büyük Peygamber’in emrine aykırı, hatalı, büyük yanlışlık olan davranışa cüret etmelerini açıklamak içindir. Büyük zatların emirlerine muhalefet etmek azab ve zilleti hak etmek demektir. Çünkü büyük zatların emirleri, Hakk’ın emirlerine yakındır. O emirlere itaatin olmaması velev birdenbire olmasa bile zaman içinde yüzgösterecek olan zararların belaların gelmesi demektir.


TERCÜME: Zekât ve sadaka verilmedikce bulutlar yağmur yağdırmaz, zina yaygınlaştıkça etrafa veba yayılır.


ŞERH: Zekât ve sadaka insaniyetin birinci esasıdır. Yağmur yeryüzünü nasıl diriltirse sadaka da insanların kalbini o yolda diriltir. Yüce duygular vererek safa ile doldurur. Sadakanın verilmemesi, mahlukata özellikle mahlukatın içinde insanlara mümkün olan yardımdan uzak durulması yakışıksız, uygunsuz, azabı davet edici, hatalı ve yanlıştır. Mürüvvetsiz, merhametsiz, yardımseverlikten uzak olan kimse Cenabı Hakkın sınırsız hazinelerinden emin olmayandır. Bir miktar sadaka verirse malına noksan geleceğini zanneder. Böylece Allah’ın rızasını feda etmiş olur. Hemcinsi olan insanlara acımayarak, kendini; kendinden başkasını düşünmez, bencil, hodperest eder. Kendini bu derece küçülten mürüvvetsiz, acımasız insan maddi olarak bir kazanç da elde edemez. Çünkü, merhametsizliği sebebiyle iç ızdırabı çekecektir. Sadaka verip hemcinsine yardım etmek gibi bir büyük zevkden vicdanını mahrum bırakacaktır. İnsanların çoğunluğu kendisinden nefret edecek, fırsat buldukça zarar verecektir.


Sadaka vermeyenler kimseye acımadıklarından onlara da Hak Teâlâ Hazretleri acımaz. İnsanlar da acımaz. O gibi insaniyetsiz olan adamların elemlerinden ve ızdırabından dolayı hiç kimse tarafından rahmet yağmuru olan gözyaşı dökülmez. Kendileri de yardıma muhtaç duruma düştüklerinde yardım olunmazlar.


Zina ise sonuçları bakımından gayet vahim ve insaniyetin düzenini bozan bir büyük belâdır. Zinada birkaç dakikalık veya uzun müddet devam ederse birkaç saatlik cismanî lezzet elde edilebilir. Ama zararlarına gelelim: Öncelikle, zina eden Allah’ın emrine aykırı bir iş yaptığından Allah’ın gazabını üzerine davet eder. İkinci olarak, zina eden kadının kalbini namussuzluk lekesiyle karalar. Kocasının gözünde utancın azabına düşürür. Üçüncü olarak, kocası ve akrabası zinayı haber aldıklarında keder ve yeis içinde kalırlar. Alamazlarsa bile halk nazarında kötülenir, itibarsız, değersiz kalırlar. Dördüncüsü; zinadan doğan çocuğa, veled-i zina denmesidir. Bu söz içinde insanların hakaretlerini bulundurur. Veled-i zina denilen çocuk aslında masumdur. Bu masum çocuk, istikbalinin selameti için manen babasını ararken, babası ciğerpâresini inkâr ediyor ! Gözlerini annesine çeviriyor “benim babam nerede ? Anne ! Bu uğradığım hakaretlere sen sebep oldun !” diyor. Masum çocuğun annesine bu hitabı, hâlinin dili, hüzün dolu gözlerinin lisanıyla olur. Anneler için çocuklarının her bakışı dünya dolusu lezzet ve nimet iken o hüzün dolu bakış, bu acı dolu soru, o annenin utanç ve acı dolu kalbini yaralar, kanatır. Zina eden kadın aynı zamanda çocuğunu kaybetmiştir. Manen öldürmüş, kalp ve namusunu sonsuza kadar perişan eylemiştir. Zina eden adam, bunların gizlice feryadının, gizlice döktükleri gözyaşının hiçbir tesirinin olmayacağını mı zanneder ? Onların ahı adi bir rüzgar gibi esip gidecek midir ? Zina eden adam pişman değilse, işlediği zulümden gözyaşı dökmüyorsa, ağlamıyor, inlemiyorsa, zina fiilini ve hatta kat kat beter musibetleri, kendinde, kendi evinde görmek için hazırlansın. 
Bunlardan kurtulmaın çaresi cidden tevbe etmektir. Erkek evli değilse velev fakir olsa bile hemen evlensin. Çünkü evlenmek nefis için bin türlü bağ, bend ve nasihattan daha etkili çâredir. Nefis sahibi olan fakirlik sıkıntısından korkmasın. Fakirlik sıkıntısı zinanın getireceği felâkete göre saadet ve rahattır. Özellikle Hak Teâlâ Hazretleri, emrine uyanların, işinde çalışanların yardımcısıdır. O’nun yardımı her şeye kâfidir.
Livatadaki kötülüklerin sayılması nefret vericidir. Livata, insanoğlunun neslinin devamını kesmeye çalışan bir felâket, bir musibetdir. Yüce Allah’ın verdiği erkeklik mertebesinden livata yapılan aşağılık derecesine kendini düşürmek, namusunu yok etmek ne çirkin bir durumdur. Livata yapana, “yapan” denmesi gerçek değildir. 
Gerçekte o âdî kişi, şeytanın oyuncağı, iğfal ettiğidir. Bu ikrah verici, rezil ve iğrenç fiil hakkında söylenecek daha çok şeyler vardır. Ama edeb engeller, terbiye muhalefet eder, kalb iğrenir, kalem utanır!


TERCÜME: Karanlıklardan, kederlerden üzerine her ne gelirse o hâl, korkusuzluktan ve edebsizliktendir.


ŞERH: Burada korkudan maksat Allah korkusudur. İnsan Allah’tan korkarsa O’nun emirlerine uygun surette hareket eder. Amirine, üstadına, büyüğüne itaat eder. İşinde düzgün ve dürüst olur. Böylece, sağlık, esenlik ve mutluluğa ulaşır. Allah’tan korkmayan asla dürüst ve edepli olamaz. Güzel iş göremez. O çeşit olanlar, sırası düştükçe zalimce ve temiz olmayan işler yapmaktan geri durmazlar. Cüretkarların manen başına bir çok kederler, zorluklar gelir. Bundan başka tavırları ve hâlleri düzenli olmayacağından ömürlerinin düzeni de bozulur. Kendilerine her taraftan keder, gam, belâ yağmur gibi yağar. Allah korkusu olmayanlar, gam korkusu, diğer insanların korkusu, ölüm korkusu içinde yaşar. Allah korkusunun dışındaki her türlü korku hayatına, zehir saçan yılan gibi girer. Vicdanını, rahatını, huzurunu zehirler. Elem verici, acıklı acılar içinde bırakır.


TERCÜME: Hakiki dost olan Cenabı Hak’tır. O’nun yolunda korkusuzluk eden kimse mert olanların yolunu kesmiştir. O yolkesicidir. O namerttir.


ŞERH: Allah’dan korkmamak aşırı gitmektir. Mert olan yalnız Allah’tan korkar. Bununla beraber edepli olup insanların hatırını da sayar. Cenabı Hakk’ın yasakladığı şeyleri kesinlikle işlemez. İbadetle beraber devlet, vatan ve insaniyete meşru surette hizmet etmeye çalışır. Allahu Teâla Hazretlerinden korkmayan bedbaht, elinden geldiği kadar sözüyle veya fiiliyle her aşırı giden gibi diğer insanları kandırır ve sapıtır. Böylece hem yol kesici olur hem kendinin yokolmasının şartlarını hazırlar.


TERCÜME: Güneşin tutulması küstahlıktan, Şeytanın merhamet kapısından kovulması edepsizliktendir.


ŞERH: İnsan aklı güneş gibidir. Fakat edebsizlikten dolayı karanlıkta kalır, tutulur. Kuran-ı Azimü’ş Şanda ferman ve hikaye buyrulduğu üzere Şeytan Hazret-i Ademe secde etmek için emrolunduğu halde edebsizlik edip muhalefete cüret eylemişti. Bu yüzden Rabbanî merhametten kovuldu. Sonsuza kadar fesadın ve kötülüğün gerekçesi olarak kaldı. Lanetlenmiş, akılsız, bahtsız bir mahluk oldu. Şeytanın bu hâli, düştüğü bela akıllı insanlar için bir derstir ve nimettir. Çünkü o lanetlinin düştüğü esef verici durum, lisanıhâl ile insanlara şu uyarıyı yapıyor. “Merhametten uzak kalmak istemiyorsanız, Allah’a, Padişah’ınıza, amirinize, baba ve annenize, hocanıza, üstadınıza bağlı kalınız. Kâlbinizi lanetli şeytanın vesveselerinden kurtarınız.”

TERCÜME: Edebsizlik yoluna giren hasret vadisinde boğulur.

ŞERH:Allah’ın emrinden boyun çeviren, şeytana arkadaş olan, isyan yolunda yürüyen insanın azaba düçar olacağı, sonunun hüsran olacağı açıklamaya gerek olmayan bir hakikattir. 

TERCÜME: Gökyüzünün nurla dolması edebindendir. Meleklerin masum ve tertemiz olması yine edeptendir.

ŞERH:Gökyüzünde bulunan güneş ve diğer gök cisimleri Allah’ın emrine noksansız uymaktadırlar. Asla o emirlere aykırı bir şeyde bulunmazlar. Bu yüzden nuranîdirler. Aynı zamanda göğü aydınlatırlar. Melekler de aynı özelliklerinden dolayı, edeplerinden dolayı masum ve tertemizlerdir. Yücelmenin ve selametin çaresi edep ve günahtan uzaklıktır.

ŞAH’IN RÜYASINDA KARŞILAŞACAĞI MÜJDELENEN GAYBDAN GELEN TABİP İLE KARŞILAŞMASI.


TERCÜME:Şah ellerini açıp onu yanına çekti, kucakladı, onu aşk gibi gönlünde ve canında tuttu.


ŞERH:İnsanın, gelişi ruhâni bir surette müjdelenen böyle bir yüce zata her ne kadar muhabbet ve yakınlık gösterse o kadar saadete ulaşacağı şüphesizdir. Ruhanî muhabbet geçici değil kalıcı olduğundan arif olanlar bu çeşit muhabbete ne derece bağlı olsalar o kadar mes’ud ve bahtiyar olurlar. Misafire riayet etmek lüzümu da burada ima buyurulur. 

TERCÜME: Şah o İlahî tabibin elini ve alnını öptü.Bulunduğu yerden ve geldiği yoldan sordu.


ŞERH: Şah, gaybdan gelen tabibe, ruhanî makamları ve insanların gelecekleriyle ilgili sorular sordu. Çünkü aklın, öncelikle bilmek isteyeceği şey, ölümden sonra, gelecek zamanlardaki halidir. İnsan dünyada ki hızla akıp giden bir hayale kendini kaptırır da gerçek esenliği ve gerçek mutluluğunu acaib bir şekilde ihmal eder. Kendini elem düşmanlarının ayaklarının altına atar. Ruhanî saadet için ilk şart iman ehlinden olmaktır. İman ehlinin gayretleri ve yücelikleri apaçık ortadadır. Avrupa’nın en medenileri bile, mesela Pazar günleri ibadete ve ruhanî hâlleri düşünmeğe vakit ayırırlar. Buna çok dikkat ederler. Buna rağmen ne kadar esef vericidir ki bizde bazı kimseler medeni olmayı elbise, eğlence ve dinsizlik zannederler. Böyle olduğuna inanırlar. Bu beyti şerifte ev sahibi tarafından gelen misafire nasıl davranılması gerektiğine de işaret buyruluyor. Ev sahibi misafire sonderece saygılı olmalı. Hüsnükabul göstermeli. Misafirin gelişinden memnun olduğunu gösterebilmek için, geldiği yolu, nereden geldiği, ve bu gibi misafire ait şeyleri gönüllü olarak sormalı. Çünkü insanların yaratılışında kendilerine ait olan durumlar sorulduğunda, onlar bu sorulara cevaben kendilerinden bahsederken memnun ve mutlu oldukları görünmektedir.


TERCÜME: Şah gaybden gelen hekimi sora sora onu ta sedire kadar çekti. Hürmet etti. Ve “Sabrettim sonunda bir hazine buldum” dedi.


ŞERH: Sabır insan için büyük nimettir. Selamettir. Sabrın çeşitleri gelecekte açıklanacaktır. Bu hikayede Şah’ın simgelediği ruhun “hazine bulması” gaybdan gelen hekimi, yani mürşid-i kâmili ve güzel ahlak sahibini bulmaktan kinayedir.


TERCÜME: Şah “Ey Hak Teâla Hazretlerinin hediyesi, ihsanı, zahmet gidericisi, gaybdan gelen hekim sen “ESSABRU MİFTAHUL-FEREC” ibaresinin manasısın” dedi.


ŞERH: Sabır sevincin anahtarıdır. Sabır kelimesinin beş ayrı anlamı vardır:


- Birincisi; insana gelen her türlü sıkıntı ve güçlüğe dayanmak. Kalben, fikren, lisanen tavren şikayet ve esef etmemek. Allah’ın merhametine dayanmak. Ondan gelen musibetlere rıza göstermek.


- İkincisi; ibadet ve vazifeleri yerine getirirken hissedilecek zahmetlere katlanıp sebat ile devam etmek. Vazgeçmemek.


- Üçüncüsü; Hak Teâla Hazretleri Peygamberleri vasıtasıyla haram buyurmuş olduğu şeylerin çoğunluğu nefse güzel görünür. O yasaklanmış lezzetlerden vazgeçerek haram işlemeden kaçınmak.


- Dördüncüsü; savaşta korkuya kapıldığı, çeşitli eziyet ve sıkıntılarla karşılaşıldığı zaman bunlara önem vermemek. Harp esnasında, çatışmalarda, düşmanın şiddetli hücumları karşısında korku ve çekinmeye meydan vermemek. Sebat etmek, direnmek.


- Beşincisi; Hayırlı ve doğru bir fikri savunurken, o fikirden geri dönmeyi, vehim ve korku faydalı gösterdiği halde geri dönmemek. Terbiye dairesi içinde fikrini savunmaya devam etmek. Fikrinin korunmasında sebat ve kararlılık göstermek.


TERCÜME:Ey manevî tabib! Senin yüzün her soruya cevaptır. Güç olan hâller kıylükalsiz sende çözülür.


ŞERH:Kıylükal (gereksiz ve çok dedim dedi)bir taraftan ittifak ve emniyetin olmaması, diğer taraftan ikna etmek arzusundan doğar. Ama eğer muhatabın istikametinden ve fikirlerinin isabetinden insan emin ise fazla açıklama yapmaya muhtaç değildir. Mesela temiz ve doğru olan kişi muhatabına: “Oğlum! bu işi yapma” yahut “Bu hususun gerçeği budur” derse, bu iki kelam ikna etmeye kafidir. Meram edilene ulaştırır. Buna bağlı olarak. İnsan doğrulukla şöhret bulduysa, uzun sözler söylemekten kurtulmuştur. Kelamı etkilidir. Kişiliği değer verilmeyle ve güvenilir olmakla süslenmiştir.


TERCÜME: Ey gaybdan gelen hekim ! Kalbimizdeki herşeyin tercümanısın. Kimin ayağı balçığa yapışmış ise onun elinden tutansın, onun yardımcısısın.


ŞERH: Ruhanî kuvvetlerden başka zeka ve feraset bile kâlbin derinliklerini pek az bir emareden keşfedebilir, anlayabilir. Manevî tercüman olarak başkasının iç benliğinde bulunan duygu ve düşünceleri gerektiğinde meydana koymak, ne anlama geldiğini açıklamak insaniyete büyük hizmettir. Bu özelliği olanlar, sıkıntı ve güçlük içinde kalanların elinden tutar, 
(114)
yardım eder. [Balçığa batmış veya yapışmış, müşkülata uğramış demektir.]
TERCÜME: Merhaba ! Hoş geldin ! Sana vüsat olsun. Ey seçkinlerden olan ! Ey kurtarıcı! Ey Razı olunmuş gaybdan gelen hekim ! Eğer sen kaybolursan kaza ve bela geldi. Sahralar darlaştı.
ŞERH:“Kaza geldi” şeklinde geçmiş zaman kipiyle ifade buyrulması “muhakkak gelecektir” anlamına kesinlikle ispat etmek içindir. İnsan bir akıl sahibi alimin, tavsiye ve nasihatinden uzak ve ayrı olursa bir çok kötülüklere düşer. İşlerinin bir çoğu hatalı olur. Bîzâr olur. Bunun için hatır ve gönül sahibi olanlara uymalı. Ariflerden, akıllı olanlardan asla ayrılmamalı. Tecrübelerden mahrum olanlar, gidişatı dosdoğru olmayanlar, son derece zeki bulunmayanlar için dünya hata ve yanılgı yeridir. Akıllı ve hünerli olan yüksek zatlar takdis edilmeli ve kendisine olan ihtiyaç söylenmeli. Böylece yaratılışı gereği teşvik edilmeye, gayret verilmeye her zaman muhtaç olan o kimse o sayede, düşeceği çeşitli mihnet ve sıkıntılardan kurtulmuş olur. Bahsedilen üstün özellikleri daha da artar.


TERCÜME: Sen kavmin efendisisin. Her kim ki seni istemez ve istememeye sonvermez ise mutlaka o insan helak oldu.


ŞERH: Aklının ve ruhunun olgunluğu nedeniyle diğer insanlara efendi konumunda olan bir insanı kamilin emir ve öğütlerini her kim istemezse, candan ve gönülden kabul etmezse, hatalara yanılgılara düşer. Bela ve cefalara düçar olur. Ancak insanı kamil kabul edilen kişinin hakkıyla, gerçekten olgun olduğundan, taklitci olmadığından emin olabilmek için yalnız sözüne değil hâl ve hareketlerine de dikkat etmelidir. Gidişatını, güzel ahlak sahibi olup olmadığını halktan dinlemelidir. Terbiyesinin hangi derecede olduğunu ortaya çıkaran durumlarda hâlini araştırmalıdır. Sonra zatının ve şahsının dağınık ve rabıtasız olup olmadığına da bakmalıdır. Ayrıca mutlaka son derece zeki ve ferasetli olmaldır. Çünkü, dağınık ve ahmak olan kişi ahlakı güzel olsa da başkalarını doğru ve hayırlı yola layıkıyla sevk edemez. Ahmak ve perişan hâli olandan feyiz almak ümidi dilenciden ihsan beklemek gibidir.


TERCÜME: Bu cömertlik sofrası bitince Şah gaybdan gelen hekimin elini tutup hareme götürdü.


ŞERH:Şah gaybdan gelen tabibe hürmet etti. Onun gelmesinden duyduğu sevinci gösterdi. Sonra “hareme götürdü” tabirinden yüce maksatları; “Şah’ın simgelediği ruhun, tabibin simgelediği mürşide kâlbinin en derinliklerinde kimsenin bilmediği düşünce ve dertlerini açması, söylemesi demektir. Bir arife ve akıl sahibine, onu tecrübeden sonra harem gibi olan kalbin gizli sıkıntılarını açıklamak uygundur. Böylece arif olan zat o sıkıntıların giderilmesine Allahu Teâla’nın izniyle çalışsın. Kendini teslim eden, güven gösteren kimseye yardımı yetişsin. 


(HALİNİ GÖRMEK ÜZERE ŞAH’IN O İLAHî TABİBİ HASTANIN YANINA GÖTÜRMESİ BEYANINDADIR.)


TERCÜME: Şah, hastanın ve hastalığın durumunu ilahî tabibe söyledi. Sonra tabibi hasta kadının karşısına oturtdu.


ŞERH: Arifi Billah ruhun çektiği acıyı dinledikten sonra hasta olan nefsin hâl ve ızdırabını anlamak üzere dikkatle incelemeye başlar. Kurtulması için Allah’ın emri üzere hünerlerini sergilemeye başlar.


TERCÜME:İlahî Tabib, cariyenin rengini, yüzünü, nabzını, gözbebeğini gördü. Hastalığın hem alametlerini hem sebeplerini dinledi.


ŞERH: Harhangi bir tabib hastanın vücudundaki değişiklikleri, bunların sebeplerini nasıl inceler ve araştırırsa manevî tabibler de ondan daha fazla olarak araştırır. Sebepler üzerinde derinleşir. Bütün dikkatlerini vererek inceleme ve muayene yapmayan tabipler önemli görevlerini ihmal etmiş olurlar. Bu hataları hastaya fayda vermek yerine onu kaybetmeye neden olabilir. 

TERCÜME: “Onlar her ne ilaç verdilerse o ilaçlar iyileştirmek yerine hastayı viran ve harap etmiş” dedi. 

ŞERH:Hiçbir güçleri yokken taklitcilikle bir şeyler yapmaya çalışanların aldıkları tedbirler, her alanda, gerek maddî, gerek manevî gerekse siyasî olsun iyilik yerine kötülük getirir. Zarar davet edici, mazarrat verici olur. O gibilere hiçbir vakit hiçbir iş verilmesin. Hiçbir hayır beklenmesin ve havale edilmesin. Yol açacakları fenalıklara susulmasın. Çünkü onlara iş vermek veya kötülüklerine sessiz kalmak günahsızların zulüm görmelerine rıza olur. Bu da insaniyetin düzenini yok etmek demektir.


TERCÜME: O tabipler hastanın hâlinden habersiz idiler. Ben iftira ettikleri şeyden Allahu Teâlaya sığınıyorum.


ŞERH: Cariyenin hastalığı manevi iken tabipler aslı olmayan bir cismanî hastalık söylediler.Haber verdikleri bu uydurma hastalık hastaya ve hastalığa iftira etmekti. Cariyenin ızdırabı aşk gibi önemli ve yüce bir manevî hâl iken aradaki farkın ayırımını yapamayacak olanlar mesela safra hastalığıdır dediler. Aşka düçar olan hastanın değerini, aşkın yüceliğini ve mahiyetini düşürmeleri, vahim bir iftiraya cüret etmek demekti.


Bu yaptıklarından dolayı onlardan kaçınmak, uzaklaşmak ve her şeyin gerçeğini bilen Allahu Teâla Hazretlerine sığınmak icap eder.


TERCÜME: Tabibi İlahîye hastalık ve gizli olan hâller keşf ve malum oldu. Lakin bunu gizli tutup Şah’a söylemedi.


ŞERH:Nefsin çok hâlleri vardır ki ruh ve akıl bile bilemez. Mesela bir insanın nefsinde vehmin gösterdiği olmayan bir hastalığı ruh ve akıl, beden ve nefse olan bağı ve sevgisi sebebiyle doğru zannederler. Gaybdan gelen Tabib, hikmet gereği nefsin hastalığını söylemedi, geçici olarak sakladı. Faydasız ruha eza vermedi. Çok belalar vardır ki sahibi bilse de giderilmesine yardımı olamaz. Arif ve akıl sahibi bunu anlayınca düşülen belanın inceliklerini açıklamaz. Faydasız olarak belaya düşen kişiyi incitmekten çekinir. Ve fakat o belanın yok edilmesi için bütün gücüyle çalışır, gayret eyler.


TERCÜME:Hastalık, safradan, sinirden, dolaşımdan değildi. Her odunun kokusu dumanından anlaşılır.


ŞERH:Tabibi İlahî cariyenin hastalığının maddi olmadığını, aşk ve muhabbet hastası olduğunu, onun renginden, sözlerinden ve hüznünden anladı. Ve işin o tarafına yöneldi. Hikmet nazarıyla inceledi. Öd ağacı denilen odun yandığında kendisi görülmez. Ama özel kokusundan o olduğu anlaşılır. Tıpkı bunun gibi aşk ve muhabbet de bir çok alametlerden, işaretlerden, hâl ve tavırdan malum olur. “Evet budur” denecek kadar anlaşılır. Muhabbetten yanmış bir biçarenin kalbinden çıkan âh’a “aşkın dumanı” dense yerinde değil midir ? Aşıkın dışa vuran hüzün veya safası, solgun veya kızarmış yüzü, zayıf teni, göz yaşı, uykusuz gözleri aşkın varlığına şahid değil midir ?


TERCÜME: Tabibi İlahî cariyenin inlemesinden onun gönül hastası, bedenen iyi fakat gönlünün hasta olduğunu gördü.


ŞERH: Aşk ve muhabbet tamsa bedende cismani hastalık olmaz. Veya pek az olur. Aşktan yanmış ve sevgilinin fikriyle bahtiyar olmuş aşık bedenin acılarını unutur. Sevdiğinin hayaliyle beraberdir, mutludur. 
TERCÜME: Aşıklık gönül hastalığının feryadından ortaya çıkar. Gönül hastalığı gibi hastalık yoktur.
ŞERH: Gönül hastalığı gibi hiçbir hastalık olmadığını gönlü yaralı olan, gönlünün düştüğüne esir olan aşıklar hissedebilir, anlayabilir. [Mevlana-yı Rumi Kaddese Sırrehu’s Sami Hazretlerinin bu beyti şerifte de gösterdiği üstün ifade gücü ve yüceliği sınırsız ve sonsuzdur.]


TERCÜME: Aşık’ın derdi diğer dertlerden uzaktır. Aşk Allah’ın sırlarının usturlabıdır.


ŞERH: Usturlab geçmiş zamanlarda güneşin yüksekliğini ölçmek için kullanılan bir rasat aleti idi. Usturlab aletiyle güneşin bulunduğu dereceler nasıl anlaşılırsa maneviyatta da aşk vasıtasıyla Rabbanî sırlar öyle anlaşılır. Manevî Usturlabı satın almak isteyenler kâlp pazarına müracaat etsinler. Nakitleri ise muhabbet, doğruluk ve kanlı gözyaşları olsun. O pazarda altın tabir eylediğimiz sarı toprağın önemi yoktur. İtibar, şöhret gibi dünya değerleri de orada önemsiz ve değersizdir.


TERCÜME: Gerek bu baştan gerek o baştan olsun aşıklık, sonunda bize o yere yol gösterici ve delildir.


ŞERH: Aşıklık gerek hakiki gerek mecazi olsun işin sonunda insanı hakikat mertebesine ve yüce vahdet sarayına ulaştırır. Yüceliğe ulaştırır da mutlu eder. “MARA:Bizim” tabirinde bir ima vardır: 
Aşk bizim gibi ilahî aşkın yüceliğini anlamış, şeriat ve hakikatin hükümlerine uyanları vahdet mertebesine ulaştırır. Yoksa mecazî aşk bir münkire ne fayda verebilir ?


Meşhur Filozflardan Eflatun’un fikrince her çeşit düzen aşktan ortaya çıkar. İnsan önce eşyaya, sonra güzel bedene, daha sonra fikirlere ve görünen sabit yıldızlara aşık olur. Ve muhabbet en nihayet Allahu Teâla Hazretlerine münhasır kalır. Makbul olan mecazi aşkın, ilk özelliği tam manasıyla iffeti olmasıdır. İffetsiz muhabbete aşk denmez. Onun ismi şehvettir. Ki hayvanlarda da görünür. 

Aşk bedenin hastalığı, yaşlılık, zamanla gelen zaaf gibi şeylerle tahrib olmaz. Tam aksi zaman geçtikçe aşk çoğalır. Sahibi mesut ve huzur dolu olur.


TERCÜME:Aşk için her ne söylesem ve açıklasam aşka gelirim, ondan, utanırım.


ŞERH: “EZ AN: Ondan” ifadesinde iki mânâ vardır. Birisi aşktan hicab ederim. Onun fazilet ve meziyetine dair söylediğim sözler noksan ve yakışıksızdır. Diğeri yalnız aşktan değil, sözümden de utanırım. Çünü sözlerimi aşkın yüce derecesine göre yetersiz bulurum. Aşk o derecede yüce ve büyük bir keyfiyettir ki Mevlana Rumî Kaddese Sırrehu’s Sami Hazretleri gibi bir akıl deryası manevi aşkın mükemmelliğine karşı “utanırım” diyorlar. Aslında ise bu utanç izharı ile hikmet ispat buyurmaktalar. 

TERCÜME: Gerçi lisanın tefsir ve tabiri parlaktır. Lakin lisansız ve tabirsiz aşk daha parlaktır.


ŞERH:İnsanın nutku, konuşma özelliğinin nasıl hikmetler dağıtan bir Rabbanî feyiz olduğu malûmdur. Bununla beraber aşk nutuk ve dile muhtaç değildir. Aşk, maneviyat ile bezenmiştir. Dilin görevi aklın hissettiklerini anlatmaya çalışmaktır. Ama dinleyen ikna olamayabilir. Aşkın yüce derecelerini sözden yakinen kavrayamayabilir. Dilsiz olan aşkın dili, dökülen gözyaşı, zayıflayan beden, sararan benizdir. Bundan başka daha nice sevda alametleri aşkın varlığına şüphe bırakmayacak surette şehadet ederler.


TERCÜME: Kalem hızla yazıyordu. Kalem aşka gelince kendi üzerine yarıldı.


ŞERH: “Kalem yarıldı” tabirinden iki keyfiyet anlaşılır : Birincisi; Aşk lezzetinden kalem öyle tad buldu ki, olgunlaşmış meyveler gibi yarıldı. İkincisi; yazarken aşk bahsine gelince dayanamadı parçalandı ve yazmaktan aciz kaldı. 

TERCÜME: Akıl aşkın şerhinde merkep gibi balçıkta yattı. Aşk ve aşıklığın şerhini yine aşk söyledi.


ŞERH: Akıl ne keskin bir keyfiyettir. Bilinmeyen hâllerin tarifine yarayan bir vasıtadır. Bu kadar ilimleri, icatları, çeşitli buluşları meydana getirdi. Gökleri bile keşfetti. Aşkın durumunu ŞERHe gelince balçıkta yatmış ve batmış merkep gibi aciz kaldı. Aşk; ruhanî ve manevî bir yüce hal olduğundan onun hakikatini ve mahiyetini yalnız mazhar olanlar, aşka düşenler anlar. Yoksa aklın bulacağı deliller, o hakikatin binde birini bile tarife yetmez. Aşka benzer hiçbir keyfiyet bulunamayacağından mahiyeti misilsiz, tarifi imkansızdır. Fakat mutlaka gönlü dirilten hayat veren bir güçtür.


TERCÜME: Güneşe delil yine güneştir. Eğer sana güneş için delil lazımsa yüzünü güneşten döndürme.


ŞERH: Güneşi görmeyen, sıcaklığını hissetmeyen, bir yerde kapalı bir kör, güneşe dair ne kadar söz işitse hakikatini anlaması mümkün değildir. O dinledikleriyle gerçeğe ulaşamayacak, zanlara ve vehimlere düşecektir. Sen de ey aşkı isteyen! Eğer gerçekten manevî güneşin hakikatine ulaşmaya istekli isen sözün ve dilin zayıf tariflerinden yüz çevir. Hiçbir şeye muhtaç olmayan Yüce Allah’ın eserlerine bak.

TERCÜME: Her ne kadar gölge güneşten nişan ve haber verirse de güneş her dakika nur ve can verir. 

ŞERH: “Saye:gölge”den maksat görünen varlıklar ve onları idrak eden akıldır. Akıl bazen bir derece hakikatten iz ve eser gösterir. Ancak ilahî aşk Peygamberlerin tebliğlerinde, özellikle Kuran-ı Azimü’ş Şan’da ve ariflerin kâlplerinde bulunur. Aşk manevî alemde sürekli sonsuz nurlar neşretmektedir. 

TERCÜME: Gölge gece masalları gibi sana uyku getirir. Çünkü güneş gelir kamer yarılır.


ŞERH: Sûrî (şekilden ibaret, cismanî varlıkları idrak eden) akıl, gece karanlığında anlatılan hikayeler gibi uyku getirir, gaflet çağırır.Akıl, ayın ışığını güneşten aldığı gibi, ruhanîyet güneşine biraz daha yaklaşıp da doğrudan doğruya gerçeği alabilse, gölgeye nispetle biraz daha aydınlık olur. Akıl, ruhaniyet güneşine yaklaştıkça, etrafını aydınlatacak ışığını artırmış olur. Buna rağmen ruhaniyet aleminin güneşi olan aşk ortaya çıkınca, aklın ışığı, güneş çıkınca ışığı kaybolan mehtap gibi görülmez olur. Çünkü zahir akıl sûrî varlıklar üzerinde mahirdir. Zaten, muhabbet güneşi ortaya çıkınca, akılla ulaşılan varlıkların hepsi karanlık içinde ki hayaller gibi kalır.


Bu beyti şerifte iki telmih daha vardır. Biri Fahrı Alem Efendimiz Hazretleri ruhaniyetin güneşidir. Onun nübüvvetinin mucize deryalarından biri olan ayın işaret buyurmaları ile yarılmasıdır. Ayın yarılmasıyla müşriklerin zanları ve karanlıkları görünmez olmuştu. Diğeri Şemseddin Tebrizi nin Hazreti Mevlana zamanında zuhur etmesidir.


TERCÜME: Cihanda güneş gibi bir garip yoktur. Canın güneşi bakidir. Onun için gurub yoktur.


ŞERH: Burada “garip” lafzı iki mânâda yorumlanabilir. Birisi Şemseddin Tebrizi Hazretleri gibi bütünüyle ruhanî olan bir yüce zat. O, hasbelkader dünyaya geldi. O’nun asıl vatanı ahiret idi. Şems, ahirete susuzluk çekecek derecede özleyen bir garip kişiydi. İkincisi, ruhun güneş gibi olmamasıdır. Canın güneşi olan ruh, görünen güneş gibi yokolucu değildir. Daima bakidir, kaybolmaktan, gurub etmekten uzaktır.


TERCÜME: Güneş zahirde ve meydandadır. Tekdir ve benzersizdir. Yine de onun benzerini tasvir etmek mümkün olabilir.


ŞERH: Gerçi görünen güneş meydandadır. Bununla beraber onun gibi bir şey tasavvur ve tasvir edilebilir. Ona dair düşünceler açıklamak ve söylemek de mümkündür. Mesela güneşin şu kadar büyüklüğü var. Işınları şu kadar hızla yeryüzüne gelir. Sıcaklığı bu derecededir. Bileşikleri falan ve falan maddelerden ibaretdir. Bunlar ve buna benzer özellikler bulunabilir. Elhasıl aklen ve söz olarak bazı mertebe tasvir ve tasavvur edilebilir. Ama ruhanî güneş, aklî tasavvurlardan beridir. Ve her cihetten görünen güneşten yücedir.


TERCÜME: Canın güneşi esirden hariçtedir. Zihin ve maddiyatta onun misli ve benzeri olamaz. [Esir her tarafa yayılmış bir latif ve akıcı maddedir. Bazı tabiatçıların düşüncesine göre, nur, ışın ve elektirik gibi varlıkların yegane sebebi bu esir denilen maddedir. Eski Yunan’lıların nezdinde esir maddesi daha başka yolda düşünülürdü ve tasvir edilirdi.]


ŞERH: Geçen beyti şerifte görünen zahiri güneş gerçekte yeryüzünden tek olarak görünür ve benzersiz ise de maddi olduğundan tasvir olunabilir buyrulmuştu. Burada da gökyüzü ve zihnin haricinde olan manevî canın, misli ve benzeri olmadığından göz ve akıl onun benzeri, onun gibi bir şey düşünemez ve tasvir edemez, buyruluyor.


TERCÜME:O ûluhiyetin zatını tasavvura sığdırmak nerede ve nasıl olabilir ? Hak Teala Hazretleri’nin misli tasavvura gelebilir mi ki?


ŞERH: Akıl, Hak Tealâ Hazretlerini olması gerektiği gibi ve noksansız tasavvur edecek şekilde yaratılmamıştır. Aklın bunu yapabilmesi muhal bulunmuştur. Aklın hizmeti tıpkı güneşin gölgesi gibi, güneşin varlığını ima etmektir. Bunu yaparken de tevazunun son sınırında olmalıdır. Çünkü güneşi, noksansız bütünüyle göstermekten çok uzaktır. Eğer böyle olmayacak bir sevdaya kalkışsa, akıl, cinnete düşer, tamamen görülmez olur.


TERCÜME: Söz Şemseddin Tebrizi’ye erişince dördüncü göğün güneşi baş çekti.


ŞERH: Hazreti Mevlana Rumi Kaddese Sırrehu’s Sami bu beyitleri söylerken, “Şems:güneş” kelimesi geçince, söz, Kutbularifin Hazreti Şemseddin derhal hatıra getirildi. Zahir olan “şems:güneş” önemden düşmüş oldu. Nasıl büyük bir zat gelince daha alt derecede olanlar çekilir ve ehemmiyetsiz kalırsa.


TERCÜME: Şemseddin Tebrizi Hazretlerinin yüce ismi geçince, onun nimetlerinden bir miktarının işaret yoluyla açıklanması vacip ve gerekli olur.


ŞERH: Şemseddin Tebrizi Hazretleri Cenabı Mevlana Rumi’nin mürşididir. Ayrıca bu beyti şerifte şuna işaret buyruluyor: İnsan birinin nimet ve iyiliğine ulaşırsa o nimetleri şükrederek ansın ve açıklasın.


Çünkü nimet verene teşekkür ile adının anılması o nimetin artmasına vesile olacak bir şükür sayılır. Bu da insanın saadetine ve selametine vesiledir.


TERCÜME: Bu nefesde can [Can lafzı bu beyti şerifte Hüsameddin Çelebi hazretlerine işarettir.] eteğimi tuttu. Zira Yusuf gömleğinin kokusunu buldu.


ŞERH: Hazreti Mevlana’nın tercüme-i halinde beyan olunduğu üzere Hüsameddin Çelebi kendilerinin oğlu yerindedir ve mürididir. Manevi oğlunu çok fazla sevdiği için “can” kelimesiyle tarif buyurdu. Hüsameddin Çelebi Hazretleri, Cenabı Şemseddin Tebrizi’nin ruhanî hâllerinin eserlerinden manevî kokular almıştı. Bu beytin yazıldığı sırada Şemseddin Tebrizi’nin yüce adını işitmiş, Hazreti Mevlana’nın eteğine yapışıp: “Aman Ya Mevlana ! bize Şemseddin Tebrizi Hazretlerinin ruhanî hâllerinden bahset, haber ver”dedi. Hazreti Yakup Aleyhi’s Selam Yusuf’un gömleğinin kokusundan varlığını anladığı gibi Hüsameddin Çelebi de Şemseddin Tebrizi’ nin yüce adlarının anılmasından manevî havasını derhal ve aniden hissetti. Bu hâlin yüce keyfiyetinden bahsedilmesini, O’nun hikayesinin anlatılmasını istirham etti.

TERCÜME:Bunca seneler sohbetinin hakkı için Şemseddin Tebrizi Hazretlerinin hoş ve güzel hallerinden bize yine bir halini söyle.


ŞERH: Bu dilek ve niyazdan; Hazreti Hüsameddin’in bir çok seneden beri Cenabı Mevlana Rumi’nin terbiyesinde bulunduğu ve Mevlana’nın yüce sohbetlerine katılmakla hayat bulduğu beyti şerifin ifade tarzından anlaşılmaktadır.


TERCÜME: Ta ki yer ve gök sevincinden gülsün, akıl, ruh, göz, yüz defa daha fazla sevinmiş olsun. 
ŞERH: Şemseddin Tebrizi hazretlerinin bir halini olsun nakil buyurunuz. Ki benden başka yer ve gök de sevinsin ve mutlu olsun. Ayrıca bu hikayeyi dinleyecek irfan ehlinin de manevî duyguları, melekeleri kat be kat artsın, çoğalsın, bollaşsın. Evliyaullah’ın ruhsat verildiği kadarıyla hâllerini dinlemekte ki fayda ve özellik bu beyti şerif ile anlaşılmış ve ispat edilmiş olur.


TERCÜME: Mevlana-yı Rumi Hazretleri “bunu bana teklif etme, çünkü ben yokluk halindeyim, anlayışlara yorgunluk geldi, Hazreti Şemseddini Tebrizi’nin övmeyi ve senayı sayıp dökemem” buyururlar.

ŞERH:O sırada Hazreti Mevlana yokluk mertebesinde olduklarını açıkca haber veriyor. Farsça’yı bırakarak, Arapça cevap vermeleri de bu vecd halinde bulunma gerçeğini ima eder.


TERCÜME: Aklı başında olmayan kimse her ne dese, söylediği, zahmet de olsa övmek ve sena da olsa uygun değildir.

ŞERH: Celaleddini Rumi Kaddese Sırrehu’s Sami Hazretleri Rabbanî aşka garkolmuş olarak “Ben bu halde iken Cenabı Şemseddin Tebrizi hakkında her ne kadar kendimi zorlasam ve onu övmek için her ne söylesem uygun değildir. Zira aşk şiddetinden halen kurtulmuş değilim. “Yokluk” makamının büyük deryasına dalmış durumdayım.” Buyururlar.


TERCÜME: Ben ne söyleyeyim, benim şimdi bir damarım bile akla malik değildir. O yarin şerhini nasıl yapabileyim, onun yar ve eşi yoktur.

ŞERH: Aşk ve muhabbetle o kadar dopdoluyum ki insanların tedbirleri ve zahiri kelimelerine göre bir damarım bile akılla bağlantılı değil. Şemseddin Tebrizi; kutuplar kutbudur, ruhanîyetin gökyüzünde güneş gibidir, Allahu Teala’nın nur deryasında garkolmuş bir yüce zattır. 

Böyle yüce bir zatın hâllerini nasıl şerh edebilirim.


TERCÜME: Bu hicranın ve bu ciğer kanının şerhini şimdi isteme. Bu zamanı geç. Başka bir vakte kadar.


ŞERH: Şemseddin Tebrizi Hazretlerinden ayrılmasını ve hicranını Mevlana Rumi Hazretleri “hun-u ciğer: Ciğer kanı” tabir eyler. Hüsameddin Hazretlerine der ki “Ey manevi oğlum Hüsameddin! Ben ayrılığın elem ve acısıyla müteessir ve dopdoluyum. Kâlbimin üzerindeki baskıyı artıran bu elem verici hikayeden, şimdilik vazgeç. Uygun bir vakte kadar bekle.” Buyurulan “bekle” ya “aşk elemleri bir müddet sükunet bulsun sonra”, veya “dünyada bu hâlin açıklanması ve bildirilmesi layık değildir. Mümkün de değilir. Ahirete kadar sabredilsin” demektir.


TERCÜME: Hüsamettin Çelebi Hazretleri “Ya Hazreti Mevlana ! Beni doyur, ben açım, acele et, vakit keskin kılıçtır.” Dedi.


ŞERH: Hüsameddin Çelebi Hazretlerinin ruhanî hâlleri anlama ve öğrenme arzusunun şiddetinden dolayı tekrar niyaz eyler “Hayır şimdi söyle ! İhtimal ki zaman ilerde ortaya bir çok engel çıkarır, bana bir daha bu fırsat gelmez. 

İhtimal ki zamanın hızla geçip gidişi keskin kılıç gibi ömür ipliğimizi kesecek. Bu yüce hâlleri dinlemekten beni mahrum ve dermansız bırakır.” demektedir.


Kaybolabilecek şeyleri elde etmek için meşru surette acele etmek başarıya ve kurtuluşa ulaşmaktır.


TERCÜME: Sofi ibnülvakt yani zaman adamı olur ey arkadaşım ! Yarın bakalım demek yol şartlarından değildir.

ŞERH: Bunu da Hüsameddin Çelebi Hazretleri Mevlanayı Rumi Hazretlerine arz etmektedir: “Sofi şimdiki zamanı, hali ve vakti ganimet bilir. Gelecek bir dakikadan sonra bile akıl ve iktidarın olacağını, hayatta bulunacağını, engellerden kurtulmuş olacağını bilmiyor. Dünyada her anda her şeyin yok olacağı, değişeceği ihtimal dahilindedir. Özellikle insan için en yakın olan ölüm ve eceldir.


TERCÜME: Sen meğer kendin sofi değil misin ? [Yani ben biliyorum ki kendin sofisin] mevcut olanda veresiye olmaz. Gelecekten hiçlik kalkar yokluk ortaya çıkar.

ŞERH: Hüsameddin Çelebi Hazretlerinin diğer vakte kadar beklemeye razı olmayışının sebebi beklentisinin coşmasındandır. Fırsatı kaybetmek korkusundandır. Arzusunun şiddetinden başka bir sebep daha beyan ederler. Diğer vakte kadar bekle demek nakit vermek değildir, veresiyedir. Veresiyenin ise bir çok sebepten dolayı bazı kereler yerine getirilmemesi ihtimal dahilindedir. Bundan dolayı gelecek vakte ertelemek tasavvur edilen faydaya halel getirmektir.


TERCÜME: Hüsameddin Çelebi Hazretleri’ne dedim ki: Yar ve dostun sırrı örtülmüş olunca daha iyidir. Sen hikayenin içindeki gizli anlamlara kulak ver.


ŞERH: Hazret-i Mevlanayı Rûmi buyururlar ki: Cenabı Tebrîzi’nin ruhaniyetini, hâl ve durumunu açıkca söylemek caiz değildir. Ben o hâl ve durumlardan söylerim. Fakat hikayeler içinde ve örtülü bir sûrette söylerim. Sen ise bununla kanaat ve bu hikayeler içindeki hakikate dikkat et.


TERCÜME : Dilberlerin sırrını başkalarının sözüyle söylemek daha iyi olandır.


ŞERH: Evliyaullah Hazeratının macerasını ve ruhanî hâl ve durumları açıkca söylemekten ise başka hikaye ve kelimeler arasında söylenmesi daha iyidir. Çünkü açıkca işitmeye herkesin aklı tahammül edemeyebilir. İnsanın genellikle aklı zaaf ve ahlâkı zayıflık içindedir. Bu yüzden evhamlar içindedir. Ruhen, aklen ve bedenen dermanı yetersizdir perişandır. Nasıl güneşin ışınları gayet faydalı olduğu halde o ışınları diğer maddeler içinde görmeye kanaat etmeyip de güneşin yüzüne doğrudan doğruya bakmak isteyen ve bakan kör olur. Zarar görür.


TERCÜME : Hazreti Hüsameddin Çelebi “Ey faziletler sahibi olan Hazreti Mevlana! Açık, çıplak ve gizli kapaklı olmayarak söyle ve beni savsaklama” dedi.


ŞERH: Arzusunun şiddetinden dolayı Cenabı Hüsameddin, Şemseddin Tebrizî Hazretlerinin halini hikayeler vesair sözler içinde dinlemek istemediğini söylüyor. Açıkca işitmek için arzusunu, bu arzusunun yerine getirilmesini istemekte devam eder. Israrını sürdürür.


TERCÜME: Perdeyi kaldır, çıplak, açık söyle. Zira ben gömlekli bir güzelle yatamam.


ŞERH: Ya Hazret-i Mevlana ! Sırlar perdesini kaldır. Açık söyle. İstek ve arzum olan hâli hikayeler içinde örtülü dinlemek istemem. “Gömlekli güzel ile yatmak istemem” demesi hikâyelerin perdesi altında gizli olan sırları dinlemekle yetinmem demektir.


TERCÜME: Mevlana Hazretleri buyururlar: “Ben Hüsameddin Hazretlerine dedim ki eğer ruhanî sırlar çıplak ve gömleksiz, aşikar ve apaçık olacak olursa ne sen, ne kenarın ve ne ortan kalır.”

ŞERH: Şemseddin Tebrizî Hazretlerinin ruhanî derecesi o kadar yüce ve yüksek idi ki manevî durumunu dinlemeye insanın gücü yetmez. Bir çok ruhanî hâl vardır ki dünyada herkese ilan olunsa derhal ziyana ve yokoluşa neden olur. Beyti şerifte beyan ve irade buyrulduğu üzere eğer noksansız beyan olunsa ne kenar, ne ara kalmaz. Akılları öyle büyük hayret kaplar ki bedenleri manevîyatın şiddeti yok eder.


TERCÜME: Arzunun yerine gelmesini iste. Ama ölçü de iste. Çünkü bir saman çöpü bir dağı kaldıramaz.

ŞERH: Bu yüce emir özel olarak Hüsameddin Çelebi Hazretleri’ne genel olarak bütün insanlara hitapdır. Yani hayır olan işler arzu edilebilir. Fakat ölçüyü ve dereceyi unutmamalı.

Mesela yiyecekler bile vücudun selameti iken fazla yendiğinde fayda yerine zarar verir. Hatta felakete yolaçtığı bile olur. Kitap okuma ve inceleme zihne parlaklık verir. Bunun bile aşırı fazlası zihni ve sinirleri hasta eder. Elhasıl büyüklüğe ve kalıcı olana daima orta yolu tutmakla ulaşılır. Bu büyük kaideden yalnız “Rabbanî Aşk” müstesnadır. Rabbanî Aşk ne kadar çok olursa o kadar daha iyi, o derece daha iyidir.

TERCÜME: Bu alemi aydınlatan güneş, eğer bulunduğu mevkiden biraz yaklaşsa her şey yanar, yok olur.

ŞERH: Güneş yaz ve kış mevsimlerinde yeryüzüne bir miktar yaklaşır ve uzaklaşır. Bu azıcık fark güneşin ve yeryüzünün tabii olan mevkileri dahilindedir. Eğer güneş bu tabii olan dereceden bir miktar daha yaklaşsa yeryüzünde her ne varsa yanar. Arzın düzeni bozulur. Büyük adamlara da icabından fazla yaklaşmak güneşin şiddetine düşmek gibidir. Fazla yaklaşmak, sevgiyi bulutlandıran nedenleri ortaya çıkarır, sevileni diğer varlıklara benzetir, durumu sıradanlaştırır.


TERCÜME: Ey Hüsameddin Çelebi! Fitne, kavga, karmaşa ve kan dökmeyi isteme. Bundan fazla ve bundan sonra Hazret-i Şemsî Tebrizî’den bahsetme.

ŞERH: Mevlana Rumî Hazretleri kesin olarak tenbih buyururlar: “Ey Hüsameddin ! Bundan fazla ve bundan sonra Şemsi Tebrizi Hazretlerinin halini açık sorma. O halin açık söylenmesini istemek fitneyi, kavgayı, kan dökücülüğü arzu etmektir. Bir çok zoru, zahmeti davet etmektir.”

İnsanların ruhaniyete ait keyfiyetlere güç ve idrakleri azdır. Bundan dolayı icabından fazla hikmetle ilgili özel hâlleri dinlerler ise, durumları bozulur, akılları şaşırır, kendileri güçsüzleşir. Özellikle bazısı bir fikre tutunup, taraf olur, başka bir fikri kabul edenlerle karşı karşıya gelirler. Ondan sonra her bir taraf kabul ettiği fikri diğerlerine kabul ettirmek için ısrarla çalışır. Uzlaşamadıklarından çatışma ve kavgalar çıkar. Asıl hüner hem ruhanî hâlleri, durumları söyleyip isteyen ve akıllı olanları haberdar etmek, onlara hayat vermek, hem bazı boş ve gereksiz davaları meydana getirmemektir. İşte bu büyük vazifeyi akıllara ve belki ruhlara hayret verecek yolda Mesnevi-i Şerif yerine getirmiştir. Kabiliyeti olan kâlpleri ihya etmiştir.


TERCÜME: Bu bahsin sırrı ve hali büyüktür ve sonu yoktur. Bu bahsi terk et yürü. Şah ile cariyenin hikayesini tamamla, tekrar söyle.

ŞERH: Bu hitabı Mevlana Hazretleri kendi kendine yapar. Bu da belagatın gereklerindendir. Bu hikayede (Şah) ve (cariye) gibi adlar avam için perdelerdir. Yoksa hakikatte bu kelimeler arasında önemli ve büyük mânâlar açıklanmış ve hikaye buyurulmuştur.

CARİYEYLE YALNIZ GÖRÜŞMEK İÇİN İZİN

Tabib-i İlahî’nin, nefsi yalnız sorular sorarak hastalığını gidermek için çare araması


TERCÜME: Tabib-i İlahî: “Ey şah, evi boşalt! Hem yakınları hem yabancıları uzaklaştır” dedi.

ŞERH: Mürşid-i kâmil olan tabib-i İlahî ruha: “Kâlbinin derinliklerinde ve zihninde zuhur etmiş olan düşünceleri ve vesveseleri çıkar. Şimdiye kadar bu gibi düşünce ve evham sana hayır ve güzellik vermediler. Artık tedbiri bana bırak. Ben Allahu Teala’nın izniyle senin hastalığını ve de çaresini arayayım” dedi.


TERCÜME: Kapı arkasında, koridorda kimse kulak tutmasın, bu cariyeden bazı şeyler sorayım.

ŞERH: Tabib-i İlahî ruha der ki: “Kalbin mahrem olan derinliklerini, düşünce ve vesveselerden boşaltmakla işe başlıyorum. Bunun yanı sıra senin şimdiye kadar mürşid ve tabib zannettiğin ve güvendiğin taklitcilerin benim yaptığım ve yapacaklarıma değil karışmalarını, öğrenip anlamalarını bile uygun görmüyorum. Çünkü benim nefse olan sorularımın hakikatlerini ne sen ve ne de dışarıda mürşid kıyafetinde bulacağın adamlar anlayamazlar. Anlamayınca güveniniz noksan kalır. İşime karışmanız ise benim tedavimin boşa gitmesine neden olur. Daha iyi yapmak hülyasıyla işi fena etmiş olursunuz.

Bu beyti şerifte bir işaret vardır: “Bir akıllı, gidişatı doğru, dürüst adama bir iş görevlendirilip havale edilince o işe artık müdahale edilmemesi gerekir. Alınacak tedbirler o akıllı, gidişatı doğru, dürüst adama bırakılsın. Ancak böylece o işten fayda ve beklenen şeyler elde edilebilir.


TERCÜME: Ev boşaldı, tabibi İlahî ve hasta olan cariyeden başka kimse kalmadı.

ŞERH: Ruh bu teklifi uygun gördü. İstediği gibi nefsi sorgulamak ve iyileştirmek için tabibi İlahî’ye izin verdi. Kendi tedbirlerinden feragat ederek, vazgeçerek beklemede kaldı.


TERCÜME: Tabibi İlahî cariyeye yumuşaklıkla ve nezaketle “Nerelisin?” diye sordu. "Her şehrin ilacı başka ve biribirinden uzaktır.”

ŞERH: Bu beyti şerifte şu işaret vardır: “Bir hastaya veya kederli insana yumuşaklıkla hitap etmeliyiz. Acı çeken bu yumuşaklığı görünce, kendisine nasihat verene, muhatabına sevgi beslemeye başlar. Arada dostluk oluşur. Ondan sonra verilecek ilacı ve yapılacak öğütleri, uyarıları gönülden kabul eder.

Soğuk iklimde, sıcak iklimde, yumuşak huylu, sert mizaçlı gibi farklı durum ve özelliklerde verilecek ilaç veya öğüt de farklı ve muhtelif olur. Bunların tayini hünerli tabibin ve akıl sahibi insanın maharetine ve işe hakim oluşuna bağlıdır.


TERCÜME: Tabibi İlahî cariyeye: “Senin şehrinde akrabandan kim var ? Yakınlığın ve bağlılığın neyedir?” diye sordu.

ŞERH: Akıllı olan zat bir hakikati meydana çıkarmak için karşısındaki adamın mazisini, meylettiklerini, sevdiği şeyleri, nefret ettiklerini, güzelce sorar. Böylece gizli ve doğrudan doğruya sorulduğunda, veya cansıkıcı şekilde ısrarla soruluğunda söylenmeyecek bir sır ve gerçek ortaya çıkar. Hükümet işlerinde “istintak:sorgulama” dediğimiz işlem bu aklî hikmete bağlıdır.

TERCÜME: Tabibi İlahî cariyenin nabzının üzere elini koydu, ve birer birer feleğin cevrinden sordu.

ŞERH: O kamil insan nefse sordu: “Cefa ve cevr çekme yeri olan dünyada hangi şeylerden daha çok zahmet ve cefa çektin?” Bu kalbî hissiyatla ilgili sorunun maksadı cariyenin derunundaki hastalığı anlamakdı. Buna bağlı olarak hikmetle feleğin cevrinden sordu. Feleğin gösterdiği bazı zevk ve neşeden sormadı. Çünkü insan için sevinç ve sefa sınırlıdır, vefasızdır. Sevinç ve mutluluğun sayılmasıyla uzun makale hasıl olmaz. Özellikle bîçare insan dünyada gördüğü sevinç ve mutluluğu aklında tutmaz. Zevk ve meserret kolay unutuluyor. Ama feleğin cevri çok olduğu gibi bıraktığı eserleri hissedilince unutulmuyor. Dertlerden bahis açılınca söz uzar. Bir de insan kendi derdini, çektiği cevrini daima başkalarına aktarmaya ve açıklamaya eğilimlidir. Bîçare insan zanneder ve inanır ki aktardığı ve açıkladığı kendi cevrinden her bir adam kendiyle beraber üzülecektir ve dinlemeye hazırdır.


TERCÜME: Bir kimsenin ayağına bir diken batarsa, ayağını dizinin üzerine koyar.

ŞERH: Tabibi İlahî cariyenin kalbindeki sırrı neden birden bulamayıp soruya ve sorgulamaya mecbur kaldı diye akla bir düşünce gelmesin. Çünkü bir insanın kâlbinde olan durumu keşfedip anlamak pek güçtür. Değil kâlpte gizli olanı, ayağa batan ve açıkta olan olan bir dikeni bile bulup ayaktan çıkarmak zordur, kolay değildir. 

TERCÜME: Ayak sahibi iğne ile dikenin başını arar. Ve eğer –bu vasıta ile de- bulamazsa dikenin battığı yeri dudağı ile ıslatır. Ta ki dikeni çıkarabilsin.

ŞERH: Bu mısralar önce geçen fikri takip ediyor. Görünen ve adi bir dikenin bulunması zordur. Bulunmayınca bulmak için bir vasıtaya başvurmak mecburiyeti hasıl olur. Durum böyleyken ya kâlpte gizli olanı insan nasıl kolayca meydana çıkarabilir. Böyle bir şeyi gerçekleştirebilmek için bir çok aklî tedbirlere başvurmanın zorunlu, hikmet gereği olduğu apaçıktır.

TERCÜME: Ayağa batan diken böyle güç bulunduğuna göre diken gönülde olunca nasıl çıkar? Bana cevap ver!

ŞERH: Maddi bir elem verici dikenin bulunması müşkül ve zor iken kâlpteki diken sabırsız, tedbirsiz, kararsız nasıl görülür ve aşikar olabilir bana cevap ver! buyurulması bu halin gayet müşkül olduğunu belağat ve kuvvet ile açıklamak içindir. 

TERCÜME: Gönül dikenini her alçak ve adi adam göreydi kederler bir kimse üzerine nasıl el uzatabilirdi.


ŞERH: Gönül hastalıklarını herkes görebilse ve her pişmemiş, çiğ adam anlayacak olsaydı o hastalıkların çareleri kolay bulunurdu. Gönül hastalığı insanlar için hemen hiç kalmamış olurdu. Cismani tabiblikte bile mesele hastalığı hakkıyla anlamaktadır. Anladıktan ve hastalığı teşhisten sonra ilacı kolay bulunabilir. Ama müşkül olan cihet gönül hastalığının bütün bütün gizli olmasıdır. Bir fikir veya bir vehimden kaynaklanmasıdır. Gönül hastası olanın hakikati saklamaya gayret etmesidir. Gönül hastalığının hakikatine tamamiyle vakıf olmanın ve kavramanın ne derece zor olduğu malumdur.


TERCÜME: Bir kimse merkebin kuyruğunun altına bir diken koyar, merkep onu çıkarmanın çaresini bilemez. Sıçrar. [Acısından dikeni çıkarmaya çalışır]

ŞERH: İnsan vardır ki hâli bu misale yakındır. Bir müşküle düşünce onu gidermek için çok acele ile çalışır. Ancak gidermenin çaresini bulmayı başaramaz. En garibi çoğunluka bir akıl sahibi ve alime başvurmamasıdır. Başvursa bile o zatın sözüne güvenmemesidir. Artık acı çeken, zayıf fikrinin evhamıyla çare bulamaz, zorluklar içinde kalır, harab olur.

TERCÜME: Merkep sıçrar, sıçradıkça diken daha çok batar. Bir akıl sahibi lazım ki dikeni çıkarsın.

ŞERH: Güç bir iş ve durumdan kurtulmak için tecrübesiz, aklı ermez adamlar çabaladıkça güç işleri zor durumları beter olur. O güçlük, bâtınlarına, zahirlerine, içlerine, dışlarına zarar verir. Bu durumda, aklının bulduğu, kendinin zan ve kanaatları ile çare bulamayan insan, o kendi bulduğu tedbirleri zan ve kanaatları, hayalleri bıraksın, vazgeçsin. Bir arif ve akıl sahibine müracaata acele etsin. Arif hastalığı, gönül acısını bulup Allahu Teala’nın izniyle gidersin, kaldırsın.

TERCÜME: Merkep dikeni çıkarmak için derunda ki acının ateşinden çifte attı, bu sebepten vücudunda yüz yerde yara etti.

ŞERH: Önceki beyti şerifte açıklandığı üzere merkep çabaladıkça diken daha ziyade batacağı gibi ham olanların da uygunsuz ve yanlış hareketleri hasebiyle daha çok ızdırap ve zarara düşerler. Çare bulamadıkları halde yine uyanmaz, fikir ve tedbirlerinde ısrar ederler. Böylelerinin kederlere ve elemlere esir olacakları açıktır. Zayıf akıllı insanlar, çoğu zaman hamakat ve cinneti, sebat namıyla süslerler. Dalkavukları da onlara aferin derler.

TERCÜME: Tabibi İlahî diken toplayıcı diken çıkarıcı üstaddı. Hastanın kalbinin her tarafını manevî eliyle araştırırdı.

ŞERH: Tabibi İlahî nefsi her yönüyle inceler, araştırırdı. “Hepimiz böyle bir akıl sahibi, gidişatı doğru ve dürüst birini bulmak isteriz. Fakat taklitci olanları nasıl fark edebilelim. Kıyafetleri, konuştukları kelimeler hep birdir.” gibi bir düşünce hatıra gelebilir. Bu sorunun cevabı şudur: Üstün akıl sahibi, doğru ve dürüst ile taklitci ve yalancıyı birbirinden ayırmak gerçekten zordur. Bu müşkülün çaresi, durumu bilinmek istenen insanın, ahvalini araştırmaktır. Bununla beraber muhakkak farzları edaya ve emredilen işleri ve görevleri yerine getirmeye çalışmaktır. Böylece akıl ve kalb mümkün mertebe kuvvet kazanabilir. İnsanda manevi kuvvet hasıl olunca akıllı ve ahmağı ve doğruyu ve yalancıyı birbirinden daha kolay ayırabilir.

Çalışmadan, emirleri ve yasakları yerine getirerek manevi kuvvet kazanmadan iyiyle kötüyü birbirinden ayırabilmek gibi yüce bir özelliğe sahip olmak isteyenler, suya girmeden yüzme öğrenmeye, çalışmadan para kazanıp zengin olmaya çalışmak gibi ham hayallerin peşinde koşanlara benzerler.

TERCÜME: Tabib-i İlahî o cariyeden hikaye yoluyla dostlarının halini sordu.

ŞERH: İnsanın gördüğü feleğin cevrinden, cefasından uzun uzadıya söylemeye meyilli olduğu gibi, ahbapları, arkadaşlarıyla olan maceralarını da ayrıntılı olarak aktarmaya ve hikaye etmeye meyyaldir. Çünkü ahbap ve arkadaşların iyiliği, ihsanı, cömertlikleri, sevinçler, mutluluklar, zevkler gibi akıldan çıkmaz. Bir sadık dost daima iyilik, cömertlik, mertlik hazinesi, sonsuz mutluluk kaynağı olarak hatırlanır. Dost gelecekte de dertlere devâdır ve onu unutmak insanlığa narevadır.

TERCÜME: Cariye Hekim-i İlahi’ye açık, saklamadan hikayesini anlattı. Geldiği yerden, efendilerinden, hemşerilerinden bahsetti.


ŞERH: Nefsi emmarenin yeri dünya ve dünyadaki vefası olmayan, geçici şeylerdir. Nefsin efendileri ruh ve akıldır. Hemşerileri gördüğü ve yaşadıklarıdır. Nefis gerek dünya hâllerini, gerek ruh ve aklın kendine yaptığı uyarıları, çatışmaları, azarlamalarını, gerek diğer insanlarda gördüğü etkilendiği şeyleri Hekimi İlahiye anlattı. İçinde saklı olanları oldukça açıkladı.


TERCÜME: O bir taraftan cariyenin anlattığı hikayeye kulak verdi, bir taraftan nabzının hareketine dikkat etti.

ŞERH: Cariyenin içindeki durumunu anlamak için Tabibi Manevi hem sözüne hem nabzının hareketine gayet dikkat ediyordu. İçindeki durumunu keşfetmek için söz, nabız ve renk büyük vasıtadırlar. İnsanın ruh ve aklının nelerden etkilendiğini açıkca söylemek istemese de konuşmalarından çıkarılabilir, bir hükme varılabilir. Duygular ve düşünceler üzerinde en etkili şeyler, kâlp atışının hızlanması, yüz renginin kızarması veya sararması, nabzın kâlp atışına uygun olarak hızlanması gibi belirtilerden akıllı bir adam tarafından anlaşılabilir. Böylece hastanın durumu anlaşılmış ve ortaya çıkarılmış olmuş olur.


TERCÜME: Cariyenin nabzı hangi isim söylendiğinde hızlanırsa, cariyenin cihanda maksadı anlaşılacaktı.

ŞERH: Geçen beyti şerifte açıklanan fikir, bu beyti şerif kuvvetlendiriliyor. Nabız maddî ve zahirîdir. Dimağ ve kâlble bağlantılıdır. Cisim ve madde manevî etkilere bağlı olarak değişir. Bu nedenlerden ötürü, nabız gönlün derinlerinde olan sırrı istemeyerek de olsa ima eder, açıklar.


TERCÜME: Cariye dostlarını, şehir ve kasabasını saydıktan sonra diğer bir şehir ve kasabanın adını söyledi. 

ŞERH: Cariye,(nefis) kolaylıkla bir çok şeyler söylemişti. Söyledği şeylerde bazı dost ve sevdiği kişilerden, hoşlandığı şeylerden bahsetmişti. Ama nabzında bir değişme yoktu. Tabibi İlahî anladı ki nefsin sevdiğini söylediği şeyler basit şeylerdi. Asıl ve büyük maksadı başka bir şeye bağlıydı, ve gizliydi. Bunun için gelecek beyitlerde görüleceği üzere gaybdan gelen hekim sorularını tekrar sormaya başladı. Anlamak için sabırla çalışıyor ve gerçeği bekliyordu.


TERCÜME: Cariyeye: “kendi şehrinden dışarıya çıktığında hangi şehir ve kasabada daha çok bulundun?” dedi.

ŞERH: Tabib cariyeye (nefse): “Arzu ve beşerî duygulardan hangilerine meylettin. Onlardan hangisi en evvel ve en çok senin sevgini çekti. Ona ulaşıncaya kadar sağlığını ve rahatını gözden çıkardığın tutkun hangisidir?” dedi.


TERCÜME: Cariye bir şehrin ismini söyledi, geçti, yüzünün rengi ve nabzı başkalaşmadı.

ŞERH: Demek ki cariyenin sevdim diye tekrar saydığı şeyler arasında çok fazla aşk ve muhabbetini çeken bir şey açıklamadığından ve hikaye etmediğinden yüzünün renginde ve nabzında bir başkalaşma ve değişme meydana gelmedi.


TERCÜME: Cariye şehir be şehir hane be hane bir çok gezdiği yerleri hikaye etti. Ama ne damar ve nabzı harekete geçti ve ne de yüzü sarardı.

ŞERH: Cariye yine basit surette sevdiği şeylerden bir çok hikâyeler anlattı. Açıklamalarda bulundu. Ama şiddetle sevdiği şeyi açıklamadığından hâli değişmedi.


TERCÜME: Hekimi İlahî şeker gibi tatlı olan Semerkand şehrinden soruncaya kadar, Cariyenin nabzı kendi hali üzere zararsız kaldı. Değişmedi.

ŞERH: Cariye bir çok şeyler söyledi. Ve yine asıl büyük aşkını söylemediydi. Ama soran Tabibi İlahî son derece zekice ve ferasetle acısını hissediyor, sebebini araştırmaya devam ediyordu. Bazı yorum ve dokundurmalarla sözü ve sorularını aşka getirmişti. Bir büyük şehir içinde çeşitli lezzetler bulunduğu gibi öyle bir şehri sevmenin de ayrıca tad ve lezzet olduğundan bahsetti. Cariyenin artık susmaya, aşkını gizlemeye mecali kalmadı. Hâli ve tavrı değişmeye başladı. Gelecek beyti şerifde beyan ve hikaye buyrulacağı üzere cariyenin bu şiddetli muhabbeti, aşkı görünüşte parlaktı ama hakikatte kuyumcu gibi değişecek ve kirli bir hâl alacaktı.

TERCÜME: Semerkand şehrinin adı geçince cariyenin nabzı hızlandı. Yüzü değişti, kızardı, sarardı. Cariye; Semerkandlı bir kuyumcudan ayrı düşmüştü.

ŞERH: Cariye Semerkand'ı işitince dermanı kesildi, hâli değişti. Çünkü o biçare Semerkand şehrinde bir kuyumcuya aşık olmuş ve hicran hastalığına yakalanmıştı. Semerkand adı Cariyenin kalbine muhabbetler ve ayrılık acıları hissettirmişti. Nabzı şiddetle harekete başlamış ve istemeyerek hâlini Tabib-i gayba bildirmişti. [Semerkand isminde muhabbet gibi tatlı (kand yâni şeker) kelimesi geçtiğinden bu isimlendirme hikayeye ayrıca bir tat vermişdir]


TERCÜME:Bunun üzerine ay yüzlü cariye içinden bir ah çekti ve gözünden ırmak suyu gibi gözyaşı boşaldı.

ŞERH: Yanan aşık sevdiği cananı uzun müddet kalbinde saklamaya mecbur kalırsa ve biçarenin gönlü ayrılığın acısıyla elem doluyken aniden sevdiğinin adı geçer veya ima edilirse tabi ki rengi değişir, gözyaşı çağlar, bedeni titrer, kalbi dermansız kalır.

TERCÜME : Hastanın sırrı bulununca; derdi, düştüğü bela ve hastalığın sebebi de bulunmuş oldu.


ŞERH : Hüner cariyenin kuyumcuya gizli olan aşkını anlamakdı. Tabibi İlahî bu sırrı anlayınca hastalığın bütün değişikliğini, kurtuluş çaresini de bulmuş oldu. Üstad ve akıllı olan zat herhangi bir şeyin sırrından bir ipucu ele geçirdikten sonra artık onun akış ve oluş şeklini görmüş gibi hüküm çıkarabilir. Şifre denen yazının harflerine vakıf olan kimse sonra nasıl o şifreyle yazılmış ne kadar tafsilatlı ibare varsa hepsini anlayabilir ise, öyle.


TERCÜME: “Kuyumcunun mahallesi hangi caddededir?” Diye sordu. Cariye; “Köprübaşında Ğanfer mahallesindedir.” Dedi. [Ğanfer Semerkand şehrinde bir mahallenin ismidir]

ŞERH: Hekimi İlahî cariyenin (nefsin) arzu ve isteğini anlayınca durumu bütün bütün açıklamak ve ortaya çıkarmak istedi. Onunla ilgili ayrıntılar sormaya başladı. Burada, kuyumcudan maksat servettir. Nefsin en büyük aşkı servet ve altındır. Tabibi İlahî servete dair birçok soru sordu. Yani “servetten ne gibi şeyleri 
seversin” dedi. Cariyenin “köprübaşında Ğanfer mahallesinde bulunur” demesi köprü gibi geçiş yeri olan dünyanın her tarafında çok bulunan altın ve gümüşü ima etmekti.

TERCÜME: Hastalığının ne olduğunu bildim. Senin kurtulman için derhal gayret göstermek isterim.

ŞERH: Tabibi İlahî Cariye’ye: “Hastalığının sebebinin ne olduğunu anladım. Şimdi sen rahat ol. Sağlığına kavuşman için derhal gayret sarfetmeye başlıyorum. Seni sevgiline kavuşturacak ve selamete erdireceğim. 
Gerek manevî ve gerek cismanî hastalıklarda tabiblerin en birinci vazifeleri hastalığı teşhis etmektir. Ondan sonra alınacak tedbirlere ve ilaç tertiplerine sıra gelir. Ayrıca sağlığına kavuşacağından bahsederek hastayı müjdelemek ve güzel haberler vermek gerekir. Güzel haberler vermek ve hastalıktan kurtulacağına güven sağlamak hastanın kuvvetini artırır. Tabibe güvenmesini sağlar.

TERCÜME: Sevin, sıkıntından kurtul, iyileşeceğine emin ol. Sana bulacağım çare yağmurun çimene, bağ ve bahçeye hayat vermesi gibi olacak.

ŞERH: Tabibi İlahî hastayı müjdeledi. Bağ, bahçe, yağmur gibi örneklerle mahzun kalbini sevinçle doldurdu. Onun gönlünü açacak sebepleri maddeler halinde yerine getirdi. Kâlbin ve aklın duyguları insan bedeni üzerinde olağanüstü etkilidir. İyi veya kötü bu etkilerin gerçekliği tıbben ve tecrübelerle ispatlanmıştır. Mesela, “korku” maddi olmayan fikir ve histen ibaret bir keyfiyet iken bazı insanların bedenine maddeten titreme ve başka elem verici maddî sonuçlar meydana getirir. Bu örnekten ve çeşitli tecrübelerden maddî olmayan düşünce ve duyguların maddî etkilerinin sayısız olduğu ve bu konuya çok dikkat edilmesi gerektiği anlaşılır.

TERCÜME: Ben senin keder ve gamını çekerim. Sen gam çekme, kederlenme. Ben sana yüz babadan daha şefkatli ve merhametliyim.

ŞERH: “Tabibi İlahî, Cariye’ye: “Benim hâlim ve ızdırabım ne olacak diye bundan böyle sen sıkıntı çekme ve hüzünlenme. Senin sağlık ve saadetini ben düşünürüm. Kurtuluşun için zahmet lazım ise ben çekerim. Sen rahat ve kaygısız ol. Ben babandan bile şefkatliyim, derdine çare olurum.” Diyordu. İşte bu cümlelerle hastaya ümid, müjde, kuvvet, şevk ve gayret veriyordu.


TERCÜME: Şah sana çok araştırıp sorsa bile, sakın, sakın ey kızım ! Bu sırrı kimseye söyleme.

ŞERH: Tabibi İlâhinin bu tenbihte iki hayır gözetici maksadı vardı :

- Birincisi: Cariye’ye “Kuyumcuya olan aşkımı şah şimdi bu tabibten işitirse halim ne olur” fikri ve endişesi geleceğinden bu endişeyi hekimce kaldırmak için; “Ey cariye sakın Şah’a bu sırrı ifşa etme” diye tenbihte bulunmakla kendisinin olan biteni ve sırrı saklayacağını ima etmektir.

- İkincisi: Şah, Cariye’nin kuyumcuya olan aşkını haber alırsa kıskançlık ateşi kalbini yakacak ve ızdırabını sonsuz artıracağından olan biteni gizlemeyi ihtar etmesidir. Bir insanda bazı elem verici hâller görülse de arif olan zat, o sıkıntıyı sahibinden bile gizler. Fakat o acıyı gidermek için elinden gelen çabayı ve gayreti esirgemez. Bir insanın kusurunu yavaş, yavaş değil de birden yüzüne karşı söylemek o adamı kendinden soğutur. Faydasız soğukluğa ve öfkesini artırmaya neden olur.

TERCÜME: Peygamberimiz Fahri Alem Aleyhi’s Salatu ve’s Selam Efendimiz Hazretleri buyurdular ki: “Sırrını kim gizlerse kendi maksat ve meramına çabuk erişir.

ŞERH: Buna dair olan Hadis-i Şerif budur: “Sırrını saklayan işine sahip olur.” Sır; başkaları bilince zarar ortaya çıkması muhtemel olan şey, keyfiyet, veya fikir veya sözdür. Sırrı işitenler mutlaka o sırrı ifşa ederler. Bununla beraber çoğunluka iyi yönlerini kale almayıp kötülenmesi gerekir diye düşündükleri cihetlerini ifşa ederler. Bu yüzden de zarar verirler. Sırrın, sır olma hükmünü ortadan kaldırırlar. Sırrın sahibinin ilgili kişilerle aralarının açılmasına ve zor durumda kalmalarına neden olurlar. Bundan dolayı insan hiçbir vakit sohbet arasında veya başka bir halde sırrını ağzından kaçırmasın. Kimseye ifşa etmesin. Şâyed sır tutulacak işte insan kendini nasihate muhtaç görürse bulunduğu şehir ve yerde doğruluğu, dürüstlüğü, güzel ahlakı, zekasıyla bilinen güven kazanmış olan bir insanı kamile giderek gerektiği kadarıyla sırrını açsın. İstişare, danışma nimetinden yararlanmış olsun. Ama nasihat alayım hafifliğiyle rast geldiği adamlara sırrı ifşa etmek, faydaya bedel kendini imha etmektir.


TERCÜME: Tane ve tohum yer içinde gizli olduğu için, tohum ve tanenin sırrı bostan ve tarlanın yeşilliği ve mahsulü olur.

ŞERH: Bu beyitlerde sırları korumaktan hasıl olacak faydalar hikmetli örneklerle açıklanıyor ve pekiştiriliyor. Tane yer içinde gizli kaldığından mahsul verir. Eğer olgunlaşmadan önce çıkarılırsa çürür ve işe yaramaz hâle gelir. Sırların ifşası da tohumu yerden vakitsiz çıkarıp çürütmeğe sebeb olmak gibidir.


TERCÜME: Altın ve gümüş gizli olmasaydı nasıl maden altında beslenip terbiye bulurlardı.

ŞERH: Bu beyti şerifte de sırrın korunmasının faydaları açıklanıyor ve pekiştiriliyor.


TERCÜME: Hekimi İlahînin vaadleri ve sözleri hasta olan cariyeyi korkudan emin eyledi.

ŞERH: Mevlana Rumi kaddese sırrehussami Hazretleri sözü tekrar Tabibi İlahî ile cariyeye döndürüyorlar. Ve diğer hikmetleri ve incelikleri beyan buyuruyor ve haber veriyorlar. Tabibi İlahî Cariyeye iki büyük vaadde bulundu. Biri hastalıktan kurtulacağı, sağlık bulacağı, diğeri kuyumcuya olan aşkından Şah’ın haberinin olmayacağıdır. Böyle mutluluk verecek şeyleri yapan zat bir insanı kamil ve üstadı mahir olduğundan cariyenin ızdırabı rahata döndü. Kâlbi ümitle ve emelle doldu.


TERCÜME: Vaadler var ki gönül açar, kâlbin kabul ettiği olur. Vaadler var ki gerçek olmadıklarından keder verici olur.

ŞERH: Mevlana Hazretlerinin ve diğer büyük müelliflerin hikmet ve edebiyat usullerindendir; ibare arasında önemli bir kelime geçince o kelimenin anlamında gizli olan hikmet ve derin anlamları açıklar ve o sırada diğer derin hakikati ifade etmeye geçerler. Burada “vaad” kelimesi geçtiğinden hemen “Vaadlar cömert ve dürüstten ise hakiki ve gönül açıcı, ehil olmayan bir yalancıdan ise keder verici ve zararlı olur.” hikmetli cümleye geçildi. Çünkü cömert ve dürüstlerin vaadi sevinç ve mutluluk verici olmakla beraber kâlbin kuvvetini artırır ve yalancının verdiği vaadler ise önce insanı ümid doldurur sonra soğutur ve hayal kırıklığı verirler.


TERCÜME: Cömert ve değerli insanların vaadi seyyar hazine ve geçer altındır. Ehil olmayanların vaadi cana dert ve ezadır.

ŞERH: Geçen şerh bu beyti şerifin de Şerhi olur.

VELİ OLAN O TABİB-İ İLAHİ'NİN

CARİYENİN HASTALIĞINI BULUP

ŞAH’A BİR MİKTAR ARZ ETTİĞİNİN HİKAYESİDİR

TERCÜME: Tabib-i İlahi hasta cariyeye sual ettikten, kuyumcuya olan muhabbetini anladıktan sonra kalkıp Şah’ın yanına gitti, cariyenin hastalığının sebebinden bir parça bildirdi.


ŞERH: Hekim-i İlahi, cariyenin aşkını Şah’a bütünüyle açıklamadı. Kuyumcuyu getirtmenin uygun olabilecek kadarını hekimane bir üslup ile bazı şeyler söyledi. Her çeşit önemli görüşme ve konuşmalarda yalnız lazım olan kısımları açmak icabeder. Sonra dinleyen adamın fikir ve düşünceleri anlaşılınca, özellikle sırası geldiğine aklen karar verilince maksat hasıl olsun diye lazım gelen diğer söylenecekler söylenir ve irat olunur. Ama bazı defa dinleyenlerin alacakları yanlış bir kararı engellemek için birden ve hepsini söylemek, anlatmak gerekebilir. Bu inceliği fark etmek zekanın aşırı olmasına ve bu konularda çok tecrübeli olmaya bağlıdır.


TERCÜME:Tabib-i İlahi Şah’a : “Bu derdi ortadan kaldırmak için etkili tedbir olarak anlattığım kuyumcuyu buraya getirtelim.” dedi.

ŞERH: Tabib-i İlahi ihtimal ki Şah’a; “Cariyeye tertip etmek istediğim ilacın hazırlanıp imali için mahareti hasebiyle filan kuyumcunun getirilmesi gerekir” gibi bir şeyler söyledi. Hekim-i Gayb nefsin servete olan muhabbeti üzerine ruha: “Çalış, bir miktar altın ve gümüş hazırla. Bunu hazırladıktan sonra insanlığın gerçek değerine nispeten mal ve servetin itibarsız ve çok hakir olduğunu nefis anlasın. Ondan sonra para çoğaltmak gibi bir boş sevdadan vazgeçsin. Kendini ve seni rahata, huzura erdirsin.”

TERCÜME: Tabib-i İlahi Şah’a: “Kuyumcuyu bulunduğu uzak kasabadan davet et. Ona altın, süslü elbise, kaftan ile gurur ver.” dedi.

ŞERH: Ey ruh ! Şimdi senden uzak olan serveti çalışarak kazan, hazırla, nefse göster. Serveti ima için (kuyumcu) misal olarak beyan olunduğundan kuyumcu kelimesi her geçtiğinde ruha, nefse, ve servete yönlendirme, ve bunu her beyti şerifin şerhinde tekrar etme fazlalık olacağı okuyan zevata ihtar olunur.


TERCÜME: Şah o tarafa (Semerkand’a) bir iki elçi ve davetçi gönderdi. O davetciler uzman, mahir, yeterli ve son derece adil adamlardı.

ŞERH: Önemli işleri görecek ve yapacak memur seçiminde o kişinin zeki ve yeterli seviyede olması için ne kadar dikkat edilirse o kadar iyidir. . Bu lüzum bundan da anlaşılır: Kaleme alınmış ve muhtevası kararlaştırılmış iken bir devletten diğerine göndermek üzere seçilen sefirin son derece akıllı ve muktedir olması için dikkat edilir. Tarih bilgisi olanlara malumdur ki bazı muktedir olmayan sefir bir çok vahim netice ortaya çıkarmış iki tarafın arasını açmıştır.


TERCÜME: O iki elçi Semerkand şehrine, kuyumcunun önüne şahtan müjdeci olarak geldiler.

ŞERH: [Şerh'e gerek yoktur.]


TERCÜME: Şahtan gönderilen memurlar Semerkand’a varıp kuyumcuyu gördüklerinde beceri ve zekalarıyla dediler ki “Ey nazik üstad! Ey marifet ve hüneri en üst noktaya gelmiş şehrin en büyük kuyumcusu ! Kuyumculuk sanatı şehir ve kasabalarda senden bilindi ve şöhret buldu.

ŞERH: “Şehir ve kasabalarda kuyumculuk maharetinin şöhret bulması” demek, ya bahsi geçen kuyumcunun olağanüstü mahareti işitilmiş veya sanat eserlerinin görülmesiyle kuyumculuk sanatı şehirlerde ilerlemiş demektir. Becerikli bir sefir kendisine verilen talimatı yerine getirmek için gerekli tedbirleri almakta asla kusurlu hareket edemez. Kendisine emredilen işin gönlün isteğine, arzusuna uygun olarak neticelendirdiği görülürse övülür, başarılı bulunur. Aksi halinde fiilen cezalandırılmasa da manen sorumlu olur ve kötü görülür.


TERCÜME: İşte filan Padişah, kuyumcu olarak seni seçti, çünkü sen çok büyük ve kamilsin.

ŞERH: Olması arzu edilen işin önem ve faydasını, muhatabın iyi özelliklerini mahirce, akıllıca sözün arasına karıştırmakta ki isabeti açıklamaya ve işaret etmeye gerek kalmayacak derecede açıktır.


TERCÜME: İşte bu güzel elbiseyi, kaftanı, altın ve gümüşü al. Çünkü Şah’ın huzuruna geldiğinde has ve yakınlarından, nedimlerinden olacaksın.

ŞERH: Bir işin tebliği ve gereğinin yerine getirilmesi için giden memurların üç büyük esasa dikkat etmeleri hikmet gereğidir.

- Bir: Gayet güzel ve akıllıca seçilmiş cümlelerle düzenlenmiş giriş konuşmasının yapılması,
- İki: Tavırlarıyla hâlleriyle, davranışlarıyla, (hediyeler vererek) iyi niyetli olduklarının ispat edilmesi.
- Üç: Teklif ve tebliğ ettikleri işin olmasıyla meydana çıkacak bütün faydalı sonuçların sayılması.


TERCÜME: Kuyumcu çok malı, hilati, kaftanı görünce aldandı. Kendi şehrinden, ailesinden ayrıldı.

ŞERH: Önemli işler için gelen memurlara, elçilere muhatap olacak olanlar getirilen hediye ve söylenen etkili ve güzel sözlere, konuşma kudretinin aracılığıyla süslenen işin parlak olan taraflarına aldanmasınlar. Asıl işin ruhunu düşünsünler, fikirlerini işin aslına yoğunlaştırsınlar. Tebliğ edilen iş, zulüm ve hileden uzak mıdır ? Meşru bir fikre dayanmakta mıdır ? Yoksa teklif eden tarafın bir hesabı ve politikası var mıdır ? İfadesi söylendiği ve açıklandığı şekliyle midir? Bunun dışında, örtülü olan, belli olmayan neticeler elde etmek için bir gizli maksadı olabilir mi? Yapılan teklifte hile ve aldatmaca olmasa da teklif edilen şey kendi içinde bir menfaat, bir fayda barındırmakta mıdır ? Eğer içinde bir fayda ve yarar varsa bile uygulanabilir mi? Bu tarz sorgulamaları yapmalı, hayırlı ve akıllı kimselerle müşavere etmeli, sonra bir karar almalı, bir cevap vermelidir. Yoksa her teklifin acilen ve aniden kabul veya red edilmesi pişmanlıklar, zararlar, zilletler doğurur.


TERCÜME: Kuyumcu sevinç içinde yola geldi. Şah’ın, canına kast ettiğini bilmezdi.

ŞERH: Düşünmeksizin nutuklara, kelimelere, yaltaklanmalara güvenen adamlar bela ve musibetin hedefine otururlar. Sonuna kadar ibretlik olurlar.


TERCÜME: Kuyumcu Arap atına binip oturdu, sevinçle atını sürdü, gitti. Kan bedelini elbise zannetti.

ŞERH: Başlangıçta güzel görünen çok şeyler bulunur. Ama hakikatte o görünen güzellik içinde öldürücü zehir saklanmıştır. Dışı altınla süslenmiş güzel şeylerden, tatlı ve lezzetli yapılmış şerbetlerden zehirlenenlerin sayısı hesapsızdır. Akıllı insan şekillere değil hakikatlere bakar. Bir insanı kamile danışırsa Allah’ın izniyle hatalardan emin ve her durumda tatmin olur.


TERCÜME: Ey yolculuğa yüz razı oluş ve yüz memnuniyetle giden ahmak ! Kendi ayağınla kaza ve bela yönüne gidiyorsun.

ŞERH: Bir çok kimseler işin sonunu düşünmeden, araştırmadan, yalnız işittikleri bazı aslı esası olmayan sözler veya zihinlerinde kurdukları hayaller ile hazırdakinden ayrılıp diğer bir hâle ve bilmedikleri bir kâra girişirler. Halbuki düşünmeden sadece hayal hanelerinde mutluluk ve sevinç saydıkları mevki, onların hakkında gözyaşı, bela, zindan ve eza olur.


TERCÜME: Kuyumcu hayalinde izzet, itibar, mal, büyüklük yola çıkmıştı. Azrail ise alaylı “evet, git, maksadını elde edersin” diyordu.

ŞERH: Azrail Hazretleri’ne kuyumcunun canını yakın zamanda alması emrolundu. Hal böyle iken kuyumcunun izzet ve büyüklük hayellerini görünce Hazreti Azrail şaşırdı. Alay ederek, küçülterek “git, evet izzete ulaşacaksın!” dedi. İnsanın ömrünü Azrail Hazretleri keser. Her mantıksız işin de ipini kesecek çeşitli sebepler daima ortaya çıkacak, görünecektir.


TERCÜME: O garip kuyumcu yoldan gelince, Tabib-i İlahi onu Şah’ın huzuruna götürdü.

ŞERH: Söz yine hikayenin hakikatine döndürülecek olursa; alınan tedbirler, yapılan iş ve işlemlerle servet elde edildi. Arif zat önce, ruha elde edilen servetin sevgiye değer bir şey olmadığını ve yok olmaya mahkum olduğunu anlattı ve tarif etti.


TERCÜME: Süslü ve güzel mumun yanıbaşında yansın diye kuyumcuyu Şah’ın yanına naz ile götürdüler.

ŞERH: Tabibi İlahi’nin emriyle kuyumcuyu Şah’ın huzuruna değer vererek saygı ile götürdüler. Bu tavırlar; kuyumcu şeklen yapılan ikramı, gerçek bir değer verme ve iltifat zannetsin diye yapılıyordu. Böylece kuyumcu mum gibi ışık saçan Cariyenin muhabbetinden kelebekler gibi yanıp yokolacaktı. O yok olunca Cariye de bu sebeple böylesine geçici bir aşktan kurtulmuş olacaktı.


TERCÜME: Şah kuyumcuyu gördü. Çok ikram etti. Altın mahzenini ona teslim etti.


ŞERH: Tabibi İlahi nefsin ızdırabının sebebini ruha birden bildirmemişti. Daha sonra bölüm, bölüm açtı. Ona acı vermeyecek şekilde hakikati anlattı. Nefsin bütün derdi mal ve servet çoğaltmak içindir. Ey ruh sen hüzünlenme! Nefis bir müddet arzu ettiği şeyle muhabbet etsin, beraber olsun. Sonra, hırs ve tamahın, mal ve servet düşkünlüğünün muhabbetin hepsine el koymaya değer olmadığı güzelce anlatılsın. Böylece nefis, nefsi emmare iken nefsi mütmainne olsun. Bu anlatış zincirlemesine girişilince şah ikna olur, Cariye şifa bulur, kuyumcu yokolur.


TERCÜME: Ondan sonra Hekim-i İlahi şaha: “Ey büyük ve azim sultan ! O cariyeyi bu efendiye ver.” dedi.

ŞERH: Tabibi İlahinin bu teklifi işi istenen sonuca ulaştırmak için alınan tedbirlerden biriydi. Aynı zamanda bu kuyumcunun cariyeye yani altının da hırslı ve açgözlü nefse manevî bir meyil özelliğine sahip olduğunu ima etmektedir. Cimri olan nefis servet ve altını çok sevdiğinden onu saklar. Altın da sevildiği tarafı yani cimri ve hırslı olanı sever. Ve işte o sevgisiyle acı ve ızdırap verir. (Ekonomi Politik) ilmince altın ve gümüş gibi değişime uygun madenler şöyle tarif edilir: “İnsanın mutluluk ve rahatı için muhtaç olduğu ihtiyaçlarını ve ulaşmak istediği lezzetleri lüzum oldukça kolaylıkla elde etmeye yarayan bir değişim aracıdır.” Altın ve gümüş kolay korunan eşyalardandır. Veya diğer tabir ile mal ve para gelecekte insana lazım olacak eşyanın aynıdır. Altın ve gümüşün varlık sebebi ve kazanılmasının nedeni budur. Yaratılış amacına uygun olarak kullanılmalıdır. Eğer bunun dışına çıkılır, ona aşkla bağlanılır, biriktirmekten ve saklamaktan başka amaca hizmet etmez hâle getirilirse para ve mülk adi topraktır. Onu biriktirenin mirasçılarına sefahat aletidir. Böyle biriktirilen ve saklanan mal ve para insanlık toplumundan çalınmış olur.


TERCÜME:Ta ki cariye kuyumcunun visaliyle iyileşsin. Kuyumcunun âb-ı visali onun ateşini gidersin.

ŞERH: Muhabbet ateş, visal ise su gibidir. Susuz insan hararetin şiddetinden rengi değişmiş ve perişan iken çaresini sadece suda bulacaktır. Bunun gibi hicranzede olan aşığın da kâlb ateşine hayat suyu sevgilinin yüzünden başka hiçbir şey değildir. Ondan başka hiç bir şeyin çare veremeyeceği tekrar etmeye gerek olmayan bir hakikattir. Yunan şairlerinden biri aşkı ateşe ve ayrılığı rüzgara benzeterek: “Eğer ateş (yani aşk) az ise ayrılık rüzgarı o ateşi söndürür, eğer ateş çok ise artırır daha büyütür. Rüzgarın ateşin azını söndürüp, çoğunu söndürmekten başka daha çok alevlendirdiği gibi.”

TERCÜME: Şah, Hekimi İlahinin tavsiyesi üzerine ay yüzlü Cariye’yi kuyumcuya bağışladı. Bu iki sohbet isteyeni çift eyledi.

ŞERH: Nefsin ızdırabı azalsın, tamamen bitsin, daha sonra ondan nefret ederek manevî hakikatlere ulaşsın diye Mürşidi Kamilin emri üzere ruh serveti nefse gösterdi.


TERCÜME: Kuyumcu ve cariye altı ay boyunca beraber kâm aldılar. O kız tamamen iyileşti.

ŞERH: Altı ay süre belirlemek her işte ve özellikle önemli işlerde tecrübe için bir iki saatin yeterli olamayacağını uzun süre gerektiğini ima etmek içindir. Bir de yeryüzünde altı yön, (doğu, batı, kuzey, güney, alt, üst) olduğundan nefsin, servetin her durumunu denemesi anlamına gelir. Nefis, Tabibi İlahinin yardımıyla arzu ettiğine ulaştıktan sonra, kendini servet muhabbetinden kurtardı.


TERCÜME: Ondan sonra kuyumcu için bir şerbet yaptı. Kuyumcu şerbeti içip kızın huzurunda eridi.

ŞERH: Önce nefis, servette, altında diğer şeylerde büyük lezzetler var ümidine düşdü. Ona sahip olamadığından hastaydı, acı içindeydi. Tabibi İlahi ise o durumda para gibi mübah olan bir boş arzuyu görmek üzere nefse izin verdi. Bu da birinci derecede bir tedbir ve ilaçdı. Sonra nefis bu acıdan kurtulunca tabibi ilahi sağlıklı birisinin dayanabileceği başka ve daha önemli bir tedbir bir ilaç tertip etti. O da kuyumcunun simgelediği servet tutkusunun yok edilmesiydi. İşte nefis, bu çirkef hayallerden çıkıp hakikat deryasına girmekle temizlenmiş oldu. Ondan sonra da nefsi mutmainne derecesine yükseldi. Cenabı Allah’ın makbul kulları arasına girdi.


TERCÜME: :Hastalıktan kuyumcunun güzelliği kalmayınca kızın da canı kuyumcunun muhabetinin gamından kurtuldu.

ŞERH: Demek ki Tabib-i İlahi beyan olunan şerbeti tertip etti. Güzelce kuyumcuya içirdi. Sonra kuyumcunun güzelliği yok oldu. Cariyenin aşkı nefrete dönüştü. Gönlü aşk derdinden kurtuldu. Mevlana Rumi Kaddese Sırrehu’s Sami Hazretleri ifade kudretiyle bu beyti şerifteki kısa kelimelerle çok uzun ibarelerden istenen anlamı eksiksiz açıklamışlar, ortaya çıkarmışlardır. Bu ifade kudretinin kaideleri Kuranı Azimü’ş Şan’dan alınmıştır. Fakat Kuranı Azimü’ş Şan’ın ifade kudretinden daha yüksek bir şeyi, cihanda hiç bir gözün görmediği herkesin teslim ettiği bir hakikat ve apaçık bir gerçektir.

Mesela Yusuf Suresinde bir söz ile birçok şeyin, bir çok maceranın noksansız anlatılışında ki sonsuz ifade kudreti aklı hayran bırakır. Ehli imanı övündürür ve mutlu eder.


TERCÜME: Kuyumcunun yüzü sararıp, çirkinleşince, sevimsizleşince, Cariyenin kalbi yavaş, yavaş soğudu.

ŞERH: Zaten kalıcı olmayan şeylerde aşkın ve saadetin kalıcı ve daimi olması nasıl mümkün olur ki ? Geçici olan şeyler, bir aykırı sebeb bir engel meydana çıkınca insanların zihinlerinde kurulan hayal kuleleri bir anda yıkılıverir, yerle bir olur. Geriye yıkılan binaların enkazı kadar olsun işe yarayacak fayda verecek bir şey kalmaz. Bu yıkılıştan sonra geriye bir şey kalırsa o da geçici şeylere tutkunluktan doğan pişmanlılar ve kederlerdir. Ama insanın mürşidi bir insanı kamil bir manevî tabib ise velev ümid binası yıkılsa yeniden, herşeyiyle yepyeni tarzda, evvelki gibi hayaller enkazından çürük değil sağlam ve emniyet veren bir kalıcı binayı manevî mühendislikle kâlbin ve aklın feza kadar geniş arsasında yapar. Allah sevgisi ile, güzel ahlak ile, ermişlik derecesine yükseltir, sahibine hayat verir, ihya eder.

TERCÜME:Aşklar ki renk için olur, o aşk gerçek aşk değildir, sonunda ayıp olur.

ŞERH: Renkten maksat esası ve bekası olmayan geçici olan şeylerdir. Kendisi geçici olan şeyin zorunlu olarak sevgisi de geçici olacaktır. Buna rağmen yine de geçici olana sevdalanan sonunda pişman, gönül hastası, kişilik binası harap olur. Fani, geçici şeylere başlangıçta gösterilen sevgilerin, verilen sözlerin, edilen yeminlerin, çekilen zahmetlerin, hayal edilen mutlulukların yokolmasıyla yerlerine acı bir pişmanlık yüzünü gösterir. Arkasından yeis, keder, üzüntü akar gelir. Akıllı olan insan muhabbetini, sevgisini, aşkını ebedî ve ezelî olan Cenabı Allah’a bağlar. Hazret-i İbrahim gibi “üfüllerden: kaybolup gidenlerden, gidecek olanlardan, yıldız gibi, mehtap gibi, güneş gibi olsalar bile” yüz çevirir.

TERCÜME: Keşke o kuyumcu baştan başa ayıp olaydı da bu fena ve şedit hüküm üzerine yürümemiş olaydı.

ŞERH: Kuyumcu keşke görünüşte olan, şekil ve biçimle sınırlı olan güzellikten bütün, bütün uzak ve mahrum olaydı. Çünkü o ahmak çirkin olsaydı memleket ve ailesinden ayrılmazdı. Anlatılan zehirli şerbeti içmezdi. Kendini helak etmezdi. Bu beyti şerifteki yüce maksad, basit insanlara çok heves ettikleri güzellik ve şöhretin felaketlere yok oluşa neden olduğunu bildirmektir.


TERCÜME: Kuyumcunun gözünden ırmak gibi kan aktı, kendi yüzü canının düşmanı gibiydi.

ŞERH: Kuyumcu şerbeti içip hâli fenalaştıktan sonra ağlamağa başladı. Bu melâl dolu, perişan hâline sebeb, kendine düşman, ve asıl kötünün yine kendi güzelliği olduğunu anladı. Sûrî, (şekil ve biçimle sınırlı) güzelliklere ve şanlara güvenen kimse bir çok defalar gözyaşı dökmeğe, zarar görmeye, durumunu, kararını kaybetmeye hazır olsun. Beklesin.


TERCÜME: Kuyumcu: “Ben, avcının derisini soyup almak için saf ve temiz kanını döktüğü ceylanım” diyordu.

ŞERH:Kuyumcu kendini öyle bir hayvana benzetiyor ki yalnız ölüsünden yararlanılır. Derisini almak için onu avcı öldürür. Adi bir deriden ibaret olan bu süslü cildi onun helak ve yokoluşunun asıl nedeniydi, der. İnsanlarda çok şöhretler çok övünülen şeyler vardır ki ceylan derisi gibi sahiplerinin aleyhinde ne varsa peşine takar ve başlarına dert ve büyük zararlar getirirler.


TERCÜME: Ey ben o ova tilkisiyim ki derisi için pusuya saklanıp başını kestiler.

ŞERH: Geçen beyti şerifteki maksat bu örnekle de kuyumcunun ağzından pekiştirilerek söylenir. 

TERCÜME: Ey ben o filim ki fil avcısının kılıcı kemiğimi, fildişimi almak için kanımı döktü.

ŞERH: Bu beyti şerifte de önceden anlatılan maksat başka bir örnekle ispat edilmektedir.


TERCÜME: O kimse benden aşağı olan şey için beni öldürmüştür. Bilmez mi ki benim kanım uyumaz.

ŞERH: Bu hikayede kuyumcu, mal ve serveti simgeliyordu. Mal ve servet bir şahıs gibi düşünüldü. Nitekim uluslarası hukukda bir devlet şahıs gibi düşünülerek düzenleme yapılır. Bazı hikmetli eserlerde bazen kişiselliği olmayan bir kavram bir şahıs gibi düşünülür. Yazar, onun ağzından bir çok kelimeler, cümleler kurar. Mevlana Celaleddin-i Rumi Kaddese Sırrehu’s Sami Hazretleri, sınırsız akıl, ruh, mantık gücü ile hikmetli hikayeleri arasında her hangi bir şahıs ağzından bir nutuk buyururlar. Söyledikleri nutuk, son derece kudretli ifadeler, çok etkili beyanlar, ve tasvirlerle doludur. İki tarafın ifadelerini zikretmek Kuranı Azimü’ş Şan’ın yüce üslubundandır. Bu üslup onun sonsuz ve sınırsız belağatının gereğidir. Avrupa’nın yazar ve edipleri de bu kaideye uymaktadırlar.


Buralarını beyandan sonra kuyumcunun “beni öldüren bilmez mi ki benim kanım uyumaz” ifadesinin şerhine gelelim. “Kanım uyumaz” tabiri, katilin üzerine davet edeceği sonuçların büyük vahametini ima etmektedir.


- Öncelikle katil için ebedi azab, hüsran ve zillet vardır. 
- İkincisi, katiller hakkında siyasi olarak en ağır en müthiş cezalar düzenlenmiştir. 
- Üçüncüsü, öldürülen görünüşte yalnız bir kişi ise de gerçekte nesil ve zürriyetinden kıyamete kadar hasıl olması muhtemel olan bir çok kişidir. Katil hepsini öldürmüş ve veballerine girmiş olur. 
- Dördüncüsü, katil bütün toplumu, insanlığı kötü örnek olarak tehlikeye atmış, bir parçasını öldürmüş ve yok etmiş olur. Diğer kötülüklere ve maceralara sebebiyet vermiştir. 
- Beşincisi, öldürülen kişinin annesini, babasını, çocuklarını, akrabalarını, katilin kendisini, yakınlarını, hüzün ve azap içinde bırakıp umumun nefretini celbetmiştir.
- Altıncısı, katil -velev bir çok meşakkatle hükümetin adalet pençesinden kurtulsa bile- vicdan azabı ve sürekli korku ile kendine eza, eziyet etmiş, düzenini bozmuştur.

Avrupa’nın eskilerinden, yenilerinden şairlerinin en birincisi en büyüğü olan (Şekspir) [Makbet] isimli piyeste katillerin vicdan azaplarını o kadar somutlaştırmıştır ki insan okudukça o acıklı hâli görür gibi olur. Piyesin bir yerinde (Makbet) isimli kişiyi karısı kandırır ve yönlendirir. Evlerine gelmiş bir misafirlerini gece uykudayken öldürürler. Cinayeti öldürülen kişinin yanında bulunan iki adama yüklemeyi mel'unca tasarlarlar. Önce o günahsızı içecekle sarhoş eder, sonra maktulün kanını adamın elbiselerine bulaştırırlar. Daha sonra o biçâreleri idam ettirirler. Bu elem verici hadisede cinayete en çok cüret gösteren (Makbet)in karısıdır. Kadın görünüşte son derece cesurdur. Güya cinayete asla önem vermiyordur. Ama zaman geçtikçe vicdanının zehirleyici suçlaması ve azabı uyanır. Artık ve nihayet vicdan azabı öyle bir raddeye varır ki kadın gece yatağından fırlar ve daha uykuda iken dehşetli bir hâl ile odası içinde gezer. Sayıklar. Evlerinde bulunan bir ihtiyar doktorla hizmetçi bir kız bu halini görürler. Kadın ellerinde günahsız maktul misafirin kanının göründüğünü ve kanın kokusunu duyduğunu zannetmektedir. Bu korku ve dehşet hâlinde ellerini birbirine karıştırarak zannettiği vicdani dehşeti ve azabı yoketmeye çalışır. Ama başaramaz. Kan ellerinden asla çıkmıyor ve kanın kokusu gitmiyor saplantısı içindedir. Kadın yeis ve kederle feryada başlar: “Ah ! Ah ! Ah ! Ellerimden yine kan çıkmıyor ve çıkmayacaktır. Bütün dünyanın deryalarıyla, sularıyla ellerimi yıkasam nafile. Şu kan ellerimden gitmeyecektir. Arap diyarları’nın en güzel kokularını ellerime sürsem bu kan kokusu baki kalacaktır.” Bu feryat ve yeis esnasında evinin kapısının çalındığını sanır. Cinayet meydana çıkıyor zanneder. Kendini diğer bir büyük korku kaplar. Her şeyden korkar. Koşar yatağa girer. Düşer bayılır. Aklını kaybeder. Mecnun olur.


TERCÜME: Bu gün banaysa yarın onadır. Benim gibi bir kimsenin kanı nasıl kaybolmuş olur ?

ŞERH: Bu da kuyumcunun feryadıdır. Der ki: “Bu gün bu şerbetle beni öldürdüler. Ama yarın yani gelecekte, özellikle kıyamet günü beni öldüren kimse zanneder mi ki kanım döküldü ve unutuldu. Hiç bir netice çıkmayacak, unutulacak. Hayır beni bu hale getiren böyle düşünmesin. Kanım yerde kalmaz. Gelecekte katilin azabının şiddetini arar ve kanımı döken hatırına getirmediği musibetlere uğrar.

TERCÜME: Duvarın gölgesi uzar ise de o gölge tekrar duvar tarafına döner.

ŞERH: Her parça hangi yerden, hangi noktadan ayrılmış ise netice aslına geri döner. Nitekim günlerin bilinen vakitlerinde bir duvarın gölgesi uzun olur. O uzun gölge sonra yine çıktığı duvara doğru döner. Cinayet veya diğer filler de zamanın geçmesiyle mutlaka sahibine geri döner. Akıllı olan insan bu cihan imtihanında hayır işlemeye çalışmalıdır ki, iki cihanda mesut ve şâdân olsun.


TERCÜME: Bu cihan dağdır ve bizim işimiz sestir. Seslerin yankısı yine tarafımıza gelir, geri döner.

ŞERH: Bu beyti şerif de öncekinde geçen manayı pekiştirir. Dağların arasında bulunacak insanın sedası noksansız kendine geri döner. Dünya vadisinde de insan, hayır ve şer her ne işler ve her ne söylerse hepsi kendine dönecektir. Fiiline ve sözüne göre ya zillete ve azaba düşecek veya mesut olacak ve kurtulacaktır. 

TERCÜME: Kuyumcu bunu söyledi. Ve derhal toprak altına gitti. Ol cariye aşktan ve hastalıktan kurtulup temizlendi.


ŞERH: “Cariye, dertden kurtulup temizlenmişti” buyurmaktan maksat Tabibi İlahinin tertip ve tedbiri üzerine servetin ve vefasız olan her nevi arzu ve hevesin sevgisi, tutkusu, elem vericidir. Sonucu zararlıdır. Kirlidir. Nefis bunları bilince, geçici olan zararlı aşkı manen öldürür. Kendini “nefsi mütmainne” derecesine yülselterek diriltir, demektir.


TERCÜME: Zira ölülerin ve öleceklerin aşkı baki değildir. Ölüler bizim tarafımıza gelemez.

ŞERH: Ölümlü bir bedende aşk ve muhabbet olmaması onun sevip bağlandığı hayat ve güzelliklerinin yokolucu olmasındandır. Ölümlüler de, dünyanın geçici güzellikleri de dünyaya bir daha geri dönemezler. Bedenler ise mutlaka yok olacaklardır. Arif olan insan ise öncelikle öyle ölümlülere sevgisini ve ruhunu bağlamaz. Muhabbetini hay ve baki olan, hakiki dost olan Allahu Teala’ya tahsis eder. 

TERCÜME: Diri olanın aşkı gönüldedir, gözdedir. Her dakikada goncadan tazedir, daha latifdir.

ŞERH: Diri ve ölümsüz olan Allahu Teala Hazretleri’nin aşkının varlığı daima güzelliğin en mükemmel hâliyle sürekli tazelenir. Çünkü İnsan, Allah’ın kudret ve merhameti gibi yüce isimlerini hatırladıkça, andıkca bunca mahlukat, bunca varlık ve Rabbanî eserleri gözleriyle bile görebilir. Gördükçe İlahî aşk sürekli tazelenir, akıllara letafet verici, kâlplere hayat bağışlayıcı olur.


TERCÜME: O hay ve bâki olan Allahu teala Hazretlerinin aşkını seç ve kabul eyle, o her şeyden yüce Huda Can verici şaraptan sana içiricidir.

ŞERH: Yokolucu, geçici olan şeylere kalbini bağlayıp onlara aşık olma. Hay ve baki olan Allahu Teala Hazretlerinin emirlerini kabul et. O’nun aşkını talep et ve seç. Böylece kendini baki ve bahtiyar etmiş olursun. Hak Teala Hazretlerinin sana vereceği muhabbet şarabı lezzet deryasıdır. Çünkü o bütün noksanlıklardan münezzeh olan Zat, muhabbetleri yaratandır, bütün lezzetlerin kaynağıdır.


TERCÜME: Bütün Peygamberlerin,tesir, kudret, kâr, saadet buldukları aşka sarılmalı, o aşkı seçmelisin.

ŞERH: Peygamberler Aleyhimü’s Salatü ve’s Selam Hazeratı temiz olan aşk ile, Allah’ın aşkı ile yüce kâlblerini ihya ettiler. Gözlerini ve bakışlarını hikmetin nuru ile bina ettiler. Dünyanın ve ukbanın şerefini buldular. Sen de arif isen bu yüce zümrenin yoluna girmeli ve kendini ihya etmelisin.


TERCÜME: Sen deme ki bize o şah’a gidecek yola izin ve icazet yoktur. Kerim olanlarla işler güç değildir.

ŞERH: Ey insan ! Yeis getirme ve korkma. “Ben nasıl adamım ki İlahî aşka nail olayım. Saadet menzilinin başına vasıl olayım deme ! Çalış ! İnsanların içinde bile cömert ve ulu olanların lütfü geniş olduğu halde, ya kerimleri yaratan Cenabı Huda’nın ne derecede merhametli ve kerim olduğunu söylemeye, tafsil etmeye gerek var mıdır ?

KUYUMCUYA ZEHİR VERMEK İLAHİ EMİR İLEDİR


TERCÜME: Hekim-i İlahinin elinde kuyumcunun öldürülmesi ne şahtan bir ümit ve ne korku içindi.

ŞERH: Hekim-i gayb gibi arif mürşitlerin işleri yalnız Allah’ın rızasına bağlıdır. O yüce zümrenin fiileri korkudan ve ümitten soyulmuştur, uzaktır.


TERCÜME: O çocuğun Hazret-i Hızır Aleyhi’s Selam boğazını kesti. Onun sırrını avam anlayamaz, idrak edemez.

ŞERH: Kuranı Azimü’ş Şan’da ferman ve hikaye buyrulduğu üzere Hazreti Musa Aleyhi’s Selam Cenab-ı Hızır’la karşılaştıklarında Hazret-i Hızır zahirde hiçbir sebep olmadığı halde tesadüf eyledikleri bir çocuğu öldürdü. Hazret-i Musa’yı hayrette bıraktı. Halbuki ledün ilminde o çocuk şaki ve anne babasına asi idi. İdamıyla Allah’ın keremiyle ebeveynine diğer hayırlı bir çocuk ihsan edildi. Bu macera Kehf Suresi’nin yetmiş üçüncü ayet-i kerimesinde ferman buyrulur. Şöyle ki:

{Yine gittiler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında Hızır hemen onu öldürdü. Musa: "Kısas olmadan masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu sen çok fena bir şey yaptın" dedi. (Hızır:) "Sen benimle asla sabredemezsin, demedim mi?" dedi}

Bu beyti şerifin manasının özeti : avam yalnız görünürdeki olayları görüp, işin görünmeyen sebeplerini ve hikmetlerini anlamaktan ve idrakten acizdir. Onun için şikayet ve sabırsızlıkla kendini ve diğer insanları rahatsız ve taciz ederler. 

TERCÜME: Hak teala Hazretlerinden vahiy ve cevap bulan kimse, her ne ki buyurursa sevap ve doğru olur.

ŞERH: Yüce Peygamberlerin ve Evliyayı kiramın emirleri ve buyurdukları mutlaka isabettir ve saadete sebebdir. Çünkü onların sözleri ve hâlleri, arzu ve hevesin, kendilerinin eseri değildir. Bilakis vahiy ve ilhama dayanırlar. Bu yüzden her iki dünya esenliği için delil ve senettir.


TERCÜME: Can bağışlayan kimse eğer öldürürse reva ve münasiptir; zira Hak Teâlânın nâib ve vekildir; onun eli Cenabı Hakk’ın elidir.

ŞERH: Ehli irfanın Allahu Tela’nın indinde ne derecede değerli ve yüce olduğu Kuranı Azimü’ş Şan’ın bir çok ayetlerinde açıkca yazılıdır. Zahirde de dünyada ne cansız varlıklar ne de hayvanlar içinde insan gibi akıllı, adaletli, ve bu gibi yüce hasletlere ve üstün sıfatlara sahip bir başka mahluk bulunmaz Bir insanı kamil mesela savaş esnasında bir adamı öldürür veya manevî hâllerde kötü ahlakını yok ederse uygun ve revadır. Çünkü o bu fiili nefsanî garaza bağlı olmaksızın yapmıştır. “Öyle bir zat ki can bağışlar” buyurmaları diğer bir insanı selamet yoluna davet ederek ahlakını güzelleştirmesini ve saadetini sağlaması demektir. Selamet yoluna girmeye vesile olmak, ahlâkı güzelleştirmek, saadetini sağlamak hayat bağışlamak gibidir. Asıl hayat ve gerçek saadet güzel ahlakın ve İlahî aşkın varolmasına sarf edilen gayrettir. Yoksa cismanî hayat iki günahkarın birleşmesinden bile meydana gelebilir. Amma o çeşit hayat azabın ve ölümün ta kendisidir.


TERCÜME: Bir arifin önüne İsmail gibi baş koy. Şâd olarak, sevinçli olarak, gülerek onun kılıcı önünde can ver.

ŞERH: Hazreti İbrahim Aleyhi’s Selam oğlu İsmail’i kurban etmek istediğinde Hazreti İsmail babasının önünde boyun bükerek, itaat ve teslimiyet etmesi üzerine Hak Teâla Hazretlerinin emriyle kurban olmadı. Nebi oldu. [Bu vaka Kuranı Azimü’ş Şan’da ferman buyruldu, haber verildi.] İşte sen de akıl sahibi isen Cenabı Hakk’ın ve bir marifet sahibinin hayat bağışlayan kılıcı gibi olan emrine başını teslim et. Canını kurtar ve diril.


TERCÜME: Senin canın ebedî ve daimi mutlu ve sevinçli kalsın. Fahrı Alem Muhammet Mustafa Aleyhi’s Salatü ve’s Selam Efendimiz’in pâk olan canı Allahu Teala ile mutlu ve sevinçli kaldığı gibi.

ŞERH: Bir insan eğer farzlara ve Allah’ın emirlerini yerine getirmeye devam eder, ve bir arif ve akıl sahibi mürşidin tenbihlerine uyarsa o kadar ebedî saadet kazanabilir ki zahir akıl o hali asla tasavvur ve tasvir edemez. O insanın canı Fahr-i Alem Efendimiz Hazretlerinin mübarek canı gibi ilelebet handan olur, buyurmaları, bir insanı kamil, adil, büyük ruhanî mertebeye sahip zatın yüce katına ulaşabileciğini ima etmek içindir. Öyle bir zatın katına ulaştığında şayet kabiliyeti varsa cennete vasıl olabilecektir. Yoksa, Hazreti Ahmed’in her an alemin esrarını fetih halinde olan ruh’u kadar mesut ve mesrur olur demek değildir. O kadar ruhaniyet hangi insanın haddine isabet edebilir. Hangi insan o kadar ruhaniyeti kaldırabilecek hassaya sahip olabilir ? Özellikle Beyti Şerifte kullanılan “hemçu” kelimesi ebediyete delalet edip şerefin yüceliğine ve miktarına delalet etmez.


TERCÜME: Aşıklar mutluluk kadehini çekip içtikleri zaman, mahbubları onları kendi elleriyle öldürürler.

ŞERH: Aşık, ruhanî aşka gerçek aşka ulaştığında öyle mesut olur, mutluluk deryasına öylesine dalar ki, hakiki dostu onu cefalara düşürse, belalara musibetlere düçar etse bile aslında kendisinin sabrını yükselttiğini değerini yücelttiğini bilir. İrfan istemeye devam eder. O durumda mürşidi kendisinin kötü ahlâkını öldürmekte, manevî şahsiyetine hayat vermektedir. Bu yüzden mesuttur, mutludur.


TERCÜME: Şah o kanı şehvetten ötürü dökmedi. Sen suizanı, kötü düşünceyi, kavgayı, mücadeleyi bırak.

ŞERH: Şah ve Tabibi İlahi ile birleştiğinde, iki denizin birleşip tek deniz gibi olduklarının bahsi geçmişti. Şimdi “Kuyumcuyu Şah öldürmedi” diye tabib yerine Şah’ın adının geçmesi artık Şah ve Tabibi ilahi bir vücut sayılması sebebiyledir. Kuyumcuyu Şah belki şehvetten dolayı öldürmüş olabilir gibi zan ve düşünceye sakın kapılma. Ve mücadele etme. Çünkü Evliyaullah’ın amelleri ve fikirleri makbul olmayan, kötü şeylerden bütünüyle kurtulmuştur. Şeklen garip görünen bazı hâllerinin bile hikmete bağlı bulunduğu apaçıktır.


TERCÜME: Sen “Şah garazını nefsini işe bulaştırdı” zannediyorsun. Bir şey süzülürse onda tortu kalır mı?

ŞERH: Şah veya Tabibi İlahi veya diğer Evliyaullah Hazeratı kötü ahlakdan bütünüyle kurtulmuş , temizlenmiş, İlahî aşkın ateşi insanî özelliklerini süzmüş üstün insanlardır. Onların benliklerinde hiç hile ve hıyanet kalır mı ? Anlatılan kuyumcuyu Şah, şehvet için öldürmüştür, düşüncesiyle suizan edersin, kötü düşünürsün, o yüce zümreden biri sahip olduğu serveti Allah rızası için harcadığını görür “bu riyadır, hiledir” dersin.


TERCÜME: Bu riyazet ve cefa ateş ocağı, gümüşten çer çöpü, onun saflığını bozan her şeyi defetsin diyedir.

ŞERH: Bunca meşakkatli, zorluklar ve sıkıntılarla dolu yolu seçen, her çeşit mihnete düçar olan bir Veliyyullah hakkında, onun nefsanî garazlarla hareket edebileceğini zannetmek hataya düşmektir. Çünkü ehli irfanın seçtikleri eza ve cefa, nefsanî garazları, kötü ahlakı yoketmek, öldürmek içindir.


TERCÜME:İyinin ve kötünün imtihanı altın kaynayarak köpüğü yukarı çıksın, saf ve halis olanı kalsın diyedir.

ŞERH: Evliyaullahdan olan insanın sûrî lezzetleri terk ederek ıztırap ateşinin riyazatında kalması ve kaynaması bundan ötürüdür:

İnsan yaratılışındaki safiyeti ve temizliği yeniden bulsun diye, güzel ahlâk ile bezensin, kötü ahlâkı tortu gibi, köpük gibi üzerinden atsın, yoketsin diye iyi ve kötünün imtihanına düçar olur. Bu imtihan, her rtürlü bela, musibet, eza, cefa, cevr, sıkıntı, yokluk, riyazattır. Bunlar insanı ateşin üzerindeymiş gibi kaynatır, eritir. Tıpkı altını ateşle eritip tortusunu çıkarıp saflaştırdıkları gibi.


TERCÜME : Eğer o Şah’ın ve Tabibi İlahi’nin işinde yani kuyumcuyu getirtip zehirli şerbeti içirmelerinde ilhamı İlahî olmayaydı o Şah değil belki yırtıcı bir köpek olurdu.

ŞERH: Şah’ın bu şiddet tedbiri eğer İlahî ilham ile olmasa, nefsanî garaza dayansa, övülmeye, sena edilmeye değil, eza edilmeye tanedilmeye müstehak olurdu. Çünkü bazen şiddet gereklidir. Ancak şiddet uygulamak, öfke, garaz, korku, nefret gibi kusurlardan temizlenmiş olan adama layıktır. Bu tür kusur ve hastalıklardan ortaya çıkan şiddet mazarrattır, kaçınılması ve kötülenmesi gereken bir tür cinnettir.

TERCÜME: O şehvetten, hırstan, tamahtan, nefsin arzusuna uymaktan temizlenmişti. Yaptığı çirkin görünüyordu, ama güzeldi.

ŞERH: Şeklen garip ve çirkin görünen işleri yapacak zatın gerçekten Hak Teala Hazretlerine dayandığı nasıl anlaşılır ? Yapılan o işlerin hırs, tamah, ve diğer kötü ahlâkın etkisinden uzak olması şarttır. Kötü ahlâk sahibi olanlar her ne kadar Şeyh dilinden konuşsalar, bazı güzel işler işleseler bile yine taklitcilerdir, yaptıkları şeyler faydasızdır. Tam aksi gidişatı doğru, dürüst, akıl sahibi olanların bazı işleri şeklen çirkin görünür ama gerçekte isabettir, doğrudur. Nitekim Hazreti Hızır çocuğu öldürmüş ise de bu hareket çocuğun cehennemden kurtulması ve anne babasına bir salih ve mükemmel oğlun dünyaya gelmesi gibi Allah’ın izni ile yapılan bir hikmet idi. Cesur, alim, akıllı bir kumandan da sureta çirkin olan bir ricat, geri dönüş emrini verebilir. Ama bu seçim, hakikatte büyük bir galibiyet kazanmak için geniş bir tedbir meydana getirir.


TERCÜME: Eğer Hazreti Hızır Aleyhisselam denizde gemiyi kırdıysa o kırışta yüz sağlamlık vardır.

ŞERH: Gidilen yolun sonunda bulunmuş bir gemiyi Hazreti Hızır Aleyhi’s Selam deldi. Lakin adamlarını ve içinde bulunacak olanları bir gasıp ve zalimin zulüm saçan elinden kurtardı. Siyasette de akıllı bir amirin muktedir bir kumandanın bazı tedbirleri kısa görüşlü olanlara nahoş görünür. Ama hakikatte doğrudur, esenlik kazandırır. Şu kadar ki amir ve kumandanın akıllı, doğru, dürüst, cesur olması şarttır. Bu üstün sıfatlar üzerlerinde olmazsa hoş görünen işlerinde bile sonunda kötülük çıkar. Hele iyi görünme bir tarafa şeklen bile kötü görülen işleri tabii önünde ve sonunda zararlı ve berbat olur.


TERCÜME: Hazreti Musa Aleyhisselamın vehmi bu kadar hünere ve zekasına rağmen Hazreti Hızır Aleyhisselamın çocuğu öldürmesi, gemiyi delmesi, duvarı onarması gibi garip işlerini görünce perde altında kaldı. Hakikati kavrayamadı. Bundan dolayı sen kanatsız uçma !

ŞERH: Hazreti Musa gibi bir Nebiyi Zişan bu tecrübelerle imtihan olununca sûrî akıl vasıtasıyla ledünnî hikmeti anlayamamıştı. Sabredememiş itiraz etmişti. Şimdi sen Ey ham, pişmemiş, çiğ insan ! Zihin ve akıl vasıtasıyla ruhanî işleri nasıl anlamaya ve izan etmeye çalışırsın ? Çalışırsın da itiraza kalkışırsın ? Sende ruhaniyet kanadı olmayınca maneviyatın yüksek ufuklarına kanat çırpmaya çalışma. Bir akıl sahibinin, bir doğru ve dürüst insanın şeklen garip görünen işlerine suizan besleme, kötü düşünme.İnat etme, tam aksine git kendini ona bağla.

TERCÜME: O kırmızı güldür. Sen ona kan deme. O akla dalmıştır, aklın sarhoşudur. Sen ona mecnun deme.

ŞERH: Kuyumcuya olan muameleye, kuyumcunun dökülen kanına çirkin bir iş nazarıyla bakma. O muamele gül gibi güzel kokular neşrine neden olur. İnsanlar; bir Tabibi İlahî’nin ve bir adil Şah’ın terbiyesine girmişlerse öncelikle çektikleri cefayı ve dökecekleri gözyaşını göz ve gönül yarasından akan kan zannetme ! Bu terbiye ve cefanın neticesi saadet ve sefa getirecektir. Bir de Rabbanî aşka dalmış Evliyaullahı sen akılsız zannetme. O yüce zümre ancak akılla algılanabilecek varlıklar içinde tekdir, benzersizdir. Zekâları, zeka sınırının son derecesinde bulunduğundan Huda aşkının sarhoşudurlar.

TERCÜME: Eğer Şah’ın maksadı Müslüman’ın kanı olaydı, ben onun ismini andığımda kafir olurdum.

ŞERH: Şah veya Tabibi İlahi nefsanî arzu ve garazına esir, bu gibi istenmeyen ahlâk ashabından, mazlumların kanını dökenlerden olaydı ben hiçbir vakit onları övmez, adlarını ağzıma almazdım. Öyle yapmış olsam kafir olurdum. Çünkü Allahu Teala bana bu akıl, nutuk ve kuvveti adalete katkıda bulunmak, saadeti çoğaltmak için bahşetti, ihsan buyurdu. Bir eşkiyayı, bir kötüyü överek zulüm ve eşkiyalığın artmasına sebep olayım diye değil. Kötüyü översem Allahu Teala’nın bahşettiği akıl ve lisan gibi ihsanlarına küfranı nimet etmiş olurum. Eşkiyalığı genişletmiş, mazarratı davet etmiş olurum.


TERCÜME : Gökler eşkiyanın ve kötünün övülmesinden titrer. Kötünün övülmesinden muttaki ve iyi adam sûi zanna düşer, kötü düşüncelere kapılır.

ŞERH: Kötüyü övmek bir çok fenalığı davet eder :

- Öncelikle bu övgü, Allah’ın rızasına aykırıdır.

- İkincisi, diğer insanlar kötünün övüldüğünü işitince, kötü yolda bulunmak, günah ve zulüm yapmak, mazarrat sebebi değilmiş de tam aksi övülme ve saadet nedeniymiş şeklinde düşünmeye başlarlar.

- Üçüncüsü kötülük yapan adam suçlanırsa ve azarlanırsa yaptığı kötülüğü bırakır. Kendine güzel bir yol seçmesi umulur. Ama kötülüğü övüldükçe davranışlarındaki kötülüğü artırır. Yeryüzünde kimi bulursa zarar verir, umutlarını kırar.

- Dördüncüsü; muttaki ve iyi adamlar bir kötünün övüldüğünü işittikçe kendi güzel işlerinden şüpheye düşerler. Suizan edip kalben “belki bizim iyi diye tuttuğumuz yol güzel yol değildir, aksini yapanlar işte övülüyor” diyebilirler.

- Beşincisi; Kötüyü öven yalnız bir defa hataen övmüş olsa bile işiten muttaki ve iyi adamlar: “Bakınız bu adamı şimdiye kadar doğru, dürüst bilirdik. Meğer zulmün yardımcısı ve hizmetçisi imiş” diyerek hakkında suizan ederler. Suizan, kötü düşünmek, haram olduğundan günahkar olurlar. Elhasıl kötü adamı veya kötü işi güzel göstermek, kötülüğün genişlemesine sebebiyet vermektir. Zulmün icrasına yardımcı olmaktır.

TERCÜME: Şah; çok şeyden haberdar bir şah idi. Allahu Teala Hazretlerinin has, seçkin, makbul kullarındandı.

ŞERH: Zikrolunan Şah, gayet mümtazdı, tertemizdi, benzerlerinden üstündü.Onun için övüldü. Aksi olaydı irfan ehli tarafından hiçbir vakit övülmezdi. Meşru olmayan işleri, tedbirleri övülerek ilan edilmezdi.


TERCÜME: Bunun gibi bir adil Şah eğer bir kimseyi öldürürse onu bahtın gideceği en yüksek mahal ve makama yükseltmiş olur.

ŞERH: Evliyaullah’tan, akıl sahibi, gidişatı doğru ve dürüst, arif billah olan zevatın yaptığı işler sureta her ne kadar ağır görünse de yine bir hikmete dayanır. O muamelelere mazhar olan insan işin sonunda saadete ermiş olur.

TERCÜME:Şah, lütfun ve güzelliğin kendisiydi. Eğer kuyumcunun faydasını kahrında görmemiş olaydı, nasıl kuyumcunun kahra uğramasını, zehirletilmesini isterdi ?

ŞERH: Allahu Teala Hazretleri’nin rızasını kazanmak için hareket eden Evliyaullah önceden beyan olunduğu üzere gerektiği zaman ve yerde şeklen ağır ve cefalı işlere karar verebilir. Bu karar, cefa gören adama daha büyük bir fayda istihsal etmek içindir. Fayda amacı olmayan şiddet hiçbir zaman iyi ve müstakim adamlara uygun değildir. Bu hâl şeytan sıfatlı, görünüşte muktedir ve zeki, ama gerçekte ahmak ve aptal olan ve fıtraten seviyesiz yaratılmış bulunanlara mahsustur.


TERCÜME: Çocuk ameliyat neşterinden titrer. Lakin o sırada merhametli annesi mutlu ve memnundur.

ŞERH: Evliyaullah ve doğru, dürüst olan emir sahipleri bazı mertebe cefa etseler bile cefa görenleri kendi evlatları gibi severler. Mesela kendisine hacamat yapacak cerrahı ve neşteri çocuk görünce kokar ve bağırır. Lakin neşterin vurulmasıyla hasta oğlunun sağlığına kavuşacağını bilen annesi mutlu ve memnun olur. İnsanlar olayların ve keyfiyetlerin görünen şekillerine değil yakın ve uzak sonuçlarını akletsinler. Dikkat ederek, suizandan ve sabırsızlıktan kendilerini kurtarsınlar. 

TERCÜME: Yarım ve zayıf olan canı alır ona yüz can verir. Senin aklına ve vehmine gelmeyecek şeyleri verir.

ŞERH: Allahu Teala veya sadık ve mükerrem kulları insana edecekleri bir cefaya mukabil yüz bin nimet ihsanederler. Mesela savaşta şehidin hayvanî ruhunu alınır. Derhal kendisine ebedî hayat ve yüz bin ölümsüz feyizler verilir. Bu gibi bir çok hâl ve durum vardır ki şeklen melal ve keder gibi görünür. Ama sonucu saadet davet edici, selamet getirici olur.

TERCÜME: Sen kendinle kıyas yaparsın. Lakin gerçekten gayet uzak, uzak düşmüşsün iyi bak !

ŞERH: Bazı adamlar var ki ben cefayı ve kederi çektikten sonra artık gelecek vehmedilen bir saadeti beklemem hayaldir. Özellikle her hangi birine cefa eza etmişsem ona yüz kat nimet vermek şöyle dursun belki hiç iyilik etmedim der. Bu düşünce, bir kötü ahlâkın kendine göredir. Lakin sonsuz kuvvetlere, merhametlere, hikmetlere malik olan Allahu Tealaya göre bu kıyas suizandır, kötü düşüncedir. Karşısında olan zatın gücüne ve özelliğine hikmet gözüyle bakılsın. Onun üzerine fikren ve fiilen sonuç almak için çaba ve gayret sarfetsin.

TERCÜME: Bir bakkal vardı. Ve güzel sesli, yeşil rengli, konuşabilen bir tuti kuşunun sahibiydi.

ŞERH: Burada “tuti kuşu” güldüren mizahcı adamları simgelemektedir. Bazıları, böylelelerini eğlenmek ve ufak tefek işlerini gördürmek için evlerinde tutarlar.


TERCÜME:Tuti dükkanın bekçisi ve koruyucusuydu. Alış ve verişe gelenlere nükteli ve güzel şeyler söylerdi.

ŞERH: Bu mizahcı, efendisiyle işi, sohbet ve muhabbeti olanlara tuhaf şeyler söyler ve onları güldürürdü.


TERCÜME: Bu tuti birine hitap etse insan gibi konuşurdu. Tutilere mahsus ötüşünde de üstüne yoktu.

ŞERH: Anlatılan mizahcı ve nükte söyleyici, akıllı adamların sözünü işitir, cevap verir ve hele taklitte üstatdı.


TERCÜME: Efendi bir gün evine gitmişti. Tuti dükkanda bekçilik yapıyordu.

ŞERH: Efendisi bir yere gidince mizahcı, dükkan veya evde yalnız kalmıştı.


TERCÜME: Bir kedi fare tutmak için ansızın dükkana sıçradı. Tuticağız ise korkusundan yerinden fırladı.

ŞERH: Efendisinin gizli olan hâlini veya düşüncelerini araştırmak üzere zararlı ve desiseci bir adam, tutiye benzetilen mizahcının yanına ansızın gidip korkuttu. Sırlarına ortak etmek etmek istedi.


TERCÜME: Tuti dükkanın bir tarafından diğer tarafına kadar sıçradı, bu telaşla gülyağı şişesini döktü.

ŞERH: Gizli fikirleri çalmak isteyen desisecinin şerrinden kurtulmak ümidiyle biçare mizahcı bir kelamdan diğer kelama geçti. Her ne kadar çabaladıysa da sonunda hataen, söylenmeyecek bir gizli ve mühim şeyi söyleyiverdi. Kendini kötü duruma düşürdü. Şişeye benzeyen o kelam içinde gülsuyuna benzeyen saklı mânâ ve sırları açıkladı, saklı kalması gerekeni gevezelikle ayağa düşürdü.


TERCÜME:Tutinin efendisi evinden döndü. Dükkanda efendi gibi rahat oturdu.

ŞERH: Efendisi dükkana dönünce telaşsız, vakur, ağırbaşlı bir şekilde oturdu. Sırrın ortaya döküldüğünün henüz farkında değildi.


TERCÜME: Dükkan yağ ile dolmuş, elbisesi bulaşmış olduğunu görünce öfkeyle tutinin başına vurdu. Darbeden tutinin dili tutuldu.

ŞERH: Efendisi dükkana geldiğinde mizahcının bazı sırları ifşa ettiğini işitti. Gizli olması gereken durumun herkese yayılmış olduğunu, dükkânın işleyişine zarar ve leke geldiğini farkeden efendi öfkeyle mizahcının başına vurdu. Şiddetini ortaya çıkardı.


TERCÜME: Tuti darbeden dolayı birkaç gün sözü kısa kesti, [konuşamadı] Efendisi olan bakkal pişmanlığından ah etmeye başladı.

ŞERH: Vurma ve dayak gibi ağır muamelenin icrasından her zaman gayet sakınılması lazım gelir. Zira vurulanın ne kadar değersiz olduğu düşünülürse düşünülsün, o Hak Teala Hazretlerinin yaratığıdır ve kuludur. Dövülenin dayaktan dolayı namusu ve şerefi ayaklar altına alınmış olur. Kalbi ve aklı zedelenir, durumu değişir.

Öfkeye, garaza, şiddete bağlı olmaksızın, hukuk ve kanunun tayin ettiği bir sebebe dayanmadıkca vurma, dövme dayak insanlık dışı bir keyfiyettir.


TERCÜME: Bakkal üzüntüsünden sakalını yolardı ve “Ah yazık nimetimin güneşi bulut altına gitti ve gizlendi.” Derdi.

ŞERH: Düşünmeden ve aceleyle yapılan hem de gayrı meşru olan işler genellikle pişmanlıkla sonuçlanır. Akıllı ise bir işi yapmadan önce, şeriata , düzene, akla uygun olup olmadığını değerlendirir. Sonra icrasına geçer.


TERCÜME: Böyle hoş dilli, güzel söyleyici tutinin başına vurduğum zaman, keşke elim kırılaydı, kuruyaydı.

ŞERH: Asıl hüner yanlış işi yapmamaktır. Yaptıktan sonra kocakarı gibi feryatlar faydasızdır. Allahu Teala saklasın, insan yanlış bir şey yaparsa bir taraftan Allahu Teala Hazretleri’nden kusurunun affını dilesin, diğer taraftan yaptığı kötülüğü düzeltmek için çalışsın.Ondan sonra başka yanlışlıkla neticelenmeyecek teşebbüslerde bulunsun. Hayırlı işler yapsın. Yoksa yanlışlığı yaptıktan sonra feryat ve figanlar boşunadır. Ayrıca böyle boşu boşuna ağlayıp, sızlanmak akıl ve bedene zaaf ve umutsuzluk getirir. İnsanın ümitlerini kırar gayretsiz eyler.


TERCÜME: Her dervişe hediyeler ve sadakalar verdi. Ta ki kendi kuşu konuşmayı bulsun. Söylemiş olsun.

ŞERH: Bakkalın birinci hareketi adi feryattan ibaret ve faydasız bir hareket idi. Sonra sadaka verince fiilen çalışmış olmasından o hareketi daha makbul ve makul oldu. Sadakanın büyük ve güzel tesirleri, sayılamayacak kadar çok faydaları, her bakımdan önemi vardır. Bu konu, özellikle Kuranı Azimü’ş Şan’ın bir çok ayet-i kerimesinde haber verilir, zikrolunur.


TERCÜME: Bakkal üç gün üç geceden sonra şaşkın, ağlayarak, ümitsiz dükkanda oturmuştu.

ŞERH: Üç gün üç geceden maksat hayli zaman demektir. Bu münasebet üzerine uzun –kısa bazı fikir ve yorumlara işaret etmek isteriz. Şöyle ki: İnsanın aklında dört tür temel güç vardır. Biri “müdrike:İdrak noktası” dır. Görüp işittiği şeyi anlar. Diğeri “Hafıza:saklama”dır. Müdrike (İdrak noktası) gücünün göz, kulak, dil, dokunma, koklama ile aktardığı şeyleri korur, saklar. Üçüncüsü “Hayaliye: Tasarlama” dır. Fikirleri bazı gerçek, bazı gerçek olmayan renk ve suretlerle şekillendirir. Eşyanın özelliklerini, küçültür veya büyültür. Dördüncüsü “Akıldır” Akıl gücüyle insan mutluluğunu kazanmak için mümkün olabilecek sebepleri önce zihnen düzenler. Sonra mümkün olduğu kadar fiilen yapmaya, icra etmeye koyar.

Hikayede adı geçen bakkal bu dört özellikden üçünü yerine getirdi. Akıl gücünü ihmal etti. İhmal etme yanlışlığını anladıktan sonra üzüntü içinde yerinde oturdu.


KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ İLE BEDENSEL YAPILAR ARASINDAKİ MÜNASEBETLER


Aklın ve zekânın yeri dimağdır. Dimağın yeri baş, özellikle alındır. Baş büyücek ise zekiliğe delâlet eder. Alnın genişliği sahibinin hikmete kabiliyeti olduğuna, geniş olmayıp da orta ama yüksek ise zekâya ve onurlu oluşa, alın hem geniş, hem yüksek olunca o kişinin hikmet sahibi oluşuna, onurlu oluşuna delâlet eder. Alına paralel kafanının orta tarafı yâni boyundan dört beş parmak yüksek olan yerde kemiklerde bir çıkıntı bulunur ise, zekâya alâmetdir. Cephesi dar ve alçak olanların zekâ ve cömertlikleri az, ciltleri koyu renkli, inatcı ve ısrarcı olurlar.

Yüce Allah’ın kudret ve azametini düşünmeli ki, bütün karakterler dört temele dayanır. “Demî”:Kanı baskın olanlar, “Safravî”:Safrası baskın olanlar, “Asabî”:Sinirleri baskın olanlar, “Lünfavî”: Lenf'i baskın olanlar. Bu dört temel unsurdan ibaret iken her bir insanın sîması diğerine benzemediği gibi, zekâ derecesi, hissiyatı da biri birine benzemez. İnsan hangi mizacda bulunursa bulunsun, zihin ve kalbini gam ve keder kaplarsa üzülmesin. Tavırlarını ve kederlerlendiren düşüncelerini değiştirir, kanına kuvvet verir, açık havadar yerlerde gezerse kendini toplar. Özellikle kâlbini Allahu Teâlâ Hazretlerine bağlarsa Allahu Teâlâ’nın izniyle gamı sevinç ve mutluluğa dönüşür.


AKIL GÜCÜ ZEKA GÜCÜ KÂLP GÜCÜ


İnsanların bazısı aşırılıklardan sakınma özelliğine sahiptir. Düşüncelerinde “Aklı Selim” denebilecek bir orta yolu seçerler. Bunların, zeka ve kâlp güçleri aşırı değildir. Yaratılışlarında bir sakinlik vardır. Aceleci değildirler. Bozuk düşünceler peşinde koşmazlar. Bu yüzden işlerinde hata etmezler. Fikirleri sınırlı şartlarda çoğunlukla gerçekleşir. Ancak hayal güçleri ve bilinçleri pek azdır. Zekaları ve yorum güçleri orta derecededir. Etkili ve olağanüstü sonuçlar elde edecek işlere girişemezler. 

İnsanların bazısında zeka gücü gelişmiştir, normalden yüksek derecede zekidirler. İşittikleri her sözü anlama ve idrakleri çok hızlı olduğu için zihinlerinde hemen bir cevapları hazırdır. Bu tür zekaları aşırı olanlarda, birinci gruptakilerin aklı selimleri de olabilse olağanüstü adamlardan sayılırlar. Ama bunların çoğu aklı selimden mahrumdur. Hızlı düşündükleri için acelecidirler. Akıl ve kâlp için gerekli olan sakinlikten mahrumdurlar. Çünkü hayal veya gerçek sürekli düşünmekten sinirleri yorgun düşer, dayanma gücünü kaybeder.

Üçüncü gruba giren insanların, kâlp kuvveti çok gelişmiştir. Buna “karakter” denilebilir. Kâlp kuvveti, çoğunlukla, sinirleri son derece sağlam, aklı orta, çoğu zaman cesur, bazı durumlarda inatcı olanlarda görülür. Bu tür insanlar, hemen hiç gülmemek, az konuşmak, insanların arasına az karışmak, vakur bir duruşları olmak gibi dış özellikleriyle bilinebilirler. Bunlar, aklî delillere çok başvurmazlar.

Akıl gücü, Zeka gücü, Kâlp gücü şeklinde gruplandırdığımız bu özelliklerin daha iyi anlaşılabilmesi için, işlerin konuşulduğu, karara bağlandığı bir meclis farzedelim.

Bu mecliste, zeka gücü olan, hemen herkesten önce, görüşünü açıklar, o görüşün isabetini ispat için aklî deliller getirir. Akıl gücü olan, eğer bu görüş isabetliyse, “Pekala, uygundur.” Der. İsabetli değilse susar. Görüşünü açıklaması istenirse, isabetli bulmadığı görüşü bir iki cümleyle red eder. Yine bir iki cümleyle kendi görüşünü söyler. Ama ispatı için delil getirmeye çaba sarfetmez. Görüşünün kabul edilmesi için ısrar etmez. Kâlp gücü olana gelince; o sessiz olan biteni dinlemektedir. Sıra kendisine gelince vakur bir eda ile görüşünü söyler. Ama görüşünden daha ön planda olan oradakileri etkilemesidir. Akıl gücü ve zeka gücü olanlar onun görüşünün aleyhine bir şey düşünmüş olsalar bile, korkuyla uzlaşmacı olmak arasında belirsiz bir duyguya kapılıp susarlar. İtiraza yeltenmiş olsalar kâlp gücü olan adamın, haşin bir kaç cümlelik cevap, itiraz edenin yüzüne hakaret gibi fırlarttığı bir bakışla karşılaşırlar. Meclistekiler, bu adamın fikrinden vazgeçmeyeceğini hissederek, çoğu zaman çaresiz onun sözünü kabul ederler. Hatta onu memnun etmek emeliyle görüşünün isabetini ispatlayacak deliller peşine düşerler. Fakat önceden geçtiği gibi, bunların zeka güçleri ve hayal güçleri orta derecede olur. Şayet ortadan daha az olursa kâlp güçleri şiddete ve tecavüze dönüşür. Tecavüzleri nedeniyle kısa zaman içinde, itibardan düşerler, meclisten kovulurlar.

Dikkate değerdir ki; savaş meydanlarında gayet cesur olan bir kişi ölüm tehlikesi olmayan işlerde çoğunlukla korkak olur. Tam aksi, Kâlp gücü olan adam savaşta korkak ve sebatsız olabilir. Fakat bir adamda “kâlp gücü” ile “zeka gücü” birleşirse, “akıl gücü” orta derecede olsa bile, ortaya oalağanüstü bir kişilik yapısı çıkar. İskender, Rum Kayseri, Annibal, Yavuz Sultan Selim, Frederik, Napolyon gibi büyük adamlara benzemiş olur.

Ancak şunu da ihtar edelim ki; kim hangi türde yaratılmışsa onu geliştirmeye çalışmalıdır. Kendinin dışında bir başka gücün davranışlarını taklit eden ilk bakışta anlaşılır. Kendini gülünç duruma düşürmüş olur.


KİŞİLİK VE DAVRANIŞLARI ETKİLEYEN BİÇİMSEL ETKENLER

Bir de farklı mizaçlara ait bazı tafsilat verelim. Esasen dört mizaç vardır. Demevi (Kanı baskın olanlar), Safrevi (Safrası baskın olanlar), Asabi (Sinirleri baskın olanlar), Limfuvi (Lenfası, baskın olanlar). Limfuvi (Lenfası, baskın olanlar). Boyları kısalığa ve bedenleri yağa eğilimlidir. Ender olarak uzun olabilirler. Elleri, ayakları, yüzleri yuvarlaktır. Dudakları dolu, burunları kalın, yüzlerinin rengi beyaz ve nadiren kırmızı ve esmer olur. Bu mizacın birinci sebebi kan azlığıdır. Kanın azlığından, dolaşımı da zayıf olur. Sinirlere ve diğer kuvvelerine bir baygınlık gelir. Bunların bedenleri kuvvetsiz olduğu gibi duyumları da pek azdır. Hiçbir şeyden telaşlanmazlar, öfkelenmezler. Hakarete önem vermedikleri gibi iltifata da pek az önem verirler. Hayal güçleri yok gibidir. Lakin akılları oldukça sağlıklıdır. Maddî işlere ait ev idareleri çok yolunda gider. İyi bir aile adamıdırlar. Uykuları çokdur. Hırıltıları uzaktan işitilir. Bu gruptakiler daima güzel hava alsınlar. Nemli yerlerden kaçınsınlar. Evleri havadar olsun. Hergün gezebilseler, kuvvetli ve uyarıcı şeyler yiyip içebilseler, hayal güçlerini uyandıracak eserler okusalar, sağlıkları için iyi olur. Çünkü hayat ve harekete muhtaçtırlar. Bunlar az keyifsizlik hissederlerse ihmal etmeyip derhal gidermeye çalışsınlar. Hiçbir vakit kan aldırmasınlar. 

Asabi (Sinirleri baskın) olanlar:

Limfuvi (Lenfası, baskın olanlar)’ın bütünüyle aksidir. Asabilerin hareketleri yavaş değildir. Ani davranışlar gösterirler. Bedenleri kuru ve zayıftır. Renkleri ya esmer veya beyaz olur. Saçları kestane renkli, gözleri ortadan büyük, bakışları canlıdır. Kulakları orta, dudakları ince, alınları yüksek, çeneleri biraz uzundur. Boyları orta veya uzuna yakındır. Bazen kısa da olabilir. Zekaları ve öfkeleri olağanın üstündedir. Her işe düşünmeksizin birden girişirler. Muhabbetleri de düşmanlıkları da uzun sürmez. Sinirlerin, hızlı duyumu aklın kararını sürekli bozar. Bir halden diğer hale sevk eder. Öncelikle, cesaret ve cüretleri çok gibi görülür. Ama ölüm tehlikesi olunca korku ve telaşa kapılırlar. Hissiyatları ve istihzaları çoktur. Hep büyük işler yaparlar. Fakat bazı defa durup dururken sebepsiz kendilerini bir tembellik teslim alır. Hüzünlü ve suskun kalırlar. Asabî olanlar sinir sistemlerini özellikle dimağı uyarıcı içeceklerden hatta bu tür kitaplardan bile kaçınmaları gerekir. Kitaplardan, özel ve yoruma açık olanları değil de tarih gibi olayları gerçek olanları tercih etsinler. Çünkü hayalleri tahrik eden bir şeyi düşünmeye başladıkları zaman onu, zihinlerinden çıkarıncaya kadar çok zorluk çekerler. Asabilerin mizaclarında diğer mizaçlardan pek az madde bulunur. Bir çoğunda bu kişilik özellikleri kendisine münhasırdır. Yaş ilerledikçe sinirlilik artar ve belirginleşir. Bunlar soğuk ve sıcak sularla gusletmelidir. Cismanî hayat gücünü, dimağdan çekip bedene vermelidirler. Bu da zihinsel iş ve işlemleri azaltmak ve zihni yormamakla, bedensel faaliyetleri artırmakla elde edilir. Mümkün olduğu kadar bağlık, bahçelik, akar su olan yerlerde gezmelidir. Senede iki üç ay güzel havasıyla bilinen yerlerde bulunup sinirlere safa vermelidir.


Safrevi (Safrası baskın olanlar):

Safrevi olanların boyları orta ve bazen kısa olur. Renkleri gayet sarıdır. Alınları yüksek ve geniş, saçları siyah kılları kalındır. Ellerinde ve ayaklarındaki damarlar yükselmiş olur. Çeneleri yuvarlaktır. Gözleri ve yüzleri durgun, hareketsizdir. Burunları uzunca, göğüsleri genişçedir. Tabiat olarak suskunluğa eğilimlidirler. Aşk ve muhabbetleri orta derecededir. Fakat kinleri o kadar büyüktür ki kendilerine karşı bir adamın kusuru olduğunu zannetseler ölünceye kadar unutmazlar. Şeklen şan ve gücü sevmez gibi bir tavırda bulunurlar. Ama gerçekte zihinleri daima şan ve şöhretle kazanmakla meşguldür. Hayal güçleri ortadır. Aklen bir şeye karar verirlerse onu terk etmeleri mümkün değil gibidir. Sebatları büyüktür, sağlam kâlpli olurlar. Savaş meydanında cesaretleri ortadan biraz fazladır. Fakat geri dönmek söz konusu olunca dirençleri artar. Düşmanlarına her durumda zarar verebilirler. Bunlardan bazıları çok yaman olur. Safrevi olanların gezmesi ortadan daha çok olmalı. Yeme içmelerini az tutup, meyyal oldukları kabızlıktan kaçınıp, gidermeye çalışsınlar. Hangi tür kitap okusalar kendilerine zarar vermez.


Demevi (Kanı baskın olanlar):

Demevi olanlar iki grupta incelenir. Biri boyları ortadan kısa, etlerine dolgun, yüzleri yuvarlak, göğüsleri ve kemikleri kalın, elleri ayakları etsiz, elleriyle göğüsleri kıllı olur. Boyunları kısa çeneleri yuvarlak alınları orta, rengi saf beyazdır. Yüzleri kırmızıya yakındır. Ağız ve burunları az bir miktar kalınlığa meyyaldir. Gözleri eladır. Bedenlerinin sarfiyatı çok olur. Zeka ve muhabbetleri, hayal güçleri çoktur. Gülümsemeye eğilimlidirler. Cesaretleri olağanüstüdür. Nabızları şiddetli atar. Savaşta tehlike arttıkça cesaret ve şiddetleri o nispette artar. Düşmanlarına galip geldikten sonra affedip belki de severler. İçlerinden bazılarının derileri kalın ve esmer renklidir. Bunlar her gün çok gezip bedenlerini dinlendirmeye muhtaçtırlar. Yemekleri orta derecede ve kuvvetli olmalıdır. İçeceklerden gayet kaçınmaları lazımdır. Tarih ve şiir okusalar iyidir.


Demevilerin ikinci grupta olanları; ortadan uzun boylu olurlar. Boyunları uzunca, alınları gayet yüksek ve genişdir. Yüzlerinin rengi kırmızıya meyyaldir. Kaşları birleşmez. Kılları kestane renklidir. Gözleri, sakalları sarıya meyyaldir. Burunları uzunca, ağız ve çeneleri orta büyüklüktedir. Alınlarındaki kemikleri bir miktar köşelidir. Elleri ve ayakları güzel olur. Sinir ve safraları çabuk tahrik olunur. Bu gibiler yarı demevi yarı asabi sayılırlar. Bunlara Fransızca (sankinu nerov) denilir. Zekaları olağanüstü, ahlâkları güzel hele aşkları pek şiddetlidir. Şan ve şöhrete çok düşkündürler. Çeşitli işlerle meşgul olmayı severler. Ancak ruhlarının kuvveti bedenlerine nisbetsiz olur. Yani bedenleri ruh ve zihinlerinin hareketlerine ve atılımlarına dayanamaz. Mesela bunlar bir savaşta bulunsalar düşmana galip gelinceye kadar gece ve gündüz çırpınırlar, tedbirler alır uygularlar, nutuklar atarlar, emirler verirler. Bu gibi şeyleri büyük bir istek ve arzu ile yaparlar. Ama bedenleri aşırı yorgunluğa dayanıksız olduğundan çaresiz zihin ve kalplerinin aşırılığını sınırlamaya mecbur olurlar.


Bu türde olanlar her gün bir saat kadar gezmeliler. Yemeleri kuvvetli olmalı. İçeceklerden kaçınmalılar. Okuyacakları kitaplar sevdikleri şeylerden olmalı. Çeşitli işlerle meşgul olsalar ve ara sıra müzik dinleseler yararlı olur. Çünkü boş kalınca gam ve ızdırap çekerler.

Tarif edilen bu dört tür mizacdan başka beşinci bir tür daha vardır.

Boyları ortadan uzundur. Ender olarak kısa olabilirler. Bunların rengi beyaz ile sarı arasındadır. Az esmerliğe ve bazı kırmızılığa meyyaldir. Alınları, burunları, kaşları, ağızları, cüsseleri, kulakları gayet mütenasip olur. Gözleri kestane renklidir. Saçları sakalları da kestane renkli olur. Kuvvetleri ortadan daha fazladır. Bunların ahlakı güzel ve zihni vasat olanlardan çok ileridirler. Cesaretleri ve güzellikleri ortadan daha fazladır. Hangi memuriyette bulunsalar ve hangi işlerde çalışsalar başarılı olurlar. Korku veya sevgi gibi duygular hiçbir zaman kalp ve zihinlerini bütün, bütün teslim alamaz. İfade güçleri parlakdır. Şiir yazanları orta derecede şairdirler. Ne okurlarsa güzel anlarlar. Hangi kitabı okusalar kendilerine zarar değil fayda verir. Bunlar alaycı değildir. Fakat alaycı birinin alayından haz alır, çok gülerler. Bu türün içinde ortadan daha uzun ve gayet kuru olanların kalp ve bedenlerinin kuvvetleri o kadar çok olur ki hayret edilir. Yine bu türden birine geçmiş zamanlarda günlerce işkence edilmiş, ağzından laf alınamamıştı.

Bu açıklananlara rağmen istisnalar pek çoktur. Bu mizaçlar bazen birbirleriyle karışmış görünür. Haliyle açıkladığımız özelliklerin ve işaretlerin zaman zaman aykırı düşmesi tabiidir. Lenfası baskın olanların içinde genel özelliklerinin aksine hareketli ve hızlı adamlar bulunabilir. Asabi tiplerden de savaşta olağanüstü cesurlar çıkabilir.

Yüz şekillerinden karaktere işaret eden özelliklerden bazıları şöyledir :

Baş büyüklüğü; zeka fazlalığına, alnın genişliği; hikmete ve manevî konulara kabiliyete, alnın orta genişliği ve yüksekliği; zekaya, karakter sağlamlığına, alnın hem geniş hem yüksek olması, kesinlikle hikmet sahibi olduğuna ve karakterinin sağlamlığına, başın arka tarafındaki kemiklerde çıkıntı; zekaya delalat eder. Alınları geniş ve yüksek olanlar, hikmete kabiliyetli, karakterli olmakla beraber, bedenlerinin sağlığı sağlam değildir. Başladıkları işlerde ve karşılıklı konuşmalarda çokca devam edemezler. Bunun aksi olarak alnı dar ve alçak olanların zekaları ve karakterleri az ise de bedenlerinin sağlığı kuvvetlidir, inatçı ve israrcı olurlar. 
En muntazam yüz tam eşit olmak üzere üç kısma bölünmüş olandır. Birinci kısım, alnın saçların bittiği yerden, burnunun başladığı yerde yarım parmak olan kısma kadar ölçülüp, bu parça ne kadar uzunluktaysa ondan aşağıya, burnunun tamamlandığı yer tam o kadar, burnunun bittiği yerden çenenin tamamlandığı yere kadar aynı şekilde o miktar uzunluktaysa, böyle bir yüzün sahibi olanlar ileri derecede zeka ile tanınırlar.

Alındaki kemikler bir miktar köşeliyse sahibinin dirençli, sebatkar olduğunu gösterir. Ağız orta ve üst dudak bir miktar yüksek ise makbuldür. Çenenin yuvarlak olanı daha iyidir. Çene geniş ve burunla bitişen kemikler kalın ve çıkık ise sahibinin şefkati ve yumuşaklığı az olur. Burun kısalığıyla beraber yarısından sonrası havaya doğru yüksekse, alın dar ve saçlardan sonra havaya doğru çıkık ise sahibinin zekası sınırlıdır. Gözlerin en iyisi orta olanlardır. Gözler ufak ise sahibinin merhameti az, gayet büyük ise hissiyatı az olur. Rengi siyah olan gözlerin sahibi yüksek karakterlidir. Kestane renkli, biraz elâya çalanlar zekidir. Büsbütün sarı ve ufacık olanların çok öfkeli olur. Burun uzunsa zekaya delalet eder. Burun kıvrıksa sahibi sebatkar olur.

Yüz şekillerine dair bu söylediklerimiz, hastalıklar, yiyilen ve içilen gıdların niteliği, yaşın ilerlemesi, çok düşünceli bir ömür geçirmek ve bunlara benzer bir çok sebeplerden değişir. Başka özellikler kazanabilir. Makbul sayılmayacak bir karakter sahibi, bedenini güzel idare eder, vicdanını temiz tutarsa, karakterini değiştirebilir.

Allah’ın hikmet ve kudretinin büyüklüğünü düşünmeli. Karakterler sayılan belirli özelliklerde iken her bir insanın siması başkasına benzemediği gibi zekaları da, duyguları da birbirine benzemez. Bu şahsiyet özelliklerine tıp dilinde (idiyo sanikras) denilmektedir. İnsan herhangi mizaçda bulunursa bulunsun zihin ve kalbini gam ve keder kaplarsa umutsuzluğa kapılmasın. Çünkü tavırlarını bilgi kaynaklarını değiştirir, kanına kuvvet verecek güzel yerlerde gezer, kendine iyi bakarsa ve özellikle Allahu Teala Hazretlerine kâlbini bağlarsa, O’nun izniyle kederi neşeye dönüşmüş olur.

TERCÜME: “Acaba bu tuti kuşu ne vakit konuşacak”, diye, Bakkal binlerce keder ve sıkıntılara düştü.

ŞERH: Bu beyti şerifin şerhi bundan üç beyit evvel yani “dest men” ibaresiyle başlayan beyti şerifin şerhi gibidir.

TERCÜME: Bakkal o kuşa her türlü acaib şeyler gösteriyordu, yeter ki konuşsun.

ŞERH: Bir adam, kederli ve gamlıysa zihni kederine neden olan şeye takılır kalır. Düşündükçe kendisine gam ve keder veren şeyin gelmişinde geçmişinde geleceğinde ne kadar zarar varsa, ne kadar gerçek veya vehmedilmiş elem varsa, hayal gücünde kurar, keşfetmeye, tahmin etmeye, büyütmeye, süslemeye çalışır. Düşünür, düşündükce sıkıntısı, derdi, gamı, kederi artar. Düşünür, düşündükçe elemi ve acısı artar. Bu düşünceleri dimağını yorar. Bedeni, dimağına uyarak zayıf ve halsiz düşer. Çok düşünmekten, çok üzülmekten ortaya çıkan zaaf ve yorgunluk, bütün benliğini kaplar. Kederli adamın iradesi acze düşer. Sağlıklı düşünemez hâle gelir. Sağlıklı düşünerek giderebileceği kederlerden kurtulabilme iktidarı kaybolur. Bizar ve naçar kalır. Allahu Teala korusun, bazı kereler, vehim ve sıkıntı cinnete kadar götürebilir.

Bütün bunlardan kurtulabilmek için, acizane bu şerhimin baş taraflarında bazı öğütler verilmişti. Öneminden dolayı tekrar olunur.

Keder ve elem veren bir şeyle karşılaşılaşılınca veya böyle bir şey zihne gelince Allahu Teala’nın merhametinin büyüklüğü yanında o şeyin hiç mesebesinde olduğu düşünülmelidir. Gayet müşkül, hüzün verici bir durum ortaya çıktığında bütün noksanlıklardan münezzeh olan Allahu Teala’nın merhametine sığınmak gerekir. O merhamete dayanarak, hüzün veren o duruma mertlere yakışır bir tavırla tahammül etmelidir. Bu tahammül bir çok faydanın yanı sıra insana “tevekkül” gibi sadece mert olanların sahip olabileceği bir sıfatı kazandırır. Böylece Allahu Teala’nın rızası elde edilmiş, tevekkül edenlere yapılan övgü hak edilmiş olacaktır. İnsanoğlu bir gökyüzü altında bulunur. Bu gökyüzünün altında ki her şey, cismen ve manen daima döner.

Bu dönüşe hüzün ve sevinç de dahildir. Bu gün sevinçli ve mutlu olanlar yarın hüzünlü ve gözü yaşlı olurlar. Bu gün hüzünlü ve gözü yaşlı olanlar yarın, hazlar, lezzetler içinde mutlu olurlar. İnsan, ister hüzünlü ister memnun olsun bir müddet sonra ölecektir. 

Hayatın neticesi ölümden ibarettir. Dünyaya ait bütün kederlerden, sevinçlerden, akrabadan, ahbaplardan, düşmanlardan ayrılması muhakkaktır. Artık aklının nurunu bedenin gücünü gamlar ve kederlerin karanlığı içinde yoketmek insana yaraşmaz. Bu, her iki dünyada hüsranı davet edicidir.

Kederden ne olur?

Kederin nedeni bedensel bir hastalık ise iki ihtimal vardır: Ya hastalık gayet ağırdır. O durumda beden tahammül edemeyip hayatı terketmekle sonuçlanır. Kurtulur. Veyahut ölümcül bir hastalık değildir. Hasta bir müddet sonra sıhhat kazanır. Rahatlar, durumu güzelleşir. Hastalıktan başka kederlere de hiç akla gelmeyen çareler yüce Allah’ın lütuf hazinesinde mevcuddur. Ayrıca insanlar, kederlerin çoğunda, gelmiş olmayıp bundan sonra gelecek fikri ve korkusu ile gamlanır, hüzünlenirler. Ne büyük hamakattır. Bakalım korkulan gam gelecek mi? Gelirse ne kadar etkileyecek ? Etkilerse onu gidermeye yeterli bir hâl ve çare bulunmayacak mı? Beklenen sıkıntının içinde daha büyük bir hayır yok mu ? Korkulan ama henüz ortada olmayan gam, keder, sıkıntı daha gayb perdesi içinde örtülüyken insanın hüzünlü ve kederli olması hikmete aykırıdır. Zilleti davet edici bir hususdur. Bazısı “benim aklım var, kederin geleceğini önceden anlarım!” der. Ona cevabımız: “Eğer senin öyle geleceği keşfedecek bir aklın olaydı şimdiye kadar hatalara ve tehlikelere düşmemen gerekirdi.” Olur.

Dünyanın hiçbir kararı yoktur. Her şeyin fani, her şeyin geçicin olduğu bilinmelidir. Hiçler için üzülmemeli, ezelî ve ebedî olan Allahu Teala Hazretlerine kâlbini ve ümitlerini bağlamalısın. Kuran-ı Azümü’ş Şan’da ferman buyrulan :

{onlar için korku yoktur, onlar hüzünlenemeyecekler de }

yüce emrine mazhar ve vakıf olmalısın. Bunlar sende yokken aklının keskinliğinden bahsetmek ne kadar hata olduğunu söylemeye gerek var mı ?

Bir de ey insan! Dön, kendi tecrübelerine, yaşadıklarına, başından geçenlere bak. Ne gördün ? Ömründe korktuğun şeylerin çoğu asla başına gelmedi. Başına gelenlere; ya çare bulundu veya zamanın geçmesiyle etkisi kalmadı, unutuldu gitti.


TERCÜME: Başı tıraş edilmiş, “cavlakî” denen bir derviş geçti, başı kılsız ve leğen arkası gibiydi.

ŞERH: Anlatılan efendisi tarafından dövülmüş mizahcının bulunduğu dükkan önünden, tıraş edilmiş başı açık bir derviş geçti.

TERCÜME: Tuti o anda söze geldi ve dervişe “Ey filan kimse!” diye seslendi

ŞERH: Efendisi başına vurduğu için, kafası kel dili suskun kalan mizahcı, konuşma yeteniğini kaybetmişti. Öyle susup dururken, başı kılsız bir derviş görünce dervişi kendine benzetti. Konuşmaya başladı. Gelecek beyti şerifdeki sözü söyledi. Suizan ve hata etti.

TERCÜME: Hey kel adam, neden kellere karıştın? Sende mi şişeden gül yağını döktün de bu hale düştün ?

ŞERH: Tuti kuşuna benzetilen mizahcı ve taklitci derviş de sırları açıklamış ve kendi gibi dövülmüştür.


TERCÜME:Tutinin bu kıyasından halk gülmeye başladı. Tuti eski elbise ve aba giymiş dervişi kendi gibi sandı.

ŞERH: Böyle kıyasların ne kadar yanlış olduğu gelecek beyti şerifte açıklanacaktır.


TERCÜME: Temizlerin işini kendinle kıyaslama, her ne kadar yazılışta “şîr ” “şîr”e benzerse de.

ŞERH: Farsca’da “şîr:aslan ” ve “şîr:süt” aynı şekilde yazılır. Mânâya gelince birbirine çok uzaktır. Birinin mânâsı arslan diğerinin mânâsı süttür. İnsanın elbisesi ve diğer dış görünüşü de basit harfler gibidir. Herkesin iki eli ve iki ayağı ve diğer benzerlikleri yönünden birbirinin aynıdır. Fakat insanların biri akıl sahibi, cesur, ruhanî; diğeri ahmak, korkak, âdî olabilir. Hakikatı anlamak için beden ve elbisesine değil ahlâk, akıl ve davranışlarına bakmalı. Bu beyt-i şeriften, şu da çıkarılır: Bir yalancı, bir garazkâr diğerlerinden işittiği kelimeleri kendi yalanları, garazları gibi sayar. Çünkü herkesi kendiyle kıyaslar. Böyle kıyasların tamamen hata ve yanlış olacağı ispata muhtaç değildir.


TERCÜME: Bütün alem bu sebepten yolu şaşırdı. Az kimse ebdal ve evliyaullahın gerçeğinin farkında oldu.

ŞERH: Bir insanın hakikatini anlamak zor bir iştir. Çünkü akıl sahibi ve dürüst ile ve gafil ve sahtekarın bedenleri, kıyafetleri birbirine benzer. Konuştukları cümleler ve kelimeler, hatta davranışları, yaptıkları işler bile bir birine benzeyebilir. Yalancı ve ikiyüzlü birisi, dürüst, doğru, bir insanın sözlerine benzer söz söyleyebilir, sadaka verip, halka görünmek için namaz kılabilir.

TERCÜME: Bir çok kimseler Peygamberlerle aynı insanız iddiasında bulundular. Evliyaullahı kendileri gibi zannettiler, kendilerine kıyasladılar.

ŞERH: Peygamberler ve Evliya’nın da beden ve kıyafetinin görünüşte diğer insanlara benzediğini görünce basit olanlar gerçeği anlayamadılar. “Peygamber, evliya ne demek işte onlar da bizim gibi insanlar!” dediler. Bu yüzden büyük hataya, aptallığa düşmüş oldular. Değil bütünüyle ayrı ve başka olan ruhanî büyük zatlar, zeki bir insan ile bir ahmak arasında bile külliyen fark vardır. Elbette zeki olanın saygıdeğer, ahmak olanın basit ve değersiz olması tabiidir.


TERCÜME: Bunlar, “Biz de insanız, Peygamberler de insandır, biz de onlar da uykuya ve yemeye muhtaç ve bağlıyız” demişler.

ŞERH: Açıklandığı üzere ahmaklar şekille ilgili ve maddi olan, beden, uyku, yemek gibi şeylere bakıp Peygamberlerin, evliyanın kendileri ile benzerlikleri olduğu görmüş, sonra “hepimiz eşitiz”demişlerdir. Böylece manevî feyizlerin işaret ve iradesi olan Peygamberlere itaat etmemiş oldular. Büyük hatalara, büyük tehlikelere düştüler. Ebedî saadetten mahrum oldular.


TERCÜME:Bu hakikat körleri, bilemediler ki kendileriyle Peygamberler ve Evliya arasında sonsuz fark vardır.

ŞERH: Körlük aslında maddî bir hastalık, noksanlıktır. Bunun gibi akıl ve kalbin de uzaktan neticeleri görememesi manevî körlüktür. Akıl ve kalbin körlüğüne en çok sebep olan şeyler; haset, garaz, gazap, şehvet, tamah, havf gibi şeylerdir. Manen kör olmamak isteyen insan bu gönül gözlerini zehirleyen sebeplerden sürekli kaçınmalıdır. Emredilen görevleri yerine getirmeli, Hak Teala Hazretleri’ne ibadet etmelidir.


TERCÜME:İki cins arı, bir yerden beslendi. Ama birinden iğne, diğerinden bal oluştu.

ŞERH: Bu iki cins arının durumu herkes tarafından bilinir. İşte insanlar da böyledir. Yani bir iklimde, bir memlekette, bir mektepte, bir ailede, bir terbiyede yaşayan ve büyüyen iki insan arasında bütünüyle fark görünür. İki adam aynı okulun talebesi, aynı ailenin çocuklarından iken biri akıllı diğeri ahmak, biri doğru, dürüst ve Allah’tan korkar, diğeri günahkar ve iddiacı, biri insaflı ve adil diğeri zalim ve batıl olur. Fertler itibarıyla insanların birinci esası yaratılışında olan hâlleridir. Terbiye ve öğretim ikinci derecededir. Bununla beraber daima terbiye ve öğretimin ilerleyip yükselmesine çalışmalıdır. Çünkü yaratılışın değişmesi insanların çalışmasına bağlanmadı. Amma terbiye ve öğretimin Allahu Teala’nın izniyle ilerletilmesi insanlara emredildi. Mukaddes vazifelerden sayıldı.

TERCÜME: İki cins ahu ve ceylan ot yiyip su içtiler ise de birinden gübre diğerinden saf misk oluştu.

ŞERH: İnsanlardan da iki kişi bir mürşid ve alime giderler. Fakat yaratılışlarından dolayı biri insanı kamil, diğeri taklitçi ve batıl olur. Siyasette de aynı memuriyette iki memur bulunur. Biri akıllı ve düzgündür. İdare ettiği adamlar rahat eder. İşleri misk gibi güzel kokular neşreder. Diğeri hem ahmaktır, hem görevini kötüye kullanır. Aldığı tedbirler, yaptığı bozuk, uygunsuz işler ahaliyi bizar eder. Düzen, disiplin, güzellik veren iş yerine şikayet, uğursuzluk hasıl olur. Gübrenin kokusu bir iki dakikalık yerle sınırlı iken kötünün duyulan kötü kokusu yakın ve uzak her yere ulaşır. Bir çok adamların zihinlerine ağırlık, işlerine perişanlık ve fenalık getirir.


TERCÜME: İki kamış bir yerden kesildiler, kamışın biri boş diğeri şekerle dolu.

ŞERH: İki talebe de bir mektepte bir okulda bir hocadan okudular. Ama yaratılışları nedeniyle biri nâdan ve cahil diğeri hünerli ve kamil oldu.

TERCÜME: Yüz binlerce birbirine benzer ve örnek, ama onların arasında yetmiş yıllık yol kadar fark vardır.

ŞERH: Yetmiş yıl buyurmalarından maksat olağanüstü, çok fark var demektir. Bu hakikati ispat edecek arı, ceylan ve kamış gibi, yüzbinlerce birbirine benzeyen örnek bulunabilir. Bu büyük ve son derece lüzumlu olan gerçeğe aklın kanaat getirmesi, derinliğine ve inceliklerine varabilmesi için gelecekte birkaç örnek daha verilecektir.


TERCÜME:Bir adam yemek yer, kendisinden necis ayrılır. Diğeri de yemek yer, ondan Allahu Teala Hazretleri’nin nuru doğar.

ŞERH: Ahmak adamın yemesi içmesi aklî ve manevî bir fayda maksadına dayanmaz. Hayvanvari olduğundan o yeme içmeden necasetten başka bir netice hasıl olmaz. Lakin arif olan insanı kamilin yemesi içmesi yalnız bedenin lüzumu kadar olur. Özellikle aklına ve aklının aracılığıyla ruhuna kuvvet verir. Aldığı gıda Allahu Teala Hazretlerine ibadet etme, adaleti uygulama, irfanı ve bilgiyi yayma gibi hayırlı işlere sebep olur.


TERCÜME: Kötünün yediğinden cimrilik ve haset, dürüst ve arif olanın yediğinden nur ve Huda aşkı oluşur.

ŞERH: Kötülerin bedeni yemeden kuvvet bulunca haset gibi kötü ahlâkı şiddetlenir. Arif ise yedikçe bedeninin kazanacağı kuvvetten hayırlı işler yapmaya, makbul ibadetleri ifaya çalışır. Kâlp ve aklını bir çok zararlı bağlardan kurtarır. Huda aşkı gibi nimetlere ulaşır.


TERCÜME: Bu arazi temiz ve verimli, diğeri çorak ve ürünsüz, bu tertemiz bir melek, diğeri yırtıcı şeytan ve hayvan.

ŞERH: Bazı arazi ve tarlalar gayet verimlidir. Bol ürün verir. Bazısı ne insanlara ve ne de hayvanlara fayda vermez. Cenabı Hakk’a ibadet eden, Allah’ın iradesiyle Hazreti Adem’e secde ve hürmet eden melekler tertemiz ve makbul, ve tam aksi isyan eden şeytan habistir. Zararlıdır. Neticesi azap ve hüsrandır. Bütün arazilerin ismi arazi, ve meleklerin ismi melek idi. Bununla beraber aralarında bütünüyle, apaçık fark vardı.


TERCÜME: İki şeklin birbirine benzemesi uygundur, meydandadır. Acı su da tatlı su da görünüşte berraktır.

ŞERH: Bir çok berrak suları görürüz ki bazısı acı bazısı tatlı olur. Eğer şekle ve renge itibar olsaydı berrak olan suların ya hepsi acı veya hepsi tatlı olması lazım gelirdi. Ama bazısı acı bazısı tatlıdır. İnsanların yüzleri de böyledir. İki insanın da siması güzel olabilir. Biri melek gibi yaratılışca tertemiz, diğeri şeytan kadar temizlikten uzaktır. Birinin sözleri hayırlı ve faydalı, diğerinin hayırsız ve zararlıdır.

TERCÜME: Zevk sahibinden başka kim bilir, acı ve tatlı suların lezzeti nedir? Ancak onlar bilir bu lezzeti ve onlar iyi suyu tuzlu sudan ayırd edebilir.

ŞERH: İnsanların beden ve kıyafetleri hemen hemen birbirinin aynı olduğundan hangisi insaflı ve adil hangisi müfsit ve batıl olduğunu fark edebilmek her adamın işi değildir. Bunları hakkıyla nasıl olması gerekiyorsa öyle fark edebilen ve ayırabilen insanın yaratılışça akıllı olmakla beraber Allah’ın emirlerine bütünüyle uyması şarttır. Bu ise, her durumda dürüst, seçkin, önde gelen, irfan sahiplerinin sıfatıdır.


TERCÜME: Ruhaniyet ve akıldan nasipsiz olan sihri mucizeye kıyas eder, ikisinin esasını hile üzerine zanneder.

ŞERH: Kuranı Azümüşşan’da ferman ve beyan buyrulduğu üzere; akıl sahibi ve temyiz gücü olmayan münkirler mucizeleri sihir zannnetmişlerdi. Böylece üzerlerine azap ve hüsran davet ediyorlardı.


TERCÜME: Hazreti Musa Aleyhisselamın zamanındaki sihirbazlar, inatlarından onun asası gibi asa tutmuşlardır.

ŞERH: Hazreti Musa Aleyhi’s Selam’ın Firavun ve onun sihirbazları ile olan macerası Kuranı Azimü’ş Şan’ın birkaç yerinde ferman ve beyan buyruldu. Sihirbazlar Hazreti Musa’nın diğer insanlar gibi zahir halini gördüler. “İşte bizim gibi insandır” dediler. Asası vasıtasıyla ne yapıyorsa biz de bir asa alırız, o kadar hüner gösterebiliriz diye inat ettiler. Gerçeğe vakıf olamadılar. Asadaki hikmet ve maksadı anlayamadılar. Sihir yapıcı sihirbazların asalarını, Hazreti Musa’ nın asası yoketti. O asayla, O’na tabi olanlar korunduğu ve kurtulduğu gibi, Fahrı Alem Efendimiz Hazretlerine Rabbanî bağış olan Kuranı Azümü’ş Şan’a tabi olanlar korunur ve kurtulur. Kuranı Azimü’ş Şan bütün şairlerin ve söz ustalarının sihir gibi olan şiirlerini ve nutuklarını imha etmişti. Bundan başka Hazreti Ahmed Aleyhi’s Selam’ın dini, o dinin yüce hükümleri inananları sonsuza kadar korur ve kollar.


TERCÜME: Sihirbazların asasından Hazreti Musa Aleyhi’s Selamın asasına kadar büyük fark ve bu amelden o amele kadar büyük yol vardır.

ŞERH: Şeklen benzer olan bedenlerde farklar olduğu gibi amellerde de büyük derece farkları vardır. Sadaka ile hırsızlık arasında var olan görünen farkdan başka Hakk’ın rızası için verilen sadaka ile halkın görmesi için verilen sadaka arasında büyük fark vardır. Din ve devleti korumak için yapılan savaş başka zulüm ve haset için düzenlenen savaş ve kavga başkadır.


TERCÜME: Bu amelin sonunda Allahu Teala Hazretleri’nin laneti vardır. Vefa için olan amelde ise Allahu Teala Hazretleri’nin rahmeti vardır.

ŞERH: Mesela bir memur görevini kötüye kullanarak, para almak gibi melun bir amaç için suçsuz günahsız olan birine bin türlü sebep uydurup, suç isnat ederek hapse atar. Böyle bir hapis fiilinde zulüm olduğu için lanet vardır. Başka bir memur, adil olan bir memur, namuslu kanunlara saygılı ahaliyi rahatsız, huzursuz ederek zarar veren bir hırsız görür. Onu yakalar, hapseder. Böylece o hırsızın yaptığı kötülüklerin önüne geçmiş, ahalinin rahat ve huzurunu sağlamış olur.Bu hapis fiilinde ise Allah-u Teala Hazretlerinin rahmeti vardır. Şeklen zalim memurun da fiili hapis ve adil memurun da fiili hapis idi. Ama arada olan fark düşünülsün!


TERCÜME: Kafirler inatlarında maymun tabiatlıdır. Göğsün içinde tabiat insana beladır.

ŞERH: Kafirler Peygamberler Aleyhümü’s Selam Hazretlerinden bu kadar mucizeler, bu kadar kurtuluş çaresi nasihatlar görüp işitmişken, “Hayır biz babalarımızdan hangi dini bulduysak onu isteriz, başka din ve söz kabul etmeyiz!” dediler. Peygamberler Aleyhümü’s Selam Hazretlerine karşı durdular. Cahil babalarını taklit ettiler. Doğru yolu tutmak istemediklerinden büyük belalara düştüler. Neticesinden azabı haketmiş ve kurtuluşundan çaresiz oldular. İnsana “Ben bu işi eskiden böyle işittim böyle gördüm yeniden araştırmaya lüzum yoktur!” diyerek cahilce ısrar etmesi layık değildir. Kendini ve insanlık toplumunu zarara sokmuş olur. Tam aksi her işi araştırmaya, her gerçeği anlamaya, faydalı göreceği şeye ulaşmaya çalışsın. Askerlikte yeni silahlar icat edilmişken biz babamızdan bulduğumuz eski silahları isteriz demek cehaletin ta kendisidir. Zarara uğramanın, yenilmenin, hasarın, nedenidir. Gerçekte bu cehalet maddî ve gözle görülür şeylerde pek olmaz. Silahların yenilenmesine razı olur. Çünkü silah maddi ve gözle görülür bir şeydir. Ama eliyle tutulmayan ve gözle görülmeyen yani fikrî bir yükseliş ve ilerleme olunca onu kabul etmekten kaçınırlar. Kendilerini zayıf ve harap ederler.


TERCÜME: Maymun, insanın yaptığı şeyleri yapar. Maymunun yaptığı insandan gördüğüdür.

ŞERH: İnsan eğer gerçekten insan ise yapacağı şeyi taklitle değil, bir fikir ve maksada dayalı olarak yapsın. Yoksa maymun gibi iş görmüş ve gülünç duruma düşmüş olmuş olur. Düşünmeden, araştırmadan, yalnız taklide dayalı olan kimse ruhaniyette de ilerleyemez. Dünyada da alçalır ve geri gider. Araştırmayanların eğitim ve öğretimi de, sanayisi de herşeyi de eski halde kalır. Zaman geçtikçe bulunduğu konumdan daha aşağı iner. Alemi ilerleten araştırma ve incelemedir. Taklit, duruş ve hayaller değildir. Ancak “taklit edilmesin” uyarısından maksat insanın bulduğu hayırlı işleri terk etmesi değildir. Asıl meram, yapacağı işi incelemesi, faydalarını görmesi, bilerek yapmasıdır. Namazın bedene, akla, ruhaniyete o kadar faydası vardır ki araştırınca insan hayrette kalır. Namaz kılan biri bu faydaları araştırıp, nasıl bilinmesi gerekiyorsa öyle bilse namazın kıymetini o durumda hakkıyla bilmiş ve daha çok ilerlemiş, fayda bulmuş olur.

TERCÜME: Maymun tabiatlı olan ben insanı kamil gibi yaptım zanneder. O inat yüzlü farkı nasıl bilecek.

ŞERH: Adi, inatçı, ve münkirler kendilerini akıllı ve zeki zannederler. Hatta arif ve akıllı gibi tavır ve harekette bulunmak isterler. Ama kendileri manen kör, irfan ehlinin ise gören olduğunu bilemezler.


TERCÜME:İnsanı kamil yaptığını emre uyarak yapar. Adi ve münafık olan ise inat için. İnatçıların başına toprak dök.

ŞERH: Bir insanı kamil farzların hiç birini yapmaya ara vermez. Savaşta kahramandır. Bütün hayırlı işleri Hakk’ın emrine istinaden yapar. Allah rızası için işler. İkiyüzlü ve inatçı ise namazı, bazı hayırlı işleri halk görsün ümidiyle yapar. İkiyüzlü olanlar eğer kendi fiilini görecekler olmadığını farkederse ne sadaka verir ne diğer hayırlı işlere teşebbüs eder. Adil ve dürüstün göreni halk değil her hâl ve yerde Allah’u Teala Hazretleri’dir. Bunu için o yüce zümreye dahil olanların, her zaman durumları aynıdır, değişmezler, yücedirler, ölümsüzlerin dünyasına aittirler.


TERCÜME: O münafık Hakk’ın emrine uyan müminlerle namaza gelir, ama onun namazı inat ve riya içindir.

ŞERH: Halk görsün diye, münafıkca, ikiyüzlüce, inadından namaz kılınca, halk ne bir şey kazanır ne de kaybeder. O ahmak münafık sadece kendini berbat eder.


TERCÜME: Namaz, oruç, hac, zekatta müminler münafıklarla yarışırlar. İbadetlerde mü’minler galip, münafıklar mat ve mağluptur.

ŞERH: Mat satranç oyununda yenilme halidir. Müminlerin işleri Hakk’ın emrine uygun olduğundan daima galiptirler. Münafıkların işi ise inat ve riya ile bulaşık olduğundan mağlup ve azap içindedirler. Ama Müminlerden maksat yalnız “mümin” adını taşıyan ve işi münafıklardan beter ve zelil olanlar değildir. Hakkıyla adil, müttaki, gayretli, cesur olanlardır.


TERCÜME: Mümin olanlar için akibet galibiyettir. Münafıklar için ahirette mat ve mağlubiyet var.

ŞERH: Yalancı ve münafık için dünyada bile sonuç olarak yenilgi ve hasar vardır. Ayrıca, Hakk’ın emrine aykırılıkları sebebiyle ahiret azabı göreceklerdir. Bundan başka onların fiilleri ve tavırları insanlar arasında her zaman bilinen ve geçerli olan kurallara da aykırıdır. Yalancı ve münafığın durumu, doğru esaslardan bağlantısız, şer dağıtıcı, son derecede tehlikeli olur.

TERCÜME: Mü’min ile münafık bir oyun başındadırlar, ama “Merv” isimli şehir ile “Rey” isimli diğer bir şehrin ahalisi kadar birbirlerine uzaktırlar.

ŞERH: Mü’min gibi münafık da şeklen namaz kılar. Savaşa gider. Amelde bulunur. Ama Mü’min Allahu Teala Hazretleri’nin rızası için, münafık ise nefis ve hayalinin emelleri, vehimleri ile hareket eder. Gerçi ikisinin şeklen namaz, savaş, ve diğer amelleri bir yolda görülürse de gerçekte tasavvuru mümkün olamayacak bir derecede manen bir birinden uzaktır.

TERCÜME: Mü’min ile münafığın her biri kendi tarafına gider. Her biri kendi isminin gerektirdiği yere gider.

ŞERH: Geçen beyti şerifte görüldüğü gibi Mü’min ile münafığın maksat ve amellerinin hakikati başkadır. Makamları da başka, biri diğerinden farklıdır. Mü’minin makamı saadet, münafığın gittiği yer, zillet, alçaklık olur. Mü’min adının gerçek mânâsı Allah’u Teala’nın emrine iman edip o emir üzere hareket etmektir. Münafık kelimesinin doğru meali, Hakk Teala’nın emrine itaat etmeyerek, gerçeğe aykırı bir şekilde konuşmaktır. Her biri kendi adının gereğine göre hareket eder. Nihayet Mümin mükafatı, münafık mücazatı haketmiş olur.


TERCÜME: Mü’mine “Mü’min” diye seslenince canı hoş ve memnun olur. Münafık desek öfkesinden ateş gibi olur.

ŞERH: Çünkü Mü’min “Mü’min” kelimesinde bulunan saadet gösteren mânâyı görür. “Nifak” kelimesindeki zillet dolu azabı bilir. Münafık ise kendi neticesi kötü adındaki fenalığı bildiğinden bu “münafık” kelimesini ikisi de reddederler. Ama münafık karanlık fiilleriyle kabul etmek zorunda kalır.


TERCÜME: Mü’min adının güzel olması zatından, imandan ve hareketlerinin güzelliğindendir. Münafığın çirkin, hoşlanılmaz olması afet getirici olan hareketlerinin kötülüğündendir.

Mümin zatından sevilir, münafığa, afetinden buğzedilir.

ŞERH: Bu iki isim iki ayna gibi fiillerin gerçeğini yansıtır. Mü’min kelimesinin sesinde bile bir mutluluk hissedilir. Bir de müminin davranışlarında imanın izleri görününce büsbütün saadet ve neşe kaynağı olur. Ama münafık öfke ve kin çağrıştırır.


TERCÜME:Mü’min kelimesini terkibi “mim”, “vav”, “mim”, “nun” harflerinin, kendilerinde bir yücelik ve şeref yoktur. Bu dört harf de diğer harfler gibidir. Mü’min kelimesi Allahu Teala’nın emrine inanıp itaat eden kişiyi tarif etmektedir. Başka amaç ve anlamı yoktur.

ŞERH: Ne hekimane tarif! Harflerin ve seslerin şerefi kendilerinde değildir. Kapsadıkları, içlerinde ki anlamın mahiyetindedir. Şekle ve harfe değil her işin gerçeğine dikkat etmeli. “Adil” namında çok zalim, “Hâlim” namında çok öfkeli, “Arslan” namında çok korkak, “Dilber” isminde çok çirkin insanlar bulunabilir.


TERCÜME: Birini “Münafık!” diye çağırırsan bu kelime onun içini akrep gibi sokar.

ŞERH: “Münafık” kelimesindeki harflerin bir suçu yoktur. Duyulan düşmanlığın nedeni, bu harflerin içinde saklı, öfke çağrıştıran anlamdır.


TERCÜME: Eğer bu münafık ismi cehennemden türemiş olmasa nasıl onda cehennem tadı olurdu?

ŞERH: “Münafık” mânâsının hakikati cehennemdendir. Çünkü cehennem gazap ve ızdırap yeridir. Münafık da ızdırabı, öfkesi, içinde yanan çirkin emelleriyle kirlidir. Bu yüzden helak olur.


TERCÜME: “Münafık” isminin çirkinliği harflerinden değildir. Çünkü deniz suyunun acılığı koyulduğu bardaktan değildir.

ŞERH: Bu da yüksek bir tariftir! Kap zaten acı olan suyu tatlı edemeyeceği gibi güzel isimler de çirkin ve kötü hâlleri düzgün hâle getiremez. Deniz suyunu hangi kaba istersen koy yine acıdır. Bunun gibi, kurallara aykırı ve kötü filleri, hareketleri hangi isimle ve harfle tarif dersen et yine zararlıdır. Hüner suyun tatlı, ahlâkın güzel olmasındadır. Yoksa kapların ve isimlerin faydası olmaz.


TERCÜME: Kelimeler kap, anlamlar kabın içindeki su gibidir. Suya benzer mânâların deryaya dönüşmüş olanı, Allah’u Teala Hazretlerinin indi ilahisindedir. O anlam deryası, “ümmül-kitap” ve “levh-i kazadır”.

ŞERH: Bu ayeti kerime Rad’ suresi’nin 41. ayetidir :


{Allah dilediğini imha eder, dilediğini de yerinde bırakır. Ana kitap O'nun katındadır.}

Rabbanî hikmetinin gereği olarak, "Allahu Teala Hazretleri irade buyurduğu şeylerin bazısını yok eder ve bazısını bırakır” buyurur. Sadaka veren için bir Hadis-i şerif’te “Allah’u Teala ömrünü artırır” buyrulmuştur. Bir diğerinde, “bir kibirli ve riyakarın işinde şeklen görünen hayrı yok eder, uzaklaştırır” buyurur. O kitapda ne varsa o değişmez, diyerek insan çalışmayı sakın terk etmesin, daima çalışsın. Hayır işlerde bulunsun. Çünkü ayeti kerimede ferman buyrulduğu üzere Cenabı Huda’nın yok etmesi veya varlığını sürekli kılması bir hikmet gereği olmaktadır.


TERCÜME: Acı ve tatlı deniz cihanda da vardır. Bu iki denizin arasında perde vardır. Birbirine karışmazlar.

ŞERH: Buna konu Rahman Suresi’nin 19. ayeti kerimesinde geçmektedir :

{(Acı ve tatlı) iki denizi salıverdi birbirine kavuşuyorlar. Fakat aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar.}

Burada ki iki denizden maksat hiçbir vakit birbirine karışmayan güzel ahlâk ile kötü ahlâk olsa gerektir. Bir insanda bile cömertlik ve öfke gibi biri şirin diğeri acı iki derya gibi ahlâk vardır. Her biri özelliğini korur. Diğeri içinde yokolmaz. Güzel ahlaklı ile kötü ahlaklı her ne kadar aynı ortamda yaşasalar da hiçbir zaman bütünüyle karışıp geçinemez. Çünkü biri nur ister diğeri nar. Biri hidayete rağbet eder, diğeri karanlığa.

TERCÜME: Bu iki denizin bir kaynaktan, bir asıldan aktığını bil, sen ikisinden de geç asıl olana git.

ŞERH: Güzel ahlak sahibi, lütuf, merhamet, ve inayete mazhar olmuştur. Kötü ahlak sahibi ise, kahrolmaya, zillete, ve alçaklığa düçar olmuştur. Bu iki sıfatın görünen şekil ve biçimleriyle kendini bağlama. Allahu Teala Hazretleri’nin emirlerinin hikmetlerine bakarak, yerine getir. Ondan sonra saadet ve itibar kazanmış olursun.


TERCÜME: Sahte ve katışıksız altının ayarlarını da değerlerini de miheksiz asla bilemezsin.

ŞERH: İyi adamla fena adamı yalnız tecrübe ile bilebilirsin. Müminin mihek taşı, feraset, meşru tecrübeler, tam iman, irfan kazanma derecesi, Hazreti Kuran’ı tilavettir.

TERCÜME: Allahu Teala Hazretleri kimin ruhuna mihek koyarsa o, kesin olanı şüpheden fark edip ayırabilir.

ŞERH: Allah-u Teala Hazretleri bir adamın kâlb ve aklına feraset, zeka bahşeder, verir, ve o da hüner kazanır, emredilen hükümleri yerine getirirse her şeyin önem derecesini farkedebilir, birbirinden ayırabilir. Böylece iki cihanda diğer insanlardan farklılaşır, öne geçer.


TERCÜME: Bir canlının ağzına bir çöp girse, onu ağzından çıkarıncaya kadar rahat edemez.

ŞERH: İyi adamların içine kötü bir kimse girerse onun çıkarmaya çalışır. Çıkarıldıktan sonra rahat hasıl olur. Güzel ahlak sahipleri uygunsuzları reddederler. Uydukları ve ermek istedikleri selamet için Cenabı Kibriya’ya hamd ederler, şükrederler.


TERCÜME: Binlerce lokma içine ufak bir çöp karışınca zinde olan adam onu derhal hisseder.

ŞERH: Ağzına giden bunca lokmaya insan asla dikkat etmezken bir çöpün girmesi ile rahatsız olur. Onu çıkarmaya çalışır. Zahiri duygular, batın ve aklın duygularına oranla daha az, daha zayıftır. Bir de manevî ve akıl gücü diri olan bir zatın durumu düşünülsün. Onun batınî duyguları daha keskin olduğundan böyşe şeyleri daha çok ve daha çabuk anlayacağı apaçıktır. Bir kamil ve akıl sahibi binlerce doğru fikir ve söz içinde bir yalan ve bozuk görüşü işitince veya binlerce iyi adamlar yanında bir münafıkı görünce o bozuk görüşü ve münafıkı derhal anlar. Reddetmeye çaba ve gayret sarfeder.


TERCÜME: Dünyaya ait duygular bu cihanın merdivenidir. Dine mensup duygular da göklere merdivendir.

ŞERH: Dünya işlerine ait duygular, çalışma ve gayret ile insan yalnız bu cihanda geçici olarak yükselebilir. Basit ve fani bir surette haz alıp mutlu olabilir. Ama bu yükseliş zaman ve ölüm ile sınırlıdır ve geçicidir. Lakin ruhaniyete ait olan İlahî aşk ve dürüstlük gibi mânâ aleminin yükselişi, ruhanî cihanın gayelerine ulaşmanın merdiveni konumundadır. İşte onlar gerçektir. Sahip olanlar saadetle ölümsüzdür. 

TERCÜME: Bu duyguların sağlığını tabibden, öteki duyguların sağlığını dost ve sevgiliden ara.

ŞERH: Cismanî hastalıklardan kurtularak zahirî duyguların sıhhatini zahirî bir tabipten istemeli. Ama ruhanî duyguların sıhhatini Allahu Teala’nın sevdiği zattan (Habib’inden) dilemeli. “Habib” ten maksat Fahrı Alem Aleyhi’s Salatü ve’s Selam Efendimiz Hazretleri’dir. O Allah’ın habibinden ruhanî sağlık istemek Peygamberliğin yüce zatına vahyedilen, Kuranı Azimü’ş Şan ve tertemiz şeriatının yüce hükümlerini okumak, anlamak, kabul etmektir. Özellikle O’nun Peygamberliğinin yüce ruhaniyetinden imdat dilemektir. İnsanı kamil Rabbanî irade ve emirlere uyduğu için en seçkin Peygamber’in aşıkı, O’nun ailesi ve yakınlarını seven olur. O insan-ı kamil de Allah’ın sevdiklerinden olduğundan ruhanî hissiyatın sağlığını ve selametini ondan istemeli ve emirleriyle, nasihatlarıyla hareket edilmeli.


TERCÜME: Bu duygunun sağlığı bedenin sağlamlığında ötekinin sağlığı bedenin haraplığındadır.

ŞERH: İlim tahsili, oruç, cihat ve bu gibi emredilen ibadetler ile meşgul olanlar bedenlerinin sağlamlığını tahrip etmiş gibi görünebilir.

Fakat ruhanî ve aklî sağlık bunlarla artırılır. Bu beyti şerifin diğer mânâsı, bedenî duyguları insana dünyadayken kuvvet verir. Ruhanî duyguları ise ölümünden sonra sağlamlık ve saadet verir.

TERCÜME: Canın yolu cismi viran eder. Bu viranlıktan sonra, yapar imar eder.

ŞERH: Ruhanî ve aklî olan meslek geçen beyti şerifte görüldüğü üzere şeklen cisim ve bedeni harap eder gibi görünse de gerçekte imar eder, geliştirir, güzelleştirir. Çalışanların sağlam ve kuvvetli oldukları tıbben de aklen de ispatlanmıştır. Bundan başka bir de cesaret, yiğitlik, tevekkül, sabır, kanaat, gibi yüce hasletlere nail olursa her cihetten yüksek derecelere ulaşmış olur.


TERCÜME: Allahu Teala Hazretleri’nin rızası için evini, barkını, mal ve mülkünü sarfeden cana ne mutlu!

ŞERH: Cenabı Vacibü’l Vücud’un aşkına ve yoluna, din ve devlet uğruna can ve malını sarf eden, kendi ihtiyaçlarını terkeden kişilerin ne derecede feyiz ve saadete nail olacaklarını açıklamaya gerek yoktur. Bu uğurda can ve mal harcamak şeklen tahrip gibi görünür. Ama gerçekte tahrip değil imardır. Bir mücahid savaşta can verip şehit olur ise ebedî saadete ulaşır.

Şehitlik mertebesini elde edemese bile emredilen çalışmayı gönülden yapması, yiğitliği, cesareti nedeniyle Allah’ın indinde, devlet ve vatan gözünde makbul ve yüce derecelere vasıl olur.


TERCÜME: Biri duvarlarda gizli olan altın hazinesini bulmak için evini yıktı. Sonra bulduğu hazine ile daha iyisini yaptı.

ŞERH: Bir kimse evinde vaktiyle bir çok altın saklandığını kesin olarak öğrenir. O altını buluncaya kadar evinin duvarlarını yıkar. Bu yapılan şeklen yıkımdır. Gerçekte gömülü olan altını bulup evini yeniden daha iyi yapma ve yenilemedir. Beden ve akılda da gizli hazineler gibi bir çok yüce haslet, özellikle Rabbanî aşk gibi yüce duygular vardır. Bu yüce hasletleri meydana çıkarmak ve Rabbanî aşkın lezzetine ulaşmak için insan akıl ve bedenine meşru surette zahmet ve meşakkat verince, o zahmet gerçi zahirde meşakkat ve tahrip görünür ama gerçekte sahibine sağlık ve saadet olur.


TERCÜME:Bir kimse suyu kesip ırmağın yatağını temizledi. İçindeki kötülükleri çıkardıktan sonra suyu yine ırmağa salıverdi.


ŞERH: Irmaktan su kesilince sebebini anlamayan küçükler ve ahmaklar bu ırmak bitti, hayır kalmadı, diye esef ve şamata ederler. Halbuki geçici olarak suyun kesilmesi ırmak yatağının temizlenmesi, suyun daha berrak ve saf akması içindir. Bunun gibi kısa görüşlü nazarında eziyet ve zahmet hasar ve ızdıraptır.


TERCÜME:Biri yaralı deriyi yardı, saplanmış oku çekip çıkardı. Ondan sonra taze deri bitti.

ŞERH: Bu da diğer bir misaldir. Deriyi yarmak acı ve elem verir. Ama akıl sahibi elde edilecek faydayı kavradığından bu elemi kendi rızasıyla seçer. Sonra kendini bulduğu sağlıkla bahtiyar eder. Akıllı olan kişi; görünüşte lezzetli gerçekte zararlı ahlâkî duygu ve davranışları kalbinden ve aklından çıkarırken kendine şeklen zarar vermiştir. Gerçekte o kötülükten kurtarmış olur. Suçlulardan mahkum olanlara verilen cezanın da esaslarından biri budur. Yani cezalandırma esnasında mahkum ızdırap içindedir. Ama cezanın ızdırabı hem mahkumun düzelmesini hem halkın uyanık ve güvenlik konusunda duyarlı olması neticesini ortaya çıkarır.


TERCÜME:Bir savaşçı kaleyi ele geçirebilmek maksadıyla yıkar, aldıktan sonra yapar, burç ve setler ilave eder.

ŞERH: Şimdiye kadar geçen fikri pekiştirmek için bu da bir örnektir. Düşmanın elinde olan kaleyi savaşçı önce yıkar. Aldıktan sonra daha iyi bir şekilde, yapar ve yeniler. Akıllı olan kimse de hayırlı işlere öncelik vererek çalışır, bedenini yorar ve zayıflarsa bu yorgunlık ve zaaf şekildedir, geçicidir. Bundan elde edilen ruhun sağlığı ve bedenin saadeti süreklidir.


TERCÜME: Cenabı Hakk’ın hikmetinden sual olunmaz. O’nun işine kim “nasıl” ve “niçin” diyebilir ? Bu beyan ettiklerim zarurettendir.

ŞERH: Şimdiye kadar, gayret, çaba, sebat, çalışma ile herşey elde edilir diye bahis geçti ve anlatıldı. Fakat bunlar olmadan insana saadet gelmez diye iddia ettiğim zannedilmesin. Allahu Teala Hazretleri’nin lütuf ve ihsanına kim karışabilir? Allah’ın merhameti öylesine geniş ve boldur ki, imkansız zannedilen bir çok şey bir anda oluverir. Mesela, bir köylünün cahil, okuma yazma bilmez oğluna öyle bir fıtrî zeka verir ki Eflatunlar hayran kalır. Yunanlı büyük tarihçi “Sokikis”; Yunanlıların en meşhur başkomutanlarından “Simitaklos” hakkında der ki: “Bu adamın kafasını hilkat akıl ve zeka ile o kadar doldurmuştur ki başka ilim veya her ne eklenmek istenilse etrafından dökülür.” Bir insan asla ibadet etmemiş olsa bile tertemiz olan yaratılışı nedeniyle Rabbanî merhamete nail olunca o derecede İlahî aşka mazhar olur ki evliyaullah bile şaşırır. Çaba ve gayreti Hak Teala Hazretleri ferman buyurmuştur. Tecrübe edilmiştir ki insanlardan yüzde doksan dokuzu çaba, gayret ve nefsiyle savaşarak Allah’ın rızasına ve iki cihan saadetine ulaşabilir. Yalnız yüzde biri ve belki binde biri çaba ve gayret sarfetmeksizin saadete ve râhata erebilir. Çaba ve gayretten asla, hiçbir zaman ayrılmamalı.

Çünkü el, ayak, akıl, arzu ve vicdanın insana verilmesi çaba ve gayret için bir yüce emir olduğu apaçık ortadadır.


TERCÜME: Bazen çaba ve gayret ile bazen bunlarsız saadet elde edilir. Din işinde hayranlıkdan başkası olmaz.

ŞERH: Saadetin çalışarak elde edilmesi makul bir iştir ve tecrübeyle sabittir. Bununla beraber din ve ruhaniyetin hâli o kadar geniş o kadar büyük ve derindir ki bazen çaba, gayret çalışma olmaksızın da saadet elde edilegeldiği apaçık olduğundan Cenabı Hakkın sınırsız ve gizli hikmetlerine hayran olmaktan başka çare yoktur.


TERCÜME: Ama öyle hayran olmalı ki hiçbir şeyi düşünmeden Rabbanî emirlere, Mevla’nın sevgisine arkasını çeviren bir hayranlık, şaşkınlık değil. Yüzünü şeytanın vesveselerine döndürerek hayran olmamalı. Dost olan Cenabı Hakk’ın muhabbetine dalmış, o muhabbetin sarhoşluğuyla hayran olmalı.

ŞERH: Mevlana Rumi Kaddese Sırrehu’s Sami Hazretlerinin akıl ve Ruhanî gücünün mükemmelliğine de hayran olmalı. Geçen beyti şerifte “din işi hayran olmaktır” buyrulunca çok tenbel adamlar madem din işlerinde hayranlık lazım, işte biz de ruhanî işlerde hayran, şaşırmış olalım, bu şaşkınlıkla dünyada iken zevk sürelim! Diye bir şey hatırlarına getirebilirler. Bu iki batıl fikir aniden giderilmek için “Hayran tabirinden maksat dost olan Hak Teala Hazretlerinin emirlerine arkasını çevirmek, şeytana uymak, hayvan gibi ağzını açıp hayran kalmak değildir. Mutlaka noksansız çaba ve gayrette bulunmalı. Allah’ın saklı hikmetlerine, O’nun azametine, kudretine bakarak hayran olmalıdır.


TERCÜME: Allah’ın sevgisi ile mest ve hayran olan birinin yüzü dost olan Hak tarafına dönüktür. Diğerinin yüzü gerçekte O’nun yüzü olmuştur. Ve kendine dönüktür.

ŞERH: Hakiki aşıkın fikir ve ümidi ebedi ve baki olan Allahu Teala hazretlerine bağlıdır. Basit insanların ise sevgileri kendileri ile şeytana dönmüştür. O gibiler için ne büyük gaflet ne azim hüsran ve zillet vardır.


TERCÜME: Gerek Rabbanî aşkla mest olan insanı kamilin ve gerekse kendine tapınan, bencil, gafilin yüzüne dikkatle bak. Belki güzel hizmetinden dolayı sen de yüz tanıyıcı olursun.

ŞERH: İnsanların türlü hâllerine dikkatle bak ve ibret al. Sürekli Allah’ın emirlerini yerine getirmede sebatla çalış. Böylece bu güzel hizmet sayesinde bir çok saadete nail olursun. İnsanların iyisini kötüsünü tanıyabilmek rütbesine yükselirsin. İnsanların ahlâkını ve gerçek manevî derecelerini bilmek büyük hünerdir. Zira iyiyi tanıdıktan sonra nasihat alınır, yardımını alma nimeti elde edilir. Uygunsuzların görünen görünmeyen şerrinden emin ve korunmuş olunur.


TERCÜME: Çok şeytanlar insan şeklinde ve insan yüzlü olunca her ele el vermek uygun değildir.

ŞERH: Şeytanlar insanların zihnine nasıl desiseler ve bozguncu fikirler düşürürlerse şeytan sıfatlı insanlar da sözleriyle fiilleriyle bozar ve yoldan çıkarırlar. Hatta bazı şeytanların yapamayacakları kötülükleri ve veremeyecekleri vesveseleri bile insanlar icat ederler. İyice araştırmadan gerek dinî gerekse dünyevî işleri şuna buna anlatmamalı, teslim etmemeli. Çünkü araştırmadan teslim olmak hüsran ve zillet nedenidir.


TERCÜME: Kuşu aldatmak ve yakalamak için avcı kuş sesini taklit eder.

ŞERH: Keklik ve diğer bazı kuşları kurduğu tuzağa getirip yakalamak için usta avcılar kuş seslerini tamamiyle taklit edebilir. Kuşlar ise gizlenmiş avcıyı görmeyip kendi gibi bir kuşun sesine koşunca tuzağa ve hüsrana düşerler. Bunun gibi bazı şeyh kıyafetinde veya dürüst insan tavrında hilekarlar vardır. Evliyaullah hazaratının tabirlerini, dürüst insanların tavırlarını taklit ederler. Saf bulduklarını, kendilerine güvenmelerini sağlayarak süslü yalan dolanlarına düşürür nefret edilecek durumlara sokarlar. Adlarını kötüye çıkarırlar. Tecrübe edilmemiş, denenmemiş adamın sözüne, görünen tavırlarına sakın güvenmemelidir. Ahlak ve durumunu çok dikkatle araştırdıktan, inceledikten sonra yalnız lüzumu kadar emniyet edilmelidir. Ahvali belli olmayanlardan devamlı kaçınmalıdır.

TERCÜME: Kuş kendi cinsinin sesini işitir, aşağıya gelir, tuzak, iğne, diken, zehir bulur.

ŞERH: Saf olanlar da bir taklitcinin görünen tavırlarını müşahede eder, taklit yoluyla söylediği kelimeleri, cümleleri işitir, hazine bulmuş mağribi gibi sevinç ve aceleyle yaklaşır. İnanır. Lezzetler umarken bela tuzağına düçar olur. Geleceğini, rahatını, varlıklarını şeytan seviyesine düşürür, yokederler.

TERCÜME: Alçaklar safları kandırmak için gerçek dervişlerin harflerini ve kelimelerini çalar. Taklit eder.

ŞERH: Dürüst ve yüce sıfatlı şeyh ve dervişlerin kullandıkları tabirleri taklitcilerin çalmaları, sıklıkla kullanmaları, bu yolla ahmakları kötü durumlara düşürdükleri çok görülür. Saflar ise bu sahte tabirleri, irfan ve keramet zannederek sonuçta kendilerini viran ve nâlân ederler.

TERCÜME: Gerçek dervişlerin işi parlak ve yücedir. Alçakların kârı hile ve arsızlıktır.

ŞERH: Güzel ahlak sahibi olanlar Allah’ın emirlerini ve çeşitli insanî vazifeleri dürüstçe yerine getirerek işlerini makbul ve parlak yaparlar. Kötü ahlaklı olanların tam aksi, zor çalışmaları yapmaya gayret ve çabaları yoktur. Tembellikten dolayı kaybedecekleri şeref ve haysiyeti kolay görünen riya ve hilede bulabiliriz zannıyla şeytanlara uşak olurlar.


TERCÜME: Hilekarlar dilencilik için yünden aslan yaparlar, Müseylemetü’l-Kezzab’a Ahmet lakabı takarlar.

ŞERH: Ruhaniyetten nasipsiz olan taklitciler kendilerini ehli yakin gibi göstermek isterler. Yalanı ve adi bir dilenci de her nevi kıyafete girer. Zaafa düçar olanların seslerini taklit ederek merhamet çekmeyi ümit eder. Şekiller ve kelimlerinle hiçbir fayda elde edilemeyeceğini ispat için: “Müseylem gibi bir yalancı “Ahmet” lakabını çalmışsa da Müseylem’in gerçeği yine batıl kaldı. Çünkü hüner suretlerde değil siretlerdedir.” Buyuruluyor. Bu Müseylem isimli şahıs Fahrı Alem Efendimiz Hazretlerinin ömrü risaletlerinin sonunda peygamberlik davasıyla ortaya çıkmış bir yalancıydı. Daha sonra Hazreti Ebu Bekir Radıyallahu Anh askerle üzerine gitti. Savaş esnasında Hazreti Hamza Radıyallahu Anhın katili “Vahşi” Müseylemi öldürmüştür. O sırada “Vahşi” islamiyeti kabul etmişti. Bunun üzerine dedi ki: [Cehaletim zamanında Hazreti Hamza gibi insanların en hayırlısını, ve İslamiyetim zamanında Müseylem gibi insanların en şerlisini, en kötüsünü öldürdüm.”


TERCÜME: Müseylem’in lakabı “kezzab” kaldı. Ama Fahr-ı Alem Efendimiz Hazretlerini ünvanı “ulul-elbab” kaldı.

ŞERH: Müseylem “ben de nebiyim” dedi. Ve Ahmet lakabını da aldı. Lakin risalet ve nübüvveti olmadığından bu lafzı şeriften asla fayda göremeyip yalan ve fesadı nedeniyle zamanın sonuna kadar “Kezzab: Çok Yalancı” kötü adını aldı. Ama Muhammed Mustafa Aleyhi Efdalü’t Tahiyya Efendimiz Hazretleri Allahu Teala’nın gönderdiği zamandan daha önce de irfan ummanı olduktan sonra da, sonsuza kadar “Fahr-ı alem” “Ulul- elbab” isimleriyle belli, baki ve ölümsüzdür.


TERCÜME: O Hakk’ın şarabının sonu saf ve halis misk kokusudur. Dünya badesinin sonu ise, kokuşmuşluk ve acıdır.

ŞERH: Rabbanî aşkın neşvesi daimi ve ondan hasıl olan saadet ebedidir. Dünya şarabında görülen neşe faydasız bir alçalıştır. Sarhoşların esef duyulan kötü hâlleri bütün dünyanın malumudur. Bu yüzden tarife hiç gerek yoktur. Sarhoş dünya ve ahirette hüsrana uğrayacaktır.

KENDİ MİLLETİNE TAASSUBUNDAN DOLAYI HIRİSTİYANLARI ÖLDÜRÜYOR


TERCÜME: Hazreti İsa’nın düşmanı, isevileri öldüren, zalim bir Yahudi Şahı vardı.

ŞERH: O Yahudi Şahı, zalim ve inatçıydı. Hazreti İsa Aleyhi’s Selama düşmanlığından Hıristiyanlara şiddetli düşmanlık ederdi.


TERCÜME: O zaman Peygamberlik nöbeti Hazreti İsa’nındı. Aslında Hazreti İsa Hazreti Musa’nın canı ve Hazreti Musa Hazreti İsa’nın canıdır.

ŞERH: Zannedilmesin ki İsa ile Musa’nın durumu başkadır. Çünkü övgüye layık yüce o iki zat Allahu Teala Hazretlerinin Peygamberi, Rabbanî emir ve hükümlerin tebliğ edicisi idiler. Şeklen iki ve Peygamberlik zamanları ayrı idiyse de Peygamber oldukları için birinin canı diğerinde mevcuttu. Çünkü ikisi de Allah’ın emrini tebliğ ve hidayetini yaymakla görevliydiler.


TERCÜME: Şaşı olan o Yahudi Şahı, Huda Hazretlerinin yolunda bulunan iki dostu ayırmak istedi.

ŞERH: İseviler’in Hazreti İsa’ya Museviler’in Hazreti Musa’ya uyduklarını cahilce görünce bu iki Peygamber’in birbirlerine zıt olduğunu zannetti.

Bu batıl fikir üzere Hıristiyanları öldürmeye başladı. Böylece Hazreti Musa Aleyhi’s Selam’a hizmet ettiği hatasına düştü. Halbuki her işte, o işi yapacak zatın ve yapılan işin şeref ve değerinin o işin emrinin geldiği yere göre olduğuna dikkat etmek lazımdır. Yoksa ikisinin kaynağı birken birine boyun eğmek, diğerine karşı çıkmak hatadır, hamakattır. Zira o durum emri veren zata ve maksada hizmet değil şahıslara hizmet olur.


TERCÜME: Bir usta şaşı çırağına “İçeri gir, asılı olan yerden şişeyi bana getir.” Dedi.

ŞERH: Maksat gelecek beyitlerde anlaşılacaktır.


TERCÜME: Şaşı çırak ustasına “Bu iki şişeden hangisini sana getireyim? Maksadını tam açıkla” dedi.

ŞERH: Şaşı çırak, odaya girip şişe bir tane iken şaşılığı nedeniyle iki görünce ustasına: “Şişe bir değil ikidir. Hangisini getireyim?” dedi. İşte bunun gibidir, Hazreti İsa ile Hazreti Musa Aleyhimü’s Selam asılda bir iken şaşı olan inatcı Yahudi Şahı onları birbirinden gayrı gördü.


TERCÜME: Usta çırağa “İki şişe değildir birdir. Yürü şaşılığı bırak ve fazladan görme” dedi.

ŞERH: Çok adamlar vardır, hamakatları hasebiyle kendilerini zeki sayıp en adi en sade şeylerde güya bir çok keyfiyetler, bir çok maksatlar, bir çok mânâlar varmış gibi telakki edip hayalllere dalarlar. İcabında çok şey görmek istediklerinden gerçeği gözlerinden kaçırıp basitleşirler.


TERCÜME: Çırak ustasına: “Ey usta beni aşağılayıp, azarlama.” dedi. Ustası: “Öyle ise o iki şişeden birini kır bakalım.” Diye cevap verdi.

ŞERH: Çünkü çırak şaşılığından ustasının sözüne güvenmedi, itiraz etti. Artık itirazının yanlışlığını fiilen ispat etmek, böylece çırağı terbiye etmek gerekiyordu. Usta: “Madem şişe ikidir diye iddia ediyorsun, birini kır bakalım.” Demişti. Mevcut şişe kırılınca tabi şaşının gözüne başka şişe görünmeyecekti. Ustasına itiraz etmenin hata ve mazarrat olduğunu anlayacaktı. Manen şaşı olanlar da akıl ve Allah’a kullukla şöhret bulmuş üstatlara itiraz etmesinler. Zira velev denemek için olsun itirazlarının sonucu ziyan ve hüsran olur. 

TERCÜME: Şişenin biri kırılınca diğeri de gözden gitti. İnsan meyil ve arzudan ve öfke ve gazaptan şaşı olur.

ŞERH: Bir kimsenin gereğinden fazlasını görmek fikri, arzusu, öfkesi nedeniyle manen şaşı olacağı açıktır. Nitekim anlatılan Yahudi Şah’ı İsevilere karşı zulüm yapınca Hazreti Musa’nın da gazabını üzerine davet etmiş azabı ve cezayı haketmiş oldu. İnsanların şaşılıklarına sebep hırs, tamah, haset, şehvet, hiddet, nefsaniyet gibi elem veren hâlleridir. Bu elem verici ve kerih, kötü hâllere mağlup olan namertler haksız yere kan dökme, hırsızlık yapma, ev yıkma, ocak söndürme gibi bir çok fesada girişirler. Zulüm ve azgınlık yolunu seçerler. İyi ne varsa kendi karanlık kâlpleri gibi yıkık dökük hâle getirmek için çaba sarfederler. Halbuki bu kötülüklerden, yıkımlardan, azgınlıklardan, belalardan kurtulmak insan olmak için niyet etmeye, bu niyet de Allah’ın emirlerini noksansız kabul etmeye, O’nun yüce yoluna girmeye, o yolda devam etmeye bağlıdır.


TERCÜME: Şişe bir idi, çırağın gözüne iki göründü. Şişeyi kırınca hayalden ibaret olan diğer şişe kalmadı.

ŞERH: Yahudi Şahı da Hazreti İsa’nın hatırını kırdıktan sonra Hazreti Musa’nın hatırını da kırmış oldu. Sonsuza kadar saadetten mahrum kaldı. Kötü adıyla anıldı.


TERCÜME: Gazap ve şehvet insanı şaşı eder, ruhunu istikametten döndürür.

ŞERH: Öfke ve şehvet itidalin dışındadır. Büyük zararlar doğurur. Sadece maddî bir musibet ve felaket değildir. Maddiyattan başka manevî olan ruhu bile bitkin ve bezgin hâle sokar. İnsanı Allah’a kulluk etme dairesinden çıkarır, bir karmaşanın içine sokar.

TERCÜME: Garaz gelince hüner örtülür, gönülden yüz perde kalkar gözün önüne iner.

ŞERH: Garaz, nefsaniyet, öfke, şehvet, hırs, benlik gibi üzüntü kaynağı hâller ortaya çıkınca aklın nur ve kuvveti biter ve yokolur. Bu beyti şerif “Hünerli her zaman vardır. Karşısındakiler garazkar olunca hünerin değerini göremez. Görse de görmek istemez. Diğer insanların da görmemesine çalışır.” Anlamına da gelebilir. 

TERCÜME: Hakim rüşvet almaya karar vermişse zalim ile mazlumu birbirinden nasıl fark edebilecek?

ŞERH: Bir hakim, veya bir memur için garaz perdesinin en kalın en çirkin türü, rüşvet denilen alçaklık perdesidir. Allahu Tealanın koyduğu yönetim kuralları üzere, ülkenin ve halkın hukukunu adaletle korumak üzere bir vali, bir hakim bir memur tayin edilir, maaş ve itibar verilir. Ahali de ahlaksız, zalim, kirli, namussuzdan haklarını, namuslarını, ailelerini, rahatlarını koruması için valiye, hakime, memura ümit bağlarlar. Her türlü hürmeti gösterir, saygıda kusur etmezler. Memur; devletin ve halkın hukukunu, zalimden mazlumu korumak üzere gece gündüz çalışması gerekirken rüşvet almak bozgunculuğuyla zalimi araştırmayıp, halkın hukukunu ayaklar altına alırsa, biçareleri kendi kâlbi gibi karanlığa mahkum etmiş olur. Rüşvet denilen hırsızlık, zehirli rüzgarlar gibi bir afettir. Düzen ve adalet ağacını kurutur. Rüşvet güzel ahlâkı giderir zulüm ve haddi aşmayı, kederleri ve gamları meydana çıkarır. Rüşvetin atacağı fesat tohumundan kötü ahlâk zehir saçan yılanlar gibi ortalığa saçılır. Bu fenalığın önüne geçilmesinin çaresi:

- Allah’ın emirlerini, farzları yerine getirme, 
- Allah korkusunu genelleştirme, 
- Güzel ahlâk sahiplerinin kadrini kıymetini bilme, 
- Memuriyetlere tayin edilecekleri onlardan seçme, 
- İlim ve irfanı yaygınlaştırma, 
- Rüşvete cüret edenleri gerektiği gibi cezalandırmadır.


TERCÜME: Yahudi Şahı kin ve Yahudice inadından dolayı o kadar şaşı oldu ki el aman ve medet ya Allah!

ŞERH: Bu beyti şerifte “Mazlum olanlar bir zalim memurun şerrinden durumu Cenabı Hakk’a ve Padişaha arzetmesi” ima buyrulur.

TERCÜME: Yahudi Şahı yüz bin mümin ve mazlum adam öldürdü. O bu batıl fikri ile Hazreti Musa Aleyhi’s Selam’ın dinine arka ve yardımcıyım zannediyordu.

ŞERH: Yahudi Şahının öfke ve inadı gözüne ve gönlüne kalın bir perdeydi. Bu öfke ve inat onu aklın nurundan mahrum bıraktığından İsevileri öldürmek Hazreti Musa’yı memnun etmek zannetti. 

VEZİRİNİN ŞAHA HİLE ÖĞRETMESİ

TERCÜME: Şahın yol kesici hileci bir veziri vardı. Hilesi ve hud’asının gücünden suyun üzerine düğüm atardı.

ŞERH: Hilekarların durumunu burada açıklamaktansa bu satırları okuyanların en hilekar bildikleri bir adamı hatırlarına getirmelerini tavsiye etmekle yetiniriz.


TERCÜME: Vezir Şahına “İseviler canlarını saklarlar, kendi dinlerini şahlarından, sizden gizli tutarlar” dedi.

ŞERH: Vezir “Ey şah İsevileri yok etme düşüncesinde olduğunuzu herkes biliyor. Bunu bilen her İsevi kendini kurtarmak için elbette dinini gizler. Bu durum bir efendinin saatini kaybedip de saatimi kimde bulursam fena yapacağım demesine benzer. Böyle konuşmak fayda yerine kayıp saatin daha çok saklanması sonucunu doğurur.”dedi. Yahudi Şahı İsevilerin düşmanı olduğunu ilan ettikçe onların kendisine daha çok karşı olma neticesiyle karşılaşırdı.


TERCÜME: “İsevileri alenen ve acilen öldürme, çünkü din misk veya öd ağacı değildir. Koku ve dumanından belli olsun.”

ŞERH: Gerek yahudi Şahı gerek inatçı vezirin maksadı İsevilerin yokedilmesiydi. Ancak bunun nasıl olacağının sebeplerini tespitte fikirleri birbirine uygun değildi. Hilekâr Vezir Şaha: “Alenen idam sürdürülür ve devam edilirse İseviler dinlerini gizleyecekler. Emellerinizi, çalışmalarınızı tesirsiz bırakıp boşa çıkaracaklar. Bundan dolayı önce onları iğfal edelim, kandıralım, sonra yok edelim” diyordu.


TERCÜME: İnsanın sırrı yüz kılıf ve kın içinde gizlidir. Bir adamın zahir hâli seninledir. İçi aykırıdır.

ŞERH: Bu söz hilekâr vezirin ağzından çıkmış ve söylenmiş ise de bir çok durumda gerçek olan bir ihtardır. Mutlaka dikkate alınması ve uyulması gerekir. Çünkü bazı adamlar şeklen dost görünür de gizlice düşman bulunur.



TERCÜME: Yahudi Şahı: “Öyleyse söyle bakalım tedbir nedir? Hile ve tezvirin olması için çare nedir?” dedi

ŞERH: Burada hile ve tezvir kelimelerine, iki mânâ yüklenebilir. Biri İsevîler’in dinlerini saklamakta ki dikkatleri güya mekir ve tezvir olmaktadır. “Bunun giderilemesi, sakladıkalrı gerçek dinlerini meydana çıkarmaya çare nedir söyle” anlamına gelir. Diğer anlam ise; “Senin teklif ettiğin işler, sırf hile ve tezvirden ibarettir. Bunu yapabilmek için lazım gelen tedbirler her neyse açıkla ve söyle.” demektir.


TERCÜME: “Bu çareyi açıkla da cihanda ne dini açık ve ne gizli olan hiç bir İsevî kalmasın.”

ŞERH: Zalim olanların akıl ve kalbi o kadar kararır, o kadar çirkefleşir, o kadar inat ve cehalete bulaşır ki yapacakları zulüm yüzünden düşecekleri belayı anlasalar bile yine cüret ederler. Yine kendi felaketlerini davet ederler.


TERCÜME:Vezir :“Ey şah hakkımda acı verecek hüküm ver, kulağımı, elimi kes ve burnumu, dudağımı yar” dedi.

ŞERH: Bu beyti şerifin ikinci mısraının anlamı iki şekilde şerh edilebilir. Biri “burnumu yar ama hüküm verirken dudağımı bırak. Böylece o sağlam kalan dudak vasıtası ile İsevîler’e hile yapabileyim. Kendilerini iğfal edeyim, yok olmalarını sağlayabileyim.” [Bu durumda “MÜR” kelimesi emri hazırdır] Diğer mânâsı “hem burnumu, hem de kulağımı yar. Bana zarar vermekten asla geri durma. Gazabınız ve öfkenizin ciddi olduğunu herkes kesinlikle anlasın. Bütün bunlar daha inandırıcı olsun.” Bu hile, bazı iktidar sahiplerinin bir gizli amaca ulaşabilmek için sevdikleri bir adama şeklen öfke ve kızgınlık göstermeleri, sık görülür. Böylece halk aldanır. Bu aldanış ve gafletten yararlanılır. Ama her ne şekilde olursa olsun, hile zararlıdır. Bu gerçeğin ifade edilmeye ve söylenmeye ihtiyacı yoktur.


TERCÜME: Sonra beni asmak için darağacının altına getir. Bu sırada şefaat edici gelip beni kurtarsın.

ŞERH: Vezirin, bu hileden fesat dolu maksadı, kendisinin gerçekten Yahudi Şahının düşmanı olduğuna inanılmasıdır. İsevîler, eğer Şefaatçı ortaya çıkmamış olsaydı Vezir in mutlaka idam edilecek olduğuna inansınlar. Kendi dinlerinden saysınlar. Kendilerinin yardımcısı olduğuna ikna olsunlar. Daha sonra o gaddar ve hilekar Vezir , avamı kolaylıkla iğfal edebilsin, kandırabilsin.


TERCÜME: “Bu işi dellalların bulunduğu bir yerde, bir çarşı ortasında yap. Böylece öfkenden herkes haberdar olsun.


[Şerhe muhtaç değildir.]


TERCÜME: O zaman beni uzak bir şehre kadar sür, böylece İsevîler’in içine şer ve fitne koyabileyim.

ŞERH: Vezir : “Ey şah beni darağacına gönder. İkimizin sırrını bilen güvendiğimiz birinin araya girip yalvarmasıyla idamdan affet. Bununla beraber öfkeniz nedeniyle huzurunuzdan ve şehrinizden uzak bir yere, İsevîlerin çoğunlukla bulundukları yere beni uzaklaştır. Böylece aralarına fesat tohumları atayım. Kendilerini berbat edeyim.” Dedi.


VEZİR'İN, HİLESİNİ ŞAHA ANLATMASI


TERCÜME: Oraya gidince İsevîlere “Ben gizlice İsevi’yim. Ey bütün gizlileri bilen Allah’m! Sen beni bilirsin” diyeyim.

ŞERH: Yaptıkları hileyi gerçek, kendilerini dürüst gibi göstermek böylece saf insanları aldatmak isteyen bir çok yalancı ve hileci sözlerinin arasında Cenabı Hakk’ı anarlar. Halbuki hile ve fesat için Allahu Teala Hazretlerinin ismi şerifini ağzına alan insanın iki dünyada da perişan olacağını ölçemezler. Cenabı Hak hiç bir zaman ve halkın çoğunluğu genellikle aldanmayacağından yalancılar ve iki yüzlüler ancak kendilerini aldatırlar. Böylece her zaman elem doludurlar.


TERCÜME: “Şah; Hazreti İsa’ya olan imanıma vakıf oldu. Taassup ve inadı nedeniyle canıma kastetti.

ŞERH: Bu ifadeyi Vezir daha sonra İsevîler’e söyleyecektir. Şimdiden Yahudi Şah’ına aktarmaktadır.


TERCÜME: “Hazreti İsa’ya mensup olan kendi dinimi gizliyeyim, görünüşte Yahudi Şah’ının dinine uyayım istiyordum.”

ŞERH: Hilekâr Vezir İsevîleri ikna etmek için kullanacağı dili, gelecek beyitlerde görüleceği üzere, önceden Şah’a açıklamakta, onu haberdar etmektedir. Doğru söz, yaratılmış fiile, vakıaya uygun olandır. Yalancı ise, henüz yaratılmayan bir şeyi zihninde kendi icat etmektedir. İcat ettiği o şeyi konuşma, tarif etme, söyleme çabası içindedir. Dünyada her şey zincirleme olarak birbirine bağlıdır. Olmayanı var gibi gösterince, tabii olarak onun varlığını tasdik edecek olayların zincirleme bağı, birbirinden kopacaktır. Yalan; aslında olmayandır, irtibatsızlıktır, varolanların aralarındaki bağı koparmaktır, sürekli zarar vericidir.


TERCÜME: Yahudi Şah’ı benim sırlarımdan koku aldı, katında sözlerim önemsiz ve itibarsız oldu.

[Şerhe gerek yoktur.]


TERCÜME: Şah bana “Ey Vezir ! Sözün ekmeğin içindeki iğne gibidir. Senin kalbinden benim kalbime pencere vardır” dedi.

ŞERH: Vezir Şah’a “Bu sözlerim, İsevîleri iğfal etmek üzere, sen benim İseviliğimi anladığında, aramızda geçen konuşmalarmış gibi, ilaveten onlara anlatacağım hikayelerdir.” Der. 

TERCÜME: Ben o kâlp penceresinden senin halini gördüm. Artık şimdi İsevi değilim diye aslını inkar eden sözünü işittim.

ŞERH: Vezir hikâyesine devam etmektedir. Şah ile vaktiyle aralarında böyle konuştuklarını İsevîlere hangi cümlelerle anlatacağını, şimdiden Şah’a açıklar.


TERCÜME: Eğer Hazreti İsa’nın dini, ruhanî imdadı bana çare olmayaydı Yahudi Şah’ı yahudice, öfkeyle beni parçalardı.

ŞERH: Bu da sonradan İsevîlere söyleyeceği cümlelerdir.


TERCÜME: Hazreti İsa için canımı, başımı veririm. Onun için ölmeyi kendime yüz bin minnet bilirim.

ŞERH: Bu da Vezir in İsevîler’i iğfal için söyleyeceklerini Şah’a nakletmesidir.


TERCÜME: Hazreti İsa Aleyhisselam yolunda canımı feda etmekten çekinmem, esef etmem. Ama O’nun dininin ilmine gayet vakıf olduğumdan ölmek istemem.

ŞERH: İsevîlerden biri Vezire şöyle itiraz edebilir: “Hazreti İsa’ya o kadar teslimiyetin varsa kendini bırakmalıydın. Yahudi Şah’ı seni idam etseydi. Hazreti İsa’nın ruhaniyeti ile mutlu olsaydın” İşte Vezir , bu gelecek itiraza cevap hazırlamaktadır; “Ben canımdan korkmuyordum. Ama Hazreti İsa’nın dinine vakıf ve müttali iken ölürsem İsevilik haksız yere yayılmaktan geri kalır. Ben bu gecikmeden ve hatadan sorumlu olurum. Ahirette de azap çekerim.


TERCÜME: Hazreti İsa’nın pak olan dininin cahiller ortasında kalıp helak alması bana yazık ve zulüm gelir.

ŞERH: Bu da Vezir in İsevîlere iğfal için daha sonra söyleyeceği bulaşık, bozguncu kelimlerdendir. Hilekâr Vezir ; “Ben Hazreti İsa dininde o kadar alim iken öldürülünce bu temiz dinin özelliklerini öğretecek irfan sahibi kalmayacak. İseviliğin hakikatleri bazı cahillerin ortasında kaybolacak. Bu apaçık gerçeğe bağlı olarak öldürülmemi uygun görmedim. Ruhanî hikmetlerin tarzı olarak olarak işte aranızdayım” demektedir.


TERCÜME: Cenabı Hakk’a ve Hazreti İsa’ya şükür ki biz o doğru dine yolgösterici ve kılavuz olmuşuz.

ŞERH: Bu da, Vezirin daha sonra İsevîler’e söyleyecek sözlerindendir.


TERCÜME: Zünnarı belimize bağlamış, Yahudilerden ve Yahudilikten kurtulmuşuz.

ŞERH: Yine Vezir İsevîlere diyecek ki; “Şükürler olsun artık Yahudilerden de Yahudilikten de şimdi kurtuldum. İsevi din adamlarına mahsus “zünnar” denilen kuşağı, bu dine olan muhabbetimin nişanesi olarak, belime bağlayabildim.” Zünnar maddi bir şeydir. İnsanların avam tabakası ise daima en fazla önemi maddi şeylere verdiği muhakkaktır. Hilekâr Vezir; avamın güven ve ilgisini kazanmak için öncelikle maddiyata rağbet gösterip avamı kendine sevgi besleyen esirler haline getirmek amacındadır.


TERCÜME: Devir Hazreti İsa’nın devridir. Ey insanlar! İsevilik sırlarını ve hakikatlerini can u gönülden dinleyin.

ŞERH: Vezir İsevîlere önceki beyitlerde görünen tabirleri beyan edip söyledikten sonra mezhebe ait ayrıntılara girişip İsevîleri sapıtacağını Şah’a anlatır. Vezir in kullandığı dil ve göstereceği zünnardan ibret alınsın. Hakk’dan yana göründüğü halde öyle olmayan, bazı hileci ve ikiyüzlülere asla kendini kaptırmasın.


TERCÜME: Vezir bu hileleri bir bir sayınca, Yahudi Şahı’nın kalbinden gam ve sıkıntıyı tamamen giderdi.

ŞERH: Yahudi Şahı İsevîleri tamamen bilemeyip dinlerini kökten yoketmeyi başaramamaktan korkuyordu. Bunun üzerine endişeye düşmüştü. Lakin Vezirin hilesini işitince anladı ki gizli ne kadar İsevî, varsa hepsini öğrenecek ve yoketmeyi başaracaktır. İşte bu fesat çıkarıcı fikir; İsevî meselesinin temizleneceği, kendisinin bu düşünce ve gamdan kurtulmuş olacağı ümidini verdi. Aslında kendini boğazına kadar kötülüğe, melanete batırmıştı.


TERCÜME: Şah Vezir’ in anlattıklarını yaptı. Halk ise o sırlı, gizli hileye şaşırdı kaldı.

ŞERH: Şah; Vezir’ine şeklen öfkelendi. Halkı bu öfkeye ikna etmek için idam meydanına gönderdi. Yakınlardan birinin yalvarmasıyla Vezir’i affetti. Fakat sürgüne gönderdi. Halk bu olanları görünce şaşırdı kaldı.


TERCÜME: Veziri İsevîlerin bulunduğu yere sürdü. Vezir, oraya vardıktan sonra davete başladı.

[Şerhe gerek yoktur.]


İSEVÎLERİN VEZİR’İN HİLESİNE ALDANMALARI


TERCÜME: İsevîler’den yüzbinlercesi yavaş yavaş Vezir’in öğrettiği mezhebe toplanmaya başladı.

ŞERH: Vezir, sürgün edildiği İsevîlerin bulunduğu şehre geldi. Daha önceden Yahudi Şah’ıyla gizlice tarif edip anlaştığı hile saçan dilini kullanmaya başladı. İsevîler’e dinlerinde nasıl sadık biri olduğunu, hilekarca, 
riyakârca hikaye etti. Onlar; “İşte” dediler, “Dinimizin yolunu bize gerektiği gibi anlatacak ve öğretecek, fedakar, mükemmel bir adam aramıza ulaştı.” Böylece o hilekar’ın söylediklerine uymaya başladılar.


TERCÜME: Vezir, İsevîlere gizlice İncil’in, zünnar’ın, namazın sırlarını anlatıyordu.

ŞERH: Söyleyeceklerini gizlice anlatması, hem Yahudi Şahından korkusunun devam ettiğini bildirmek hem sonradan her birine vereceği birbirine aykırı nasihatlerle İsevîler arasına fesat koyabilmek içindi. Birçok hilekar ve riyakâr düşüncelerinin önemli olduğunu göstermek için gizlice söylerler. Zavallı avam ise, gizli olan şeylerde özel bir önem olduğunu zanneder. Beyitte “İncil” için kullanılan (ENGİLYUN) kelimesi Yunancadır. Doğrusu (EVANKİ LEYYON) şeklindedir. Mânâsı güzel haberler veren, yani (müjdeci) demektir.


TERCÜME: Vezir, dış görünüşte, Hazreti İsa efendimizin hükümlerini açıklayan bir vaiz idi. Ama içinde ıslık çalan, tuzak kuran, aldatan bir hileciydi.

ŞERH: Hilekâr Vezir dış görünüşte temiz bir öğütcüydü. İsevi dinine samimi olarak bağlı gibi görünüyordu. Ama içyüzünde, onlara ve inançlarına hasımdı, karayüzlü bir düşmandı. “Islık” çalıcılık meselesine gelince; bazı avcılar bir yerde gizlenir, ıslık çalarak kuş gibi ses çıkarır, zavallı kuşlar kendi cinslerinden bir kuş zannederek yanına gelince avcının kurduğu tuzağa düşüp tutulurlar. Hilekârların saf olanları kandırabilmek için, kurdukları tuzaklara düşürebilmek için söyledikleri sözler, avcının kuşa ıslık çalması gibidir. Bu hileye aldananlar da yakalanan ve her şeylerini kaybeden kuşlara benzer.


TERCÜME: Bu sebepten bazı sahabeler Fahrı Alem Aleyhi’s Selam Efendimiz Hazretlerinden ğulyabani gibi olan nefsin hilelerini anlatmalarını isterlerdi.

ŞERH: Nefsi emmare hep geçici zevk ve hazları ister. Bu yüzden dost gibi görünür. Gerçekte insanı en büyük tehlikelere düşüren düşmandır. İşte bu yüzden akıllı olanlara nefsin hilelerini öğrenmek vacibtir.


TERCÜME: Nefsi emmare ve şeytan ibadetlere, ruhun samimiyet ve temizliğine gizli maksatlardan neler karıştırır, diye sorarlardı.

ŞERH: Nefis ve şeytan adi insanları adi ve maddi günahlarla kandırır ve yokeder. Ama akıllı ve takva sahibi olanları yasaklanan şeylere sevketmeye muktedir olamayacaklarını bildiklerinden ibadet ve ihlas içinde kandırmaya çalışırlar. Mesela Şeytan; takva sahiplerinin zihinlerine “Siz her yönüyle ahiretten eminsiniz. Çünkü namaz, oruç ve bu gibi ibadetlerinizi yapmaktasınız. Günahkar insanlardan uzaksınız.” Düşüncesini sokar. Zihnine bu tarz bir düşünce gelen takva sahibi, eğer yaptığı ibadetlerin Cenabı Hakk’ın bir ihsanı olduğunu unutur da velev gizliden gizliye bir kibre kapılırsa itibardan düşer, yüksek ruhanî mertebesinden uzaklaştırılır. Nefsi emmare ile şeytanın farkı şudur: Nefsi emmarenin lezzetli gösterdiği şeyler insanın bedensel zevklerine aittir. Şeytanın kandırma alanı genellikle maddi olmayan şeylerdedir. Mesela Şeytan “Ahiret yoktur. İnanma. İbadetin faydası olamaz. Düşmanlarından intikam al. Çok para biriktir. Harcama sakla gibi zararlı düşünceleri fısıldar. Bunlardan nefsi emmare bir lezzet his edemez.


TERCÜME: Sahabe; Fahrı Alem Aleyhi’s Selam Efendimiz Hazretlerinden ibadetlerin faziletlerini sevaplarını sormaz, bize görünen ayıpları anlat demezlerdi.

ŞERH: Aslında sahabe; taat ve ibadetlerin faziletlerini, hangi işlerde ne gibi ayıplar olduğunu bilmeyi canı gönülden arzu ederdi. Ama bütün bunları zaten biliyorlardı. Allahu Teala’nın merhamet ve ihsanı olan Kuranı Azimü’ş Şan’ın yüce hükümlerini, Hadisi Nebevî’leri işitiyorlardı. Fiilleri doğru olduğu için düşünceleri de doğruydu. Bu doğru düşünceleriyle, akıllarıyla hayırlı işlerin üstünlük ve faziletlerini, günahların zararlarını biliyorlardı. Bu yüzden bu konularda her zaman sorular sorma ihtiyacı duymuyorlardı. Lakin nefis ve şeytanın gizli hilelerini devamlı sormak zorundaydılar. Daha önce geçtiği gibi, nefis ve şeytan bazı takva sahibi insanları bile kibre, büyüklenmeye düşürebilir. “Biz takva sahibi, din konularında bilgili büyük adamlarız. Diğer adi insanlar gibi maddi hizmetlere tenezzül edemeyiz.” Gibi bir düşünceyle kibredebilir, ailesinin geçimini temin etmek için, ziraat, ticaret ve benzeri hayırlı işleri bırakıp, gece gündüz ibadet edeceğim hülyasıyla bir yere kapanabilirler. Din ve devleti korumak için can siperane hizmetlerden kaçınıp böylece kendilerini yıkık dökük bir duruma sokabilirler. Bu gibi tavırların şeytan ve nefsin aldatmasından doğduğu açıktır. Halbuki, anlatılan bu tür çalışmaların en fazla yüce Peygamberlerimiz tarafından yapıldığı ilim adamlarınca bilinen apaçık gerçeklerdendir. Burada şu da açıklanmalıdır: Namaz ve oruç gibi ibadetler gereklidir. İnsan ibadetleri yerine getirdikce şükür ve kulluk borcunu ödemiş olur. Bundan başka, ibadetlerin yerine getirilmesi nedeniyle, ruhu feyiz alır, bedeni kuvvet kazanır, davranışları güzel ahlâka dönüşür. Lakin, ibadetlerin her durumda emredilen diğer çalışmalarla, ticaret, ziraat, sanat, askerlik, memuriyet, ve benzeri görevlerle bağlantılı olması gerekir. İnsan ne ibadetleri ne diğer yapmaya gücünün yettiği görevleri terkedemez.


TERCÜME: Sahabe; nefsin hilelerini, tel tel, zerre zerre ayırır, gül ile kerevizi farkeder gibi bilirlerdi.

ŞERH: Sahabeler, Hazreti Peygamber Efendimiz Hazretlerinden nefis ve şeytanın hile ve desisesini sormuşlardı. O’nun kurtuluş sebebi olan açıklamalarıyla konuyu noksansız anlamışlardı. Yine de bu derin bahisi her ne zaman dinleseler, hayran kalırlardı.



TERCÜME: Sahebenin kılı kırk yaran, en çok inceleyici olanları bile, Fahri Alem Aleyhi’s Selam Efendimiz Hazretleri tarafından, nefsin hilesine dair edilen vaaz ve uyarılara gönülden şaşırıp hayran olurlardı.

ŞERH: Nefis ve şeytan insanların akıllarına göre vesvese verir, telkinde bulunur. Ahmaklara adi, orta akıllı olanlara biraz daha zorca, çok zeki olanlara olağanüstü ince ve hassas vesveseler verirler, bütün güçleriyle aldatmaya çaba harcarlar. Bunlardan kurtuluşun tek çaresi, Cenabı Hakk’a tevekkül, O’nun emirlerini, farzlarını yerine getirme, Kuranı Kerim ve Hadis-i Şerifleri okuma, bir insanı kamili mürşid edinip, bağlanmaktır.

İSEVÎLERİN TAMAMEN VEZİRE UYDUKLARINA DAİRDİR


TERCÜME: İsevîler Vezir'e tamamen gönül verip güvendiler. Avamın taklidinde ne kuvvet olabilir ?

ŞERH: Zavallı avam Allahu Tealanın yolunu ve dünyada da her saadeti arzu eder. Çabalar. Ama şeytan sıfatlı bir bozguncu avamı doğru yoldan şaşırtmak isterse kolaylıkla fırsat bulur. Avam, sadece farzları hakkıyla yerine getirebilirse bahtiyar sayılır. Daha fazlasına, mesela, eşyanın hakikatını bilmeye gücü yetmez. Tıpkı bunun gibi bozguncuyla dürüst arasındaki farkı ayırabilmesi de zordur. Bu yüzden çoğunlukla aldatılır, zor duruma düşürülür. Avam; bozguncu, riyakar, ikiyüzlü birisini gerçek bir şeyh zannedebilir. Siyaset işlerinde de avam çok kolay kandırılır. Bir yalancı, bir asi çıkıp, sizi çektiğiniz sıkıntılardan kurtarırım, rahata mutluluğa kavuştururum gibi bir yalan vaadde bulununca halk bu saçmalığa kolaylıkla inanır. Peşine takılır. Tabi daha sonra bin türlü belaya düşer. Bu hem dünya hem ahiret için acıklı hâlin çaresi;

- Allah’ın farzlarını yerine getirmek,
- Bilgi düzeyini yükseltmek, bilgiyi yaygınlaştırmak,
- Okulları çoğaltmak,
- Haber ve bilgi araçlarını genelleştirmek,
- Genel terbiyeyi genişletmek,
- Görev verilirken dürüst ve güçlülerin seçilmesine çaba ve gayret sarfetmektir.


TERCÜME: İsevîlerin avamı Vezir’in sevgisini göğüslerine yerleştirdiler. Vezir’i Hazreti İsa’nın vekili sandılar.

ŞERH: O hilekâr Vezir Hazreti İsa Aleyhi’s Selam’a olan muhabbetinden, O’nun dinine vakıf oluşundan, maharetinden, derin bilgisinden bahsedince, İsevîlerin avamı o noksanı, o alçağı mükemmel ve yüce zannettiler. Sonunda kendilerini perişan ettiler. Bir karmaşanın içine attılar.


TERCÜME: O Vezir; gerçekte tek gözlü, lanetli deccal idi. Ey Feryat edene yetişen, yardım eden Allahım ! Merhamet, İmdat !

ŞERH: Görünüşü, Hazreti İsa Aleyhi’s Selam’ın dininden, güzel yoldan bahseden, anlatan Vezir’in gizlisi, Deccal gibiydi. Tek gözlü şeytan gibi hileci ve gaddar idi. Şeytan için “Tek gözlü” tabiri onun yalnız maddi ve kötü olanı görmesinden, manevi ve güzel olanı görmemesinden kinayedir. “Ey Feryat edene yetişen Allahım!” diye dua ve seslenmekten maksat, Vezirin hile ve oyununun büyüklüğünü tarif ve hikaye edebilmektir. Şeytanın ve şeytan sıfat olan insanların şer, fesat, hile ve inadından kurtulabilmek için Allah’ın ismini, daima sığınma ve korunma yeri olarak tekrar etmelidir.


TERCÜME: Ey Allahım ! Dünyada yüz bin tuzak ve tane vardır. Biz ise insanlarız yemsiz kalmış açgözlü kuşlar gibiyiz.

ŞERH: “Yüz bin tuzak ve taneden” maksat dünyada mevcut olan belalar ve tehliklerdir. Her zaman insanlar onlara yakalanır, acı çekerler. Açgözlü ve terbiyesiz bir kimse “tane” ye benzeyen hırsızlığa meyledince günah tuzağına ve zindana yakalanır. Her çeşit günah “tane” dir, ve onlardan ortaya çıkacak vahim sonuçlar tuzaktır, nefret dolu kadehtir.


TERCÜME: İster “Doğan” ister “Zümrüdüanka” kuşu olalım, her dakika her birimiz bu tuzakların birine yakalanmaktayız.

ŞERH: Dünyada yalnız avam değil en akıllı olanlar bile her zaman bir çukura düşebilir. Zamanın her şeyi bir başka duruma çeviren gücü karşısında çaresiz kalabilir. Acı çekeceği tuzaklara yakalanabilir. Bundan dolayı kimse akıl ve kuvvetine güvenip de kibir ve inat etmesin. Şu kadar var ki avam; adi, hileci ve aldatıcı olanların tuzağına düşer, aldanır, onların oyuncağı olur. Akıllı olanlar ise o gibilerin şiddetinden zararından Allah’ın izni ile korunmuştur. Ama burada “akıllı”dan maksat Allah’ın emri’ne uyanlardır. Yoksa görünüşte zeki ve fakat günaha batmış olanlar avamdan beterdirler. Zekaları sürekli hayırsızlığın içinde olmalarını engelleyemez.

TERCÜME : Ey Yüce Allahım ! Merhametinle bizi her an bir tuzaktan kurtarırırsın, ama biz yine başka bir tuzağa doğru gideriz.


ŞERH : İnsan her an binlerce kötülük düşünür. Fakat güzel ahlaka meyli olunca Cenabı Kadiri Mutlak olan Allah, o bozuk düşünceyi yapmasına fırsat vermez. İnsana yakışan, artık ondan sonra hastalıklı davranışlarda bulunmaması ve Allah’a şükretmesidir. Bununla beraber, yine de insan, nefis ve şeytana yenilir, kendini teslim eder, günah tuzağına doğru yola koyulur.


TERCÜME : İlahi! Biz bu dünya ambarında buğday toplarız, ne fayda toplanmış buğdayı kaybederiz!

ŞERH : “Ambardan” maksat kâlp ve akıl, “buğdaydan” meram ibadet ve taattan ortaya çıkan zevk ve ruhanî kuvvetdir. “Toplanmış buğdayı kaybetmek” ibadetlerden elde edilmesi gereken feyiz ve kuvveti nefis ve şeytanın verdiği arzular ve vesveseler nedeniyle kaybetmek demektir.


TERCÜME : Buğdaya gelen kötülüğün, farenin hilesi olduğunu bir gün akıl edip düşünemeyiz.

ŞERH : İfa edilen ibadetlerden zevk ve irfan elde edilmesi gerekirken tam aksi, ambardan buğday aşıran fareye benzeyen nefis ve şeytan ibadetin zevk ve irfanını çalar. Biçare insanın akıl ve kalbini çeştili hile ve aldatmacayla berbat eder.


TERCÜME : Fare ambarımızda delik açtığı zaman ambarımız onun hilesinden viran ve perişan olmuştur.

ŞERH : Şeytan kâlp ve aklımıza vesveseler vererek yaralar açınca, ruhanî zevkimizin sermayesi olan ambar, boşalır. Yıkılır, viran olur. Benliğimiz vehimler ve hayallerle dolu ve perişandır.


TERCÜME: Ey can! Önce farenin şerrinden kurtul, sonra buğdayı toplamaya çalış.

ŞERH: Ey can gibi sevgili olan insan! Öncelikle şeytanın şer ve vesveselerini uzaklaştırmaya acele et. Daha sonra zevk ve irfanı iste. Çünkü vesveseler veren şeytanın çirkini güzel gösteren hilesi durdukça ruhanî zevk ya hiç olmaz veya çok az olur.

Bu beyti şerifin anlamına çok dikkat etmek gerekir. Zira şeytan burada bir vesvese daha verebilir. Bir insan “Ben vesveseler içindeyim. Namazı, niyazı ve bu gibi ibadetleri ne yapayım. Öncelikle vesveselerden kurtulmaya bir çare bulayım da sonra ibadete başlayayım” diyebilir. Aman, bu boş ve anlamsız düşünceden sakınmalıyız ! Zira bu fikir aslında vesvesenin ta kendisidir. Şeytanın aldatmasıdır. Cenabı Mevlana Rumî Kaddese Sırrehu’s-Sami’nin beyan buyurduğu “buğday”dan yüce maksatları ruhanî zevkdir. Vesvese olunca ulaşılamaz. Yoksa namaz ve diğer ibadetlerden elde edilen sevap değildir. Bir kimsede ne kadar vesveseler olursa olsun, yapacağı ibadetlerden yine mutlaka sevab kazanır. Hatta vesvese içinde yaptığı ibadetlerden kazanacağı sevabı diğer zamandan daha çok olur. Böyle ince vesveseler ibadetleri terk etmek için şeytanın saldırısıdır. Bu şeytanî saldırıyla karşılaşan ve yine bırakmayıp ibadete devam eden insan, düşman hücum edip sıkıstırdıkça sebat ve gayret eden, bulunduğu yeri koruyan ve kolluyan cesur kumandana benzer. Amiri ise bu saldırıyı ve sebatı bilince o kahraman kumandandan gayet memnun olur. Fazlasıyla mükafat verir. Ama sevap kazanmakla beraber ruhanî zevki arzu eden insanlar, geçiçi dünyanın arzu ve emellerini terk etmeli, tamamiyle Kuran’a tâbi olmalıdır.


TERCÜME : O içlerin içi, büyüklerin en büyüğü olan olan Fahrı Alem Aleyhi’s Salatü Ve’s Selam Efendimiz Hazretleri’nin haberlerindendir, şunu dinle. “Namaz ancak kâlp huzuruyla tamamlanır” buyurmuşlardır.

ŞERH: Bu hadisi şeriften de anlaşılır ki namazın hem sevabı hem büyük ruhanî zevki vardır. Allahu Teala Hazretlerinin rızası için namaz kılındığında –velev kâlp ve akılda huzursuzluk olsa bile- yine sevap kazanılır. Fakat namaz tamam olmaz. Çünkü namazın tamamlanması için sevaptan başka ruhanî zevk de lazımdır. Zevk ise kâlp huzuru elde edilir. Dikkat edilsin, hadisi şerifte huzursuz namaz kabul olmaz buyurulmuyor. Huzursuz namaz tamam olmaz buyuruluyor. Demek ki namaz kılan huzursuz olsa bile yine borcunu eda etmiş olur. Şu kadar ki namazı tamamlama vesilelerinden sayılan ruhanî zevkden mahrum olur. Mesela; “Bir insanın aklı kırk yaşına vardığında tam olur” denir. Bundan yirmi yaşında iken akılsız olduğu anlaşılmaz. Kırk yaşında aklı olgunlaşır demektir. Burada son derece dikkat edilmesi gereken bir keyfiyet ve büyük önemde bir hikmet var; insanın içindeki kuvvet ve özelliklerinin en muteberi düşünce ve fikir gücü değildir. İradesi, isteme, dileme gücüdür. Mesela namaz esnasında insanın düşüncesi parçalanmış ve dağınık olsa da namazı yine kabul edilir.

Çünkü; namaza giren insan, Hak Teala’ya itaat ve ibadet etmek için dilemesi, istemesi, iradesi ile harekete geçmiştir. Namazı kılmış ve tamamlamıştır. İradesinin somut delili, namazı kılmaya başlamasıdır. Onun kanatsız kuş gibi bir taraftan diğer tarafa uçuşan düşüncelerinin veya bu düşüncelerinin karmaşasının namaz kılma iradesinin üzerinde bir etkisi olmamıştır. İradesini namaz gibi bir hayırlı bir emre bağlayan insanın düşüncelerinin dağınıklığı o irade üzerinde ne zararı olabilir ? İrade gücü düşünce gücünden önce gelir. Yalnız zorunlu olarak böyle bir insan; manevî zevklerin bir çok derecesinden mahrum kalacaktır.


TERCÜME : Eğer ambarımızda bir hırsız fare olmayaydı kırk yıllık amel buğdayı nerede ?

ŞERH : “Kırk yıldan” maksat bunca senelik ibadetlerimizin zevki nerededir? demektir. Ariflerde bulunan ruhanî zevk her ibadet eden adamda görülmediğinden yapılan ibadetlerin bir hırsızı olduğu anlaşılır. O hırsız, nefsi emmare veya şeytan sıfatlı bazı insanlardır. Buğday gıda verici mısır, çavdar, arpa gibi ürünlerin en lezzetlisi olduğundan ruhanî zevk buğdaya benzetilmiştir.


TERCÜME : Ufak ufak ve kırıntı kırıntı her günün yapılmış doğruluğu niçin bu bizim ambarımızda toplanmaz ? (Her günün ufak ve kırıntı kabilinden doğruluğu niçin bizim ambarımızda toplanmaz?)

ŞERH : Riyakarca değil, doğruluğun son derecesiyle, her gün, gücü yettiğince, azar azar ibadetler yaptığımız halde bizde ruhanî zevk neden yok ? Bu sorunun cevabı önce ki beyitte geçtiği gibi ruhanî zevk kâlp huzuruyla elde edilir. Kâlp huzuruyla kalıcı olur. Biz ise gerçi riyakar değil isek de kâlbimizin huzuru olmadığından manevî lezzetten mahrum kalırız. Fakat yine borcumuzu eda eylediğimizden bahtiyar sayılırız.


TERCÜME : Taşa vurunca, demirden çok kıvılcım sıçrar, o yanık gönül bu kıvılcımları kabul eder.

ŞERH : “Demir”den maksat, ibadetinle toplanan ruhanî kuvvettir. İçinde nur gizlidir. “Yanmış gönül” ise, Rabbanî farzları yapmak için fikir ve zikir ile hazırlanmış kâlptir. Bu halde bulunan insanın aleyhine şeytanın nasıl çalıştığı gelecekte izah edilecek ve haber verilecektir.


TERCÜME : Lakin karanlıkta bir hırsız o kıvılcımların üzerine gizlice parmağını koyar.

ŞERH : Allah yolunda çalışma, çaba ve gayret sarfetme “çakmak taşına”, ibadetler önceden açıklandığı gibi “demire” benzetilir. Gayret ve çabayı ibadete ayırıp, bağlayınca kurulan bağlantıdan nuranî kıvılcımlar meydana gelecektir. Bu kıvılcımlar kâlpte hidayet meşalesini tutuşturur. Kıvılcımların, hidayet meşalesinin varolması emeliyle yapılan ibadetlerden oluşan yıldızlar daha kâlbe düşer düşmez, o yıldızlar ruhanî feyizleri insan kâlbinin çırasında tutuşturmasın diye, lanetli, kin dolu Şeytan, hemen vesvese ve hile parmağını kalbe uzatıp, o kıvılcımı söndürür. Onun bütün gayreti; hile, bozgunculuk, aldatma parmağını kâlbe sokup, insanı hidayet nurundan mahrum bırakmaktır.


TERCÜME : Şeytan dünyada bir kandil yanmasın diye, bütün kıvılcımları bir bir söndürür.

ŞERH : Bu beyti şerifin mânâsı, geçen şerhle anlaşılır. “Felek: Dünyadan” maksat, hem ruhanî cihan, hem aklın yeri olan insanın başıdır. Yani şeytan, ne ruhanî cihan ne insan aklı hidayetle aydınlanmasın, hiçbir keyfiyet, hiç bir gerçek ortaya çıkmasın diye çalışır.


TERCÜME : İlahi! Eğer her adımda yüzbin tuzak olsa bile sen bizimle oldukca hiç gam ve kederimiz olmaz.

ŞERH : Geçen beyitlerde şeytanın insan kalbine koyduğu zararlar açıklandıktan sonra buyurulur ki: Ey İnsanlar! Sakın üzülüp inleme. Sen hemen kusursuz bir edeple ibadetlerini yerine getir. Yüceler yücesi olan Allahu Teala’dan ihtiyacın olanı iste ve şöyle dua ve niyaz et: “Ey Allahım ! Her ne kadar lanetli şeytan bozguncu tuzağıyla beni kendine oyuncak etmek ve kederlere atmak isterse de senin merhametin benimle beraber olunca ben yine affına mazhar olabilirim. Ebedî saadetine erebilirim. Merhametinin gülbahçeli sarayına ulaşabilirim.”

Bu istek ve duayı, bu fikir ve ümidi olanlar, Cenab-ı Hakk’a bağlı olan insanlar edebilir. Yoksa imansız olan kimse böyle bir duayı etmez. Etse de adi harflerden basit kelimelerden ibaret, ruhsuz, anlamsız, içi boş kalır.


TERCÜME : İlahi! Senin yardımın bizimle olunca o hırsız ve lanetli şeytandan nasıl korkumuz olabilir? olamaz.

ŞERH : Asıl hüner Allah’ın emrine uymak ve o mutlak hüküm sahibinden devamlı razı olmaktır. Ondan sonra ne kadar şeytanlar ve şeytan sıfatlı insanlar aleyhinde bulunurlarsa bulunsunlar. Korkma ve endişe etme. Çünkü sonunda mutlaka kurtulursun, mutlu olursun.


TERCÜME : İlahi! Her gece ten tuzağından ruhları kurtarırsın. Onu bağlayan levhaları, sayfaları koparırsın.

ŞERH : Beden ruhun tuzağı gibidir. Her gece Allah’ın merhametiyle ruhlar, beden tuzağından kurtulur. Ruhanî alemde asıl lezzeti ve tadı bulur. O durumdayken, zihinlerde ki vesveseler, yorgunluk veren levhalar görünmez olur. Bir ruhanî rahatlık görünmeye başlar.


TERCÜME : Ruhlar her gece bu beden kafesinden kurtulup, ne kimsenin hakimi ve ne kimsenin mahkumu olmaksızın hürdürler.

ŞERH: İnsanda iki ruh vardır: Biri, hayvanî ruh; kan, sinirler ve daha bir çok bedeni meydana getiren birimlerin düzeninden meydana gelen his ve keyfiyettir. Bir de manevî ruh vardır. Onun gerçeğini Allahu Tealadan başka kimse bilemez. Şayet bilen varsa, onlar da Peygamberler ve evliyadır. O yüce zümre de bu hakikati herkese tarif etmez ve açıklamazlar. Çünkü bu sırrın insanların geneline söylenmesi caiz olsa Cenabı Hak, Kuranı Azimü’ş Şan’da ferman ve beyan buyururlardı. Manevî Ruh hakkında İsra Suresi’nin seksen beşinci ayeti kerimesinde buyurulur ki:

{Ey Muhammed! Sana ruhtan soruyorlar. De ki: "Ruh Rabbimin bildiği bir iştir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.}

Manevi ruh -ki ruh-u revan dendiği gibi bazı başka isimlerle de söylenir- sözle veya kalemle anlatılmanın uzağında ve dışındadır. Şu kadar ki manevî ruhun saadet saçan eserleri zeka sahibi olanlar için her zamanda ve durumda açık ve aşikardır. Kainat içinde insan gibi akıllı, konuşabilen, bunlar gibi daha nice binlerce yüksek hasletler, Rabbanî nimetler verilmiş bir başka varlık yoktur. Aklın, konuşabilme yeteneğinin ve diğer manevî güç ve özelliklerin ruhun eseri olduğu yaratılışı yüksek olanlar için ispata ihtiyacı olmayan bir gerçektir. Güneşin de meydana getiren unsurlarını bilemeyiz. Ama ışığını, ısısını, ve diğer eserlerini gördüğümüzden varlığını inkar edemeyiz. İnkar edersek bu körlüktür, cinnettir. Manevî ruh da bu misale dahildir. Yani manevî ruhun hakikatini bilmez isek de insana bahşettiği çeşitli feyizlerini ve sonuçlarını bildiğimizden varlığını kesinlikle bilmemiz gerekir.

Şu uyarı da önemlidir : Manevî ruhun feyzinin, eserlerinin ortaya çıktığı yer, insanın bedenidir. Bu yüzden bedenin düzeninin korunması ve sağlıklı olması gerekir. Manevî Ruh bir ustaya veya bir mahir süvariye benzetilebilir. Ustanın kullandığı aletler, araçlar, koşturduğu at iyi ise onun becerisi ve eserleri görülebilir. Değilse kapalı kalır. Hem farzları yerine getirerek ruhanîyeti ve hem beslenmeye, zararlı etkenlerden korumaya, hareketlerine dikkat ederek bedeni sağlam tutmalı. Manevî Ruh, Hayvanî Ruh’a mürşit gibidir. Hayvanî Ruh, bu mürşide itaat etmez ve bedeni kötü yolda kullanırsa “nefsi emmare” denir. Bazen itaat eder ve bazen etmezse “nefsi levvame” adını alır. Tamamen itaat ediyorsa “nefsi mütmainne” şeklinde isimlendirilir. Nefsin o derecesi son derece büyük ve yüksek bir derecedir. Bu beyti şerife dönecek olursak; “Her gece ruhların kafesten kurtulması” insanın uykuda iken Manevî Ruh’un insan bedeninden ayrılmasıdır. Dünyevî düşüncelerden kurtulduğundan, ne kimseye hükmeden ve ne kimsenin hükmü altına giren olmamasıdır. Rahat ve hür bulunmasıdır.


TERCÜME : Zindanda olanlar gece uykudayken içinde bulundukları beladan habersiz, sultan da adamları da gece devletten habersizdirler.

ŞERH : Uykuya daldıktan sonra ne mahpuslar düştükleri halden acı çekerler. Ne de devlet sahibi olanlar nimetlerinden haberdar olurlar. Uyku hâlinde her sınıf insan eşittir.


TERCÜME : Uykuda iken ne keder ne de fayda ve ziyan fikri ve ne de şunun bunun hayali vardır.

ŞERH : Uyku beden tuzağından kurtuluştur. Oradan kurtulduktan sonra Ruhlar; dünya işlerinde kâr, zarar, bu adam lehimizde, veya aleyhimizde gibi gam ve endişe sebebi olan düşünceler ve hayallerden uzaklaşır, rahatlık nimetiyle hoşdur. Uykudayken insanlar bazı rüyalar görürler de acı çekebilir, denirse; bu gibilere ızdırap verecek rüyalar pek azdır. Özellikle rüyanın süresi birkaç saniye veyahut dakikadan ibarettir. Ayrıca rüyaların vereceği pek az ızdırab, devlet sahipleri için de zindana düşmüş olanlar, eziyet çekenler için de eşit gibidir.


TERCÜME : Arifin hâli uyanıkken de rahattadır. Allahu Teala Hazretleri Ashabı Kehf için “Onları uyanık zannedersin onlar ise uyumuşlardır, bundan ürkme ve korkma” buyurdu.


ŞERH : Bu ayeti kerime Kehf Sure’sinin on yedinci ayetidir : 

{Bir de onları mağarada görseydin uyanık sanırdın. Halbuki onlar uykudadırlar. Biz onları sağa sola çevirirdik. Köpekleri de girişte ön ayaklarını ileri doğru uzatmıştı. Eğer onları görseydin, arkana bakmadan kaçardın ve için korku ile dolardı.}

Bu beyti şerifin ikinci mısraında geçen “bundan korkma” tabirinden bir insanın hatırına, “Arif olan, gamlar, kederler, dünyevî düşüncelerden bütünüyle nasıl kurtuldu ? Nasıl uykuda olanlar gibi uzak ve rahat oldu ? Uyanık olan irfan sahipleri nasıl ashabı kehfe benzetildi?” gibi sorular gelebilir. Evet hepsi anlatıldığı gibidir. Sen bu sırların ortaya çıkmasından korkma. Çünkü bu anlatılanların hepsi olağanüstü, yüce hâllerdir, manevî âleme aittir.


TERCÜME : Arif olan kişi, dünya ahvaliyle ilgili işlerde uyumuş gibidir, gündüz ve gece Allahu Teala Hazretlerinin döndüren kudret elinde kalem gibidir.

ŞERH : Kalem, katibin elinde iradesiz, mânâlar yazdığı gibi arif de İlahî kudrete karşı tamamıyla bağımlıdır. Allahu Teala ne emrettiyse onu yapmaya çaba ve gayret sarfeder. Böyece kendini iki cihan saadetine erdirir. Bu ifadeden “cebir:zorlama inancı” olduğu zannedilip, düşünülmesin. Çünkü arifin teslimiyeti Rabbanî irade ve emirlerin yerine getirilmesi anlamındadır. Eğer maksat “cebir” mânâsı olaydı beyti şerifte “hal-i arif: Arifin hâli” tabiri yerine “hal-i insan:İnsanın hâli” şeklinde söylenirdi.


TERCÜME : Yazı yazılırken eli göremeyen yazma işini ve hareketi kalemden sanır.

ŞERH: Allahu Teala Hazretleri’nin yaptığı daima hayırlı olandır. Dolayısıyla ariften her ne zaman bir hayırlı davranış görünürse, onun Allahu Teala’dan geldiği güneş gibi apaçıktır. Hayırlı fiilin görünüşte ariften olması yazının kalemden meydana gelmesi gibidir. İnsandan meşru olmayan bir fiilin meydana gelmesi cüretkârların şeytana uymasındandır. Şeytana uyup hırsızlık yapmayı isteyenin, ahlak ve düşüncesindeki bozukluğun cezası olmak üzere, hırsızlığı işlemesi manen engellenmiyor. Hırsızın hırsızlığı kendisine cezadır. Çünkü ondan sonra azaba müstehak olacaktır. Burada akıllara şu gelebilir. “Hırsız hakettiği cezayı görmesi için manen hırsızlığı engellenmiyor. Peki malı çalınanın kabahati nedir?” Şüphesiz, malı çalınan insanların da o hale düşmüş olmasında bir çok hikmetler vardır. O hikmetlerden bir miktarı bile yazılsa bir çok sayfalar doldurulmuş olur.


TERCÜME: Halkın uykuda bulduğu rahat, Allahu Teala’nın arifin bu halinden çok az bir miktarını göstermesidir.

ŞERH: Arif sadece görünüşte uyanık iken dünyanın gam ve kederinden rahattır. Uykudaymış gibi, bütün eza ve eziyet veren şeylerden, hatta bunların düşüncelerinden bile kurtulmuştur. Bu çeşit uyku ve rahatlık hâli ruhani olduğundan daimidir. Diğer uyku ve rahatlık gibi değildir. Uyuyan uykudan uyanınca yine kendini aynı gam zindanında otururken bulur. İlk göreceği şey hapishanenin duvarlarıdır. Arif ise, tam aksi şeklen uyanık lakin uykudadır buyrulması dünyanın gamlarından, kederlerinden, havadisinden rahat ve kurtulmuş olmasındandır. Yoksa Allah’ın emirlerini yerine getirmek, ruhanî dereceleri görmek veya gerekenleri yapmak için elbette daima uyanıktır. Onun durumu ve konumu ne ise onu korumaktadır. Adi insanlar ise dünyanın gam ve kederini hissetmek ve Allahu Teala’nın emirlerini kabul etmemek üzere gaflet uykusundadır. Zillet çirkefine bulaşık durumda yaşar, giderler.


TERCÜME :Uykuda olanların canları “bîçün:Neden ve niçin” ve “la-yüs’el: Soru yok” ovasına gitmişlerdir. Ruhları orada, bedenleri yattıkları yerde rahattadır.

ŞERH: “Sahra-ı Bîçun:Neden ve niçin ovası” teriminden iki mânâ anlaşılır. Biri insanlar uykudayken ruhların Allah’ın geniş arzına (Ruhlar âlemine) gitmesidir. Diğeri anlamı; insanın uyanık olduğu zamanlarda sorup durduğu “bu iş niçin böyle olmuş, ne için bana bu hâl gelmiş?” gibi sorulardan uyurken kurtulmuş olmasıdır. Uykuda insan, bütün soru ve sorgulamalardan, dediydim, dediydi azabından kurtulmuş olur.


TERCÜME : Ey Allah’ım ! Bir işaretinle bütün ruhları yine ten tuzağına geri çekersin. Adaletle hükmetsinler, adil olsunlar diye.

ŞERH: Adaleti ve doğruluğu gerçekleştirsinler diye, seslenmeye benzer bir duygu ve duyumla insanlar, uykudan uyandırılır. Uykudan uyanmak, bir ikaz ile olur. Bu ikazı hem “uyan” hem “her bir fert sorumlu olduğu bir fiili yapsın, yapması gerekenleri düşünmeye başlasın” şeklinde anlamalıdır. Adalet ve doğruluk her şeyin hakkını vermek demektir. Yoksa gece ve gündüz bütün vaktini zikir ve ibadete ayırıp diğer emredilmiş görevlerini ihmal etmek dinen ve aklen caiz değildir. Tıpkı bunun gibi gece ve gündüz ticaret, sanat, ziraatla meşgul olup da ibadetleri terketmek geleceğini, ahiretini yıkmak olur. Bu da cehalet demektir. Saadet daima orta yolda, dengeleri kurabilmekte, adalette bulunur.


TERCÜME :Sabah vaktinin nuru baş yukarı vurunca feleğin süslü kerkes kuşu kanat çırpar.

ŞERH: Bu ibareden maksat seher vaktinde güneşin kanat gibi olan ışıklarını yayarak ortalığı aydınlatmasıdır. Ne edebî tarif ediştir!


TERCÜME : Sabahların ayıran ve yaran Allah, İsrafil gibi bütün ruhları uyku diyarından uyanıklığa getirir.

ŞERH: Hazreti İsrafil Aleyhi’s Selam emredildiği üzere kıyamet gününde ölüleri kaldırdığı gibi güneşin doğuşuyla Hakk Teala Hazretleri; insanları uyandırır. Bu uyanışı sağlayan Rabbanî kuvvet “İSRAFİL-VAR” tabiriyle ifade edildi.


TERCÜME :Allahu Teala hazretleri insanı uyandırınca ruhları beden eyler, yani ruhları bedene bağlar, her bedeni yine ruhla yükler.

ŞERH: Uykuda manevî ruh bedenden ayrılmışken, insan uyanınca Allahu Teala’nın emriyle ruh tekrar bedene gelir. “Bedenin yüklenmesi” tabirine gelince; İki mânâ verilebilir. Ya insan uyandığında ruh ile yüklenmiş anlamına gelir. Veya ruh dönünce beden insanî görevlerini yapma teklifi ile yüklenmiş demektir. Bu beyitteki mânâ Zümer Sure’sinin kırk ikinci ayet-i kerimesindedir :

{Allah, o canları öldükleri zaman, ölmeyenleri de uyuduklarında alır. Sonra haklarında ölüm hükmü verdiklerini alıkor, diğerlerini de takdir edilmiş bir süreye kadar salıverir. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için nice ibretler vardır.}


TERCÜME :Hak Teala Hazretleri canlar Atını beden eyerinden alır, boşaltır, bu mân⠓Uyku ölümün kardeşidir” Hadisinin sırrıdır.

ŞERH: Kardeşin kardeşe bir çok hususta benzerliği olduğu gibi uykunun da ölüme benzerlikleri vardır. Ölüm hâlinde insan; dünyanın gam ve fikrinden kurtulmuştur, görmeden ve duymadan uzaktır. Bunun gibi uykuda da bu böyledir. Beytin birinci mısraında ruhu ata ve bedeni eyere benzetmelerinde ki sebebe gelince; uyku halinde ruh, tıpkı bir at gibi yürüyüp, gitmektedir. Uyanıkken beden atın sırtındaki eyer gibi ruhu, kendine bağlamış olduğundan ruha “at” bedene “eyer” benzetmesi yapılmıştır. Bundan önce ruh usta ve süvariye ve beden ata ve alete benzetilmişti. Ancak orada uyku halindeyken ruhun bedenden ayrılıp gidişi söz konusu değildi. Bedenin uyanık hâlinde iken, ruhun bedeni yönetip yönlendirmesi anlatılıyordu.


TERCÜME : Lakin gündüz yani uyandığında bedenlerine geri gelmeleri için, Allahu Teala Hazretleri ruhların ayaklarına uzun bir ip bağlar.

ŞERH: Manevî Ruh uykuda bedenden ayrılmış olur, uyanıklıkta yine bedene döndürmek ve bağlamak için manevi bir bağ koyulmuştur.


TERCÜME: O bağ vasıtasıyla, Hak Teala, ruhları gündüz o çayırdan geri çekip otlak yerine, yükler altına getirir.

ŞERH: Ruhların uykuda bedenlerden ayrılmaları, ruhların ata, bedenin eyere benzetilmesi, daha önce tarif edildi ve açıklandı. Madem ki ruh ata benzetildi, onların yerinin de çayıra benzetilmesi tabiidir. Ruhun “yük altına” girmesi uyanıklık halinde insanî görevlerle meşgul olmasıdır.


TERCÜME: Keşke Hak Teala Hazretleri ashab-ı Kehf’i veya Hazret-i Nuh’un gemisini koruduğu gibi bu ruhu da koruyaydı.

ŞERH : Allahu Teala, ashab-ı Kehf’i hikmeti gereği mağarada çok uzun müddet düşmanın şerrinden muhafaza etmişti. Hazreti Nuh’un gemisini de bir çok fırtınalardan korumuş ve selamete ulaştırmıştı. Dünyada ruhların fırtınaları, hadiseler, meydana gelen olaylar, şeytanın hile ve tuzakları, nefsin arzu ve istekleridir. Ruhun bunlardan kurtuluşu olan, ölüm veya uyku, ashab-ı Kehf’in mağarası, Hazret-i Nuh’un gemisi gibidir. Ölüm ve uyku vasıtasıyla dünya şerrinden kurtulur, dedim dedi çekişmesinden uzaklaşır.


TERCÜME : Uyanıklık ve akıl tufanından, bu gözü ve kulağı kurtarmış olaydı.

ŞERH : Önceden şerh edildiği üzere Mevlana Rumî Kaddese Sırrehu’s Sami Hazretleri olayları ve dünya hâllerini tufana benzettiklerinden buyururlar ki; Keşke insan daima uykuda kalıp iki cihan da azabı gerektiren olaylara ve fiillere düçar olmasaydı. Bu yüzden bu kadar acılar çekmeseydi. Müslümanlar için ibadet ve güzel ahlâkın kurallarını içinde toplamış olan Kuranı Azimü’ş Şan’ın, Nuh’un gemisinden bin kat fazla koruyucu olduğu ve selamete ulaştırdığını açıklamaya ve tekrar etmeye gerek yoktur.


TERCÜME: Cihanda şimdi de pek çok ashab-ı Kehf vardır, belki senin yanında belki senin karşındadır.

ŞERH : Daha önce açıklandığı üzere arif olanlar uyanıkken bile dünya gamından, kederinden, vehminden kurtulmak için ashabı Kehf gibi uykudadırlar. Bu hâlleriyle Allah’ın merhamet ve koruması altındadırlar. Ashabı kehf gibi olan arifler şu anda yanımızda bulunurlar. Ama yalnız dış görünüşüne bakanlar, o yüce zümrenin mutluluk dağıtan hâllerinden habersizdirler.


TERCÜME: Mağara, arifle dost olmuştur, nağmeler söyler, ama ne fayda ki senin gözün ve kulağına mühür vurulmuştur, göremez ve işitemezsin.

ŞERH: Burada mağaradan maksat dünya veya arifin bedenidir. İkisi de arife aykırı, çatışma hâlinde değildir. Tam aksi arifle beraber manen zikirederler, sevinç içindedirler. Ama cahillikler ve günahlar insanların göz ve kulağına mühür ve kılıf olunca ne arifi, ne zikiri, ne fikrini işitip göremezler. Arifler şu anda dünyada varolduklarına göre, onların sahip olduğu saadetten yararlanıp mutlu olmak mümkün iken Allah’ın emirlerine muhalif olanlar bu nimetten mahrum kalırlar. Kör ve sağır olurlar.


TERCÜME : Halife Leyla’ya “Mecnun’un perişan olmasına ve sapıtmasına sebep olan, Leyla sen misin?” dedi.

ŞERH : Halifenin Leyla’ya muhabbeti olmadığından basit bir kadın gözüyle baktı. Güzelliğinin farkına varamadı. Bunun gibi, irfanı olmayan kimseler arif ve adil olan yüce zatları, basit bir insan gibi zanederler. Yalnız dış görünüşüne baktıklarından habersiz kalırlar. Halbuki insanın aslı, beden değil ruh ve irfandır.


TERCÜME : Halife Leyla’ya “Senin başka güzellerden bir fazlalığın yokmuş” dedi. Leyla “Sen aşıkım 
Mecnun değilsin, bu yüzden sus!” diye cevap verdi.

ŞERH : Leyla’nın Halife’ye cevabı, onun aşk ve güzellik bahsinden vazgeçmesini istemesiydi. Çünkü “Sen Mecnun da değilsin, aşık da değilsin, beni görecek göz sende yok” diyordu. Arif ve akıl sahibi olanlar da bunun gibi maneviyatı inkarda inatçı olanlara lisanı hal ile şunu ima ederler: “Benim irfanımı anlayabilmek ve hakikatimin sırrına erebilmek akıl nurunun, ruhanî feyzinin olmasına bağlıdır. Sizde ise o nimetler olmadığından bu meseleyi kavrayamaz ve zorunlu olarak da yücelemezsiniz.


TERCÜME: Dünyanın geçici hayalleri için uyanık olan, daha çok gaflet uykusundadır, onun uyanıklığı uykusundan beterdir.

ŞERH : Uykuda olup midesinin açlık acısından rüya gören kimse bir miktar hayeller görebilir. Ama irfandan nasipsiz olan adam şeklen uyanık görünürse de faydasız işlerle meşgul olduğundan işi bütün hayaller, vehimler, anlamsız saçmalıklardır. Kendini bin türlü hayale kaptırmış olan gafil, nadan, uyurgezer, gerçekten uyuyanlardan bin kat daha uykudadır. Bunlar; sürekli zarar içinde, hayırdan kesilmiş olur.


TERCÜME: Canımız, Allahu Teala ile uyanık değilse, uyanıklık bize bağdır, zincirde olmak gibidir.

ŞERH : Dünyada şeklen uyanık iken, canımız Allah’ın emirlerini yerine getirme çabası içinde değilse, o uyanıklığın hiçbir faydası yoktur. Bu sebeple o şeklen uyanıklık bizim için zincirdir, eziyettir.


TERCÜME : Can bütün gün hayalin tekmesinden, zarar, kâr, ve zeval korkusundan acı içindedir.

ŞERH : Zarar, kâr ve zeval korkusu hayali insanı perişan eder, dermansız bırakır. Gelmesi ihtimali olan kötülüklerin korkusunu hayaller kurararak, bazı insanlar o kadar büyütürler ki korktukları şey meydana gelse bile onun acısı meydana gelmeden önce korkudan çektikleri acıdan daha şiddetli gelir.


TERCÜME : Hayallere korkulara kendini kaptıranın, ne sefası, letafeti, kuvveti ve ne göklere yükselebilmek için yolu kalır.

ŞERH : Zarar ve zeval korkusu bedende kuvvet bırakmaz. Akıl ve kâlp de zikri, Allah düşüncesini ihmal eder. Sahibini güçsüz kuvvetsiz bırakır. Korkak ne dünya işlerinin güzelce görmeyi ve yürütmeyi başarabilir ve ne ruhanî aleme yükselebilmek için gücü yetebilir. Maddi korku üç çeşittir:

- Biri kan dolaşımı ve sinir sisteminin zayıflamasından ortaya çıkan bir ızdıraptır. Böyle korkular mantıklı bir temele oturmaz. Esasında korku da sayılmaz. Çünkü yaratılışla ilgili değildir. Kan dolaşımı ve sinir sistemi kuvvetlendirilip normale döndürülürse bu korku ortadan kalkar. Rahatlığa ve cesarete dönüşür. Bu tür korku, insanı bir çok haramlardan, kötü işlerden de koruyabilir. Mesnevide geçen bu beyit dikkat edilirse, bu konuyla ilgilidir. “Aklı erkek gibi korkusuz, çirkin nefsi kadın gibi zayıf ve korkak olan mutlu olandır.”

- Korkunun diğer türü: Ölümden veya gelmesi beklenen manevi acılardan korkmaz. Hırs ve açgözlülüğü nedeniyle servetini, malını, makamını, itibarını kaybetmekten korkar. Ve bu korku sebebiyle korkak, kendini rahattan mahrum eder.

- Üçüncü tür korku en şiddetli olanıdır: Bunlar ölümden, hastalıktan, mal, itibar, makamını kaybetmekten, kısacası her şeyden korkar. Korkusunun bilinmesinden de korkar.


Maddi Korkulardan kurtulmanın çaresi :
- Bütün düşüncelerini Allahu Tealaya bağlamaktır. 
- İbadetleri, emredilmiş çeşitli işleri kusursuz yerine getirmeyi öncelikli görevi olduğunu bilmektir.
- Bedenin çalışma düzenini korumaktır.
- Orta derecede gıdalarla beslenmek, temiz havalı yerlerde bulunmaktır.
- En önemlisi ve özelliklisi; yalnız Allah’tan korkmaktır.


TERCÜME: Asıl uyumuş olan, her bir hayale ümit bağlayan, hatta hayal ile sohbet eden kimsedir.

ŞERH : Faydasız şeyleri düşünüp durarak hayaller kurmak, aklı yormaktır, aklın kuvvetini boşa harcamaktır, zaman kaybıdır, ahmaklıktır, aptallıktır. Düşünülen şeyler, uygulanabilir, yapıldıktan sonra güzel sonuçlar elde edilebilir, o sonuçlar görülebilir ise o gibi düşüncelere hayal denmez. Onların faydalı fikirler olduğunu ispata ihtiyaç yoktur. Ama uygulanabilir olmayan, uygulanabilir olsa da bazı sebeplerden dolayı yapılması mümkün görülmeyen, uygulandıktan sonra zararlı sonuçları olan fikirler ve düşünceler, zararlı tasavvurlar sayılır. Sırf hayal olanlara gelince; mesela parasız bir adam “bir gemi satın alsam ve ona kendim kaptan olup alemi gezsem” diyerek hayalindeki gemisiyle gezeceği yerleri, alacağı eşyayı, hayalî olan tüccarlarla yapacağı ticarî işlemleri, pazarlıklarını, aralarında geçecek konuşmaları zihninde yaşamasıdır. Ama, tarlası, hayvanları, alet ve araçları olan bir adamın, “bu tarlayı şu zamanda sürerim, şu şekilde ekerim, sularım, biçerim, şu kadar masraf, bu kadar emek harcarım, Allah’ın izni ile şu kadar ürün elde ederim” şeklinde düşünmesi hayal değildir. Kurtuluş vesilesi olabilecek bir düşünce tarzıdır. Beyti şerifin birinci mısraında beyan buyrulduğu üzere; kendini hayallere kaptıran kimse uykuda ve rüyada gibi karşısında bazı hayalî adamlar varmış gibi konuşur. Cevaplar alır. Verir. Güzel nükte söylemiş gibi memnun olur, gülümser. Veya diğer sıkıntılı bir hayalle uğraşır, mahzun olur. Bazı savaşa atılır, cesaretle çarpışır, yaralanır ama ölmez. Halktan çeşitli aferinler alır. Bazen zengin olur.


TERCÜME : Bir kimse rüyada şeytanı huri gibi görür, şehvetten şeytana zürriyet suyunu döker.

ŞERH : Rüyada insan ihtilam olur. Sonra uyanınca anlar ki gördüğü şey hayal idi. Yine de o hayalden kirlenir ve gusul abdestine muhtaç olur. İşte dünyanın birçok işleri bunun gibidir. Dünyada hakikat ve hikmeti anlamayanlar uykuda ihtilam olanlar gibidir. Asılsız ve faydasız şeylere haddinden fazla sevgi, hırs, düşkünlük gösterir, büyük zevkler ve lezzetler ümit ederler. Arzu ettikleri şeyi elde edinceye kadar akıl ve bedenleri büyük gam ve meşakkatler çeker. Nihayet bunca gam, meşakkat, bazen hakaret, zilletlerle elde ettikleri şeyi görürler ki, onda zevk ve lezzet yokmuş. Hatta görülmemiş, tahmin edilmemiş çeşitli zahmetler doğuruyor. Sonuçta görecekleri şey, pişmanlık, bazen perişanlıktır.


TERCÜME:Nesil tohumunu mahsul vermez, çorak yere döktüğü için, kendine geldiğinde, o hayal ondan kaçar.

ŞERH : İnsan ömür ve mesaisini faydasız ve geçici şeylere döküp saçtıktan ve israf ettikten sonra hatasından pişman olur. Elem çeker. Her halinin sakat olduğunu görünce kalbinde bütün şiddetiyle keder ve üzüntü başgösterir. Bu hakikatler bedeni zayıflayıp ölüm yaklaşınca görüneceğinden akıllı olan insan vaktiyle Allah’ın emir ve isteklerine kendini bağlamalıdır. Ebedî yokluktan kendini kurtarmalıdır.


TERCÜME : Rüya görüp ihtilam olan kimse uyandığında baş ağrısı hisseder, bedenini kirlenmiş görür, ah o görünen süs ve nakışlar ! Hakikatte yokturlar.

ŞERH: Rüyasında ihtilam olan uyanınca başında ağrıyı, bedeninde kirliliği görecektir. Bunun gibi, dünya hayalleri üzere vaktinin büyük kısmını kaybeden kimse de zamanın geçmesiyle kendini kirlenmiş ve güvenini kaybetmiş olduğunu görür. “Nakş-ı Bedid: Görünen nakış, süs” ve “nâ-bedid:Görünmez olan, aslında olmayan” tabirlerinden maksat dünya işlerinin çoğunluğu ve hatta dünyanın asıl varlığıdır. Şeklen görünürler ve hakikatte yokturlar. Geçiçi olan zevklere, fani şeylere ait hâllerden insanlar çoğunlukla daha dünyadayken ayrılırlar. Hele öldükten sonra tamamen mahrum kalacaklardır. Dünyaya ait olan her durum ve zevk süstür, nakıştır, aslı olmayan şekillerdir. Bundan dolayı akıllı olan insan, hayırlı ve kalıcı olan işlerle uğraşır, yasaklanmış fiillere, geçici zevk ve lezzetlere ulaştıracak araçlar peşinde koşmaktan kendini uzak tutar.


TERCÜME: Kuş yüksekte uçar gölgesi de toprak üstünde uçarak koşar.

ŞERH : Kuşlar havada uçarken gölgesi de beraber koşar. Halbuki uçan kuşlar yüksekte, gölgesi aşağıdadır. Bundan maksadın ne olduğu gelecek beyitlerde açıklanacaktır.


TERCÜME: Ahmak avcı o gölgenin arkasından o kadar koşar ki yorulur, dermansız, takatsiz kalır.

ŞERH: Dünyanın zevklerinde saadet ve lezzet gölge gibidir. İnsan her ne kadar peşinden koşarsa o kadar dermansız kalır, o kadar hüsrana düşer. Çünkü bütün lezzetlerin ve sürekli ve gerçek mutlulukların aslı İlahî alemdedir. Bundan dolayı akıllı avcı gölgeye değil gerçeğe sevgi ve istek duyar. Ahmak ise asıldan habersizdir. Hiç bir hayrı olmayan gölgeyi yani dünyada olan lezzetleri devamlı takip eder. Takip ederken ihtiyarlık gelir, yorulur. Önce pişman, sonra kederden perişan, daha sonra bunların acısıyla azap içinde olur. En sonunda uğursuz ve değersiz bir hâle gelecektir.


TERCÜME : O ahmak o gölgenin havadaki kuşun aksi olduğundan habersiz, o gölgenin aslının nerede olduğundan habersiz.

ŞERH: Gelecek olan şerh bu beyti şerifin de şerhi olur.


TERCÜME: Ahmak gölge tarafına ok atar, durur, ok attıkca ok kutusu (ve cesedi) boşalır.

ŞERH : Avcı, avlanmak için, kuşun gölgesini kuş zannederek ne kadar oku varsa arkasından atar. Sonuçta kendisi yorgun, bezgin, takatsiz kalmış, okları faydasız yere tükenmiş olur. Ahmak da dünya zevkleri ve ihtişamını fayda verecek zanneder ve gerçek olduğuna inanır. Bunları ele geçirmek düşüncesiyle meşgul oldukca yorgun, takatsiz kalır. Ebedî saadetten mahrum kalır. Daha dünyada iken gamlara ve kederlere düşer.


TERCÜME: Gölge avlamak için hararet ve gayretle ok atıp duran ahmak, ok kutusu gibi ömrünü de boşalttı, hayattan döğünüp gitti.

ŞERH: Gelecek şerh bu beyti şerifi de şerheder.


TERCÜME: Allah’ın gölgesi, bu gölge avcısının terbiye edicisi olursa gölgeden ve hayalinden kurtulur.

ŞERH: “Saye-i Yezdan: Allah’ın gölgesi” nden maksat; Arif olan mürşiddir. Terbiye edici bir yüce zat olunca dünyevi lezetlerin, şeklen var aslen yok olduğunu, gerçeğin bilgisini isteyene öğretir. Böylece onu bir çok ham sevdadan kurtarır. Korkularından emin eyler.


TERCÜME: “Saye-i Yezdan:Allah’ın gölgesi” Allah’a köle, teslim olandır. O köle bu alemin ölüsü ve ruhanî 
cihanın dirisidir.

ŞERH: Allah’a köle olan, iradesini onun emirlerine bağlayan, Allah’ın gölgesidir. Dünya ile sınırlı olan ve ahirete ait olmayan hâller için ölü gibidir. Ama Rabbanî iradenin icrası için diridir. O köle “MUTU KABLE EN TEMUTU: Ölmeden önce ölünüz” hadis-i şerifinin sırrına ermiştir. İrfan sahiplerinin katında, iki cihanda da övünç kaynağıdır.


TERCÜME: Allah’ın gölgesi olan yüce zatın eteğini gecikmeksizin ve şüphe etmeksizin tut. Böylece ahir zamanın eteği içinde olmaktan kurtulmuş olursun.

ŞERH : Burada “ahir zaman eteği” tabirinden üç mânâ anlaşılır. Biri zaman geçtikçe insançsızlık ve ahlâksızlığın eskiye oranla daha çoğlamasıdır. Diğer anlamı; bunca zamanlar boyunca bir çok nesiller geçmesi nedeniyle mevcut zamanlarımızın ahir zaman sayılmasıdır. Üçüncü anlamı ise; her insanın ömrünün günleri daima akıp giderek ölüme yaklaşmasıdır. Bundan dolayı ahir zamanın, insana getireceği kötülüklerden, ve ömrün kendinden ortaya çıkan zorluklar ve güçlüklerden kurtulmak için bir insanı kamilin, arifin yardımına ve hikmetine başvurmak kurtuluşun çaresidir.


TERCÜME: “KEYFE MEDDE-Z-ZİLLÜ:Allahu Teala gölgeyi nasıl çekip uzattı” ayeti kerimesi evliyanın nakış ve tarifidir. Evliya ise Allah’ın parlayan güneşinin nurunun delilidir.


ŞERH: Evliya, üç yönden Hak Teala Hazretlerinin gölgesine benzetilebilir.

- Birincisi; insan sıcakta bir gölge altına girince cismen ısının eziyetinden kurtulduğu gibi, bir evliya’ya sığınınca bir çok ızdıraptan kurtulmuş olur.

- İkincisi; bir yerde gölge görününce güneşe ve ışığa delil olur. Evliya da Allah’ın nuruna delildir.

- Üçüncüsü; gölge her yönden güneşe tabidir. Evliya da Cenabı Hak’kın her emrine sürekli uymaktadır. Bu ayeti kerime Furkan Sure’sinin kırk beşinci ayetidir.


TERCÜME : Bu vadi ve dağlar arasında kılavuzsuz gitme. Halil (Allah’ın dostu) olan Hazreti İbrahim gibi “Ben batanları sevmem” de.

ŞERH : Vadiden maksat dünyadır. Dünyadayken kendi fikrinle hareket etme. Bir arif, bir Allah’ın yakın kulunun nasihat ve yardımıyla hareket et. Göreceğin şatafata, yönelişe, zevke, lezzete aldanma. Böyle yok olup gitmeye mahkum şeyleri sevme. Bunları başarabilirsen; kulluğa ve sevgiye yegane şayan olan, Hay:diri, Baki:ebedi olan Allah’ı bulursun. Mutlu olursun. Ölümsüzlerin arasına katılmış olursun.

Bu ayeti kerime Enam Sure’sinin yetmiş ikinci ayetidir. “O vakit Hazret-i İbrahim’i gece karanlığıyla örttü ve kapladı. Hazreti İbrahim bir yıldız görünce işte benim Rabbim dedi. Yıldız battı. Batanları sevmem dedi. Hazreti İbrahim ay’ı doğmuş gördü. Budur benim Rabbim dedi. Ayın da battığını görünce eğer benim Rabbim bana hidayet vermezse asilerden sapkınlardan olurum dedi. Güneşi doğmuş görünce, dedi benim Rabbim budur bu daha büyüktür. Ama güneşin de battığını görünce dedi ki ey benim kavmim! Ben Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Ben yüzümü gökleri ve yeri yaratan, O yaratıcının tarafına yönelttim. Hak dinine uydum. Ben Allahu Teala’ya ortak koşanlardan değilim.”


TERCÜME : Git, yürü, gölgeden bir güneş bul. Şah Şemsi Tebrizinin eteğine burada sarıl.

ŞERH : Şemsi Tebrizi Hazretleri “Saye-i Huda: Allah’ın gölgesi” ve muhakkak surette Evliyadandır. Bunun için onun önderliğiyle Allahu Teala’yı bul. “Damenini:Eteğini tut” ifadesinden üç mânâ çıkarılır.

- Birincisi; Gölge ve Allah’ın yakın kulu kimler sayılabilir diye somut bir örnek aranılırsa Şemsi Tebrizi Hazretleri gösterilir.

- İkincisi; O, Mevlanayı Rumî Hazretlerinin şeyhidir. Mesnevi-i Şerifte beyan olunan saadet bahşedici anlamlar ve öğütler de Şemsi Tebrizi Hazretlerinin fikrine uygun olduğundan o yüce nasihatleri kabul etmek Cenabı Şemsettin Tebrizi’nin eteğinin tutulmasıdır.

- Üçüncüsü; Hazret-i Şems’ten maksat Allah’ın makbul ve yakın herhangi bir kulu olduğundan insanın mutlaka bir Evliya’ya teslimiyet göstermesidir.


TERCÜME: Bu sevgiliye kavuşmanın, düğününe gitmenin yolunu bulamazsan, Allahu Teala’nın ışığı olan Hüsamettin Çelebi Hazretlerinden sor.

ŞERH : “Sur:düğün” ve “arus:gelin” kelimelerinden kasdedilen anlam; ya Hazreti Şemsi Tebrizî veya mutluluk bahşeden ruhanî alemdir. Evliya’nın en büyüklerinden “kutbu azam” olan Şemsi Tebrizî veya İlahî âleme gidecek yolu bulamazsan seni o nimetlere götüremeye gücü yetecek olan Hüsamettin Çelebi gibi vaktinin mürşidi kamiline müracaat et. Böylece kendini saadete ve gerçek hayata, diriliğe ulaştırmış olursun.


TERCÜME : Eğer yolda haset boğazını tutarsa, Şeytan; hasette çok aşırı gidendir.

ŞERH : Ey irfan isteyen! Ruhanîyet yoluna girmeye isteğin varsa, hasetten çok sakın, ona karşı dikkatli ol. Çünkü haset seni boğar. Kötülüklere düşürür. Nitekim şeytan Hazreti Âdem’e haset ettiğinden lanetlenmişir. Onun dünyada yaptığı bilinen ve bilinmeyen bütün kötülüklerin temelinde haset vardır. Haset düşmandır, hastalıktır, kötülüklerin kaynağıdır. Bu beyti şeriften: Hüsamettin Çelebi’nin zamanında yaşayanlardan bazısının bu zata mükemmelliğinden dolayı belli derecelerde haset ettikleri de anlaşılır.


TERCÜME : Şeytan hasedinden Hazreti Âdem Aleyhisselam’dan önce utandı, sonra onunla giriştiği savaştan mutluluk duymaya başladı.

ŞERH : Şeytan Hazreti Adem Aleyhisselam’a secde etmedi. Mutluluk düşmanı, irfan ve bilgi düşmanı oldu. Hüsrana düştü. Rabbanî emirleri yerine getirmek saadettir. Şeytan ise Allah’ın iradelerini yapmaktan insanları engellemeye çalışmaktan mutlu olmaktadır. Böylece gerçek saadetten mahrum ve asidir.


TERCÜME : Allahu Teala yolunda hasetten daha güç ve zahmetli geçit yoktur. Haset ona yoldaş ve arkadaş olmayan kimseye ne mutlu !

ŞERH : Haset hakikaten tehlikeli sonuçlara yol açan, zillete neden olan bir sıfattır. Öncelikle; Allah’ın rızasına aykırıdır. İkinci olarak; bütün insanoğluna zararlıdır. Üçüncü olarak; hasetcinin kalbi zarar ve sıkıntıdadır. Dördüncüsü; insanlar arasında düşmanlığın ve zararların genişlemesine etkili bir sebebdir. Hasedi gidermenin çaresi üç şeyi düşünmeye bağlıdır :


- Birincisi: insan; başkalarında gördüğü nimetler, ne kadar çok ve ne kadar büyük olursa olsun, onları veren Hak Teala Hazretlerine içten, samimi olarak teslim olursa, onlardan bin kat fazlasıyla mutlu olacağını düşünmeli. Asıl olan nimetler değil, o nimetleri veren Allah olduğu yüce fikri ile her durum ve zamanda dopdolu olmalı.

- İkincisi: Her hasetci, hased ettiği kişinin kendi cinsinden olduğunu, dolayısıyla bir vücudun diğer azası olduğunu aklından çıkarmaması.


- Üçüncüsü: Haset eden Allah’ın gazabını davet edeceğini, diğer insanlar tarafından çeşitli şekillerde düşman kazanacağını ve zarar göreceğini mutlaka bilmeli.


TERCÜME: İnsanın beden evine haset gelince, o gelen hasetten bütün evi kirlenmiş olur.

ŞERH: Bu beyti şeriften iki mana çıkarılabilir. Biri insanın, bedenin hanedanı olan manevî şahsiyetinin kirlenmesidir. Diğeri ise, haset pek çok bela ve musibetleri davet edeceğinden evleri, ocakları harap edeceği, yıkacağıdır.


TERCÜME: Gerçi insanın bedeni haset hanesi ise de, Hak Teala Hazretleri bu bedenlerin bazısını temizlemiştir.

ŞERH: Yaratılışın gereği haset ve diğer kötü ahlak nedeniyle insan büyük tehlikelere düşerse de yaratılışı ve özellikle niyeti hangi derecede saf ve temiz ise, Allah’ın merhameti ve lütfu onu o decerede temizler. Adaletle diğer kötülükleri ve pislikleri temizler. Saadete yakınlaştırır.


TERCÜME : Allahu Teala; Hazreti İbrahim Ve İsmail Aleyhi’s Selam’a “Evimi temizleyin” buyurmuştur. İnsanın bedeni, her ne kadar aslı topraktan da olsa nurun hazinesidir.

ŞERH: Cenabı Hak, ev sahibi olmakdan, zamandan ve mekandan münezzehdir, uzakdır. Bundan dolayı “Allah’ın evin”den maksat, ya Allah’a itaat yeri olan “Kâbe” veya insanın bedeninde bulunan kâlp ve aklıdır. Eğer maksat zahir ise ziyaret eden hacılar için “Kâbe” yi temizleyiniz, batın ise, bozuk ve yakışıksız düşüncelerden, fikirlerden, tavırlardan kalbinizi temizleyiniz, böylece Cenabı Hakk’ın emirlerini, oraya gelecek melekleri, ilhamları, hayırlı düşünceleri kabul etmeye uygun hâle gelsin, demektir. İşaret olan ayeti kerime Bakara Sure’sinin yüz yirmi altıncı ayetidir; { İbrahim ve İsmail Aleyhi’s Selam’a evimi, orayı tavaf edenler, orada duranlar, rükû edenler, secde edenler için temizleyin diye emreyledik. }


TERCÜME : Hasedi olmayana hile ve haset eylersen, o yaptığından, hasetten gönlün siyahlaşır, kararır.

ŞERH: Haset her zaman kötü ve tehlikelidir. Özellikle gönlünde haset olmayan kimseye karşı olunca hasetçinin en evvelki cezası kalbinin kararması, gelecekte halinin haraplığı, yıkıklığı ve viranlığıdır


TERCÜME: Allah Adamları’nın ayağının altında toprak ol, hasetcinin başına bizim gibi toprak dök.

ŞERH: Bu beyti şerifte iki faydalı maksat vardır. Biri tevazuyu seç, mütevazı ol demektir. Diğeri hasedi yok et uyarısıdır. “Biz de böyle yaptık, ve Allah’ın izni ile Mesnevi-i şerife nail olduk” tabiri Cenabı Mevlanayı Rumi Kaddese Sırrehu’s Sami’nin kusursuz, yüce tevazularını ilan etmektedir.


TERCÜME: O alçak Yahudi Vezir’in aslı, mayası haset idi. O yüzden batıl yere kulak ve burnunu rüzgara verdi.

ŞERH: Bir adamın huyu kötü, mayası bozuksa bir an gelir ki içinin kötülüğünü ortaya döker, hem halkı hem kendini rahatsız eder. Bir manevî yola girip yücelmek isteyenin, kötü ahlaktan tamamen kurtulması, Allah’ın izni ile bir mürşidi kamilin terbiyesine girmesine, kendini manen değiştirmesine bağlıdır. Anlatılan hileci vezir; zaten huyu ve mayası bozuk, ahlakı kötü, terbiyeden uzak, hasetle kirlenmiş, helak olmayı haketmiş idi.


TERCÜME: Vezir; hasedinin neşterinden damla damla dökülecek zehir güçsüzlerin ve çaresizlerin canına erişecek ümidiyle hareket etti.

ŞERH: Hasetci Vezir, Allah’ın emirlerine isyanı ile zehirli bir yılan gibiydi. Herkese zarar vermek ve rahatsız etmek isterdi. Şeklî ve maddî zekasıyla, habislik bulaşığı varlığını o kötü yola saçmıştı, bütün gücüyle kötülüğe çalışıyordu.


TERCÜME: Her kim ki hasetten bir burun koparırsa, kendini kulaksız ve burunsuz bırakmış olur.

ŞERH: Kötü âhlakı nedeniyle, kendini, ruhanîyetin kokusunu duymaktan engelleyen kimse, kâlp, akıl ve yüksek duygulardan mahrum bırakmış olur. Şahsı uğursuz ve değersiz olur. Şayet başkalarını da aldatır, sapıklığa düşürürse herkesten daha çok kendine zarar ve keder gelecektir.


TERCÜME: Burun odur ki koku getirir. Koku odur ki sahibini istenen yere eriştirir.

ŞERH: Burundan maksat insanın yüzündeki et parçası olmadığını açıklamaya gerek yoktur. Manevî burun sahibini yasaklananları işlemesine engel olan ruhanî bir özelliktir. Kıymeti apaçık ve gerçekliği şüphesizdir.


TERCÜME: Koku alamayan kimse burunsuz sayılır, ama kokudan maksat dine ait kokulardır.

ŞERH: Çünkü burun koklamak için yapılmış bir organdır. Eğer koklayamıyor ise, burun denmeyi haketmez. Akıl da sahibinin güvenliğini, mutluluğunu kazanamıyorsa, doğru algılayamıyor, konuşarak maksadını başkaların zihnine aktararmıyorsa, onun yeri baş değil kuyruk olsa gerektir.

TERCÜME: İnsan bir koku alıp da onun şükrünü ifa eylemeyince, bu hal nimete küfran olur, sahibi kendi burnunu yemiş sayılır.

ŞERH: Bir insan hayırlı işler yapmaya, bazı ruhanî hâllerin kokusunu almaya nail olduğu halde şükretmez ise nimete küfran etmiştir. Nimete küfran eden kendine büyük zarar vermiştir.


TERCÜME: Şükret, şükredenlere köle ol, onların önünde ölü gibi ol.

ŞERH: Ey insan! Nail olduğun bunca Rabbanî nimetler için Hakk Teala Hazretlerine arzı şükran et. Şükran etmek faziletine nail olan Allah erlerinin yaptığını yap. Ayaktozu gibi mütevazı, böylece ulvi ve değeri yüce ol.


TERCÜME: Yahudi Vezir gibi gizli ve açık, yol kesmeyi sermaye edinme, halkı namazdan, ibadetten alıkoyma.

ŞERH: İnsanoğlu, iktidarları nispetinde Cenabı Hakk’a ibadet etmeye ve emredilmiş görevlerini yerine getirmeye çaba sarfettikleri halde sen o Hileci Vezir gibi halkı Allah yolundan geri çevirme. Bir çok adi ve ahmak adamlar kendilerinde olduğunu zannettikleri zekalarını göstermek için namazı, veya namaz gibi ibadetleri alay eymek suretiyle hafife almaya cüret ederler. Bazı biçare aptalı, kendileri gibi zillete, aşağılık duruma düşürürler. Bu ise yol kesiciliktir, çok çirkin bir kötülüktür.


TERCÜME: O kâfir Vezir şeklen din nasihatcisi gibi göründü, ama hilesi helvanın içine sarımsak karıştırmaktı.

ŞERH: Hileci Vezir, Hazreti İsa Aleyhi’s Selam’ın dinini tebliğ eder gibi göründü. Fakat maksadı İsevilerin yokedilmesiydi. Tatlı aslında lezzetli bir yiyecek ise de içine sarımsak konduğunda lezzeti yokolur, mideyi bozar. Din de gayet güzel ve yücedir, ama içine hile ve riya karışacak olursa o yüce hâli değişir, başka şekle girer, cüretkâr şeytana esir ve mahkum olmuş olur.

İSEVİLERDEN UYANIK VE AKILLI OLANLARIN VEZİRİN HİLESİNİ ANLAMALARI


TERCÜME: İsevilerden zevk sahibi olanlar, vezirin sözlerinde lezzetin içinde acılığı da gördüler.

ŞERH: Zevk sahibi olan İsevilerin akıllıları vezirin şeklen güzel ve anlamlı görünen sözlerinde veba mikrobu gizli olduğunu idrak ettiler. Kendini terk ederek, aşağılık ve kirli varlığından benliklerini korudular, temiz tuttular. Niye diğer din kardeşlerine bu gerçeği anlatıp onları da kurtarmadılar, güvenli bir konuma yakınlaştırmadılar düşüncesi akla gelebilir. Bazı insanlar bir hayale kendilerini kaptırıp, kör gibi olunca kendi hayırlarına ve faydalarına ne söylenirse söylensin, nasıl nasihat edilirse edilsin, bir garaz ve maksada bağlayıp aldırmadıklarını açıklamaya gerek yoktur. Böyleleri bütün çabalara rağmen uygunsuz yola saparlar, haliyle neticeleri yeis ve hüsrana düşmek olur.


TERCÜME: O vezir İsevilere nükteler, ince, derin sözler söyledi. O iblis sıfatlı şeker şerbeti içine zehir dökmüştü.

ŞERH: Bu vezirin sıfatında çok adamlar görülür. Şeklen sadık ve vefalı, hakikatte düşman ve yabancıdır. O gibiler çoğunlukla tatlı ve edebî bir dil kullanırlar. Böylece biçare avamı sapıtırlar. Tatlılıkları dışlarında zehirleri gizlilerindedir.


TERCÜME: Vezirin dışı, doğru yola girmekte çabuk ve gayretli ol diyordu, ama içinin verdiği öğüt, canın gevşek ve işin faydasız olsun şeklindeydi.

ŞERH: Hileci Vezir şeklen “Hazreti İsa Aleyhi’s Selam’ın dininde Cenabı Hakk’a itaat ediniz” demekte, ama hâli ve sözüyle sakat bir yol göstermekteydi. Her yaptığı, sonuç vermeyen sözler gibi iddia ettiklerinin aksini ispat ediyordu. Böylece kendini mürşit edinenlerin durumunu vahim ve berbat bir hâle sokuyordu. İşte bu yüzden; söz söyleyen ve nasihat veren insanların daima yalnız sözlerine değil hâllerine bakmalıdır.


TERCÜME: Gümüşün dışı beyaz ve yeni ise de ona dokunan el ve elbise siyah olur.

ŞERH: İnsan gümüşü elinde ve cebinde çok tutunca siyahlık verir. Bunun gibi bazı adamların sözleri gümüş gibi şeklen parlak ve saf görünür. Ama kedere yol açar, zarar verir. O gibilerin elini tutup kendilerine tabi olan gafillerin gönlü kararır, zelil olur.


TERCÜME: Ateşin kıvılcımları kırmızı ve parlak ise de sen onun yakışına ve yaktığı yeri karartmasına bak.

ŞERH: Şeklen güzel gerçekte şerli, kötü olanların yalnız sözüne bakma. İnsan toplumunda bıraktıkları etkilere ve kötü ahlaklarının vahim sonuçlarına bak. Ahlakı kötü olanların zeka ve güzel dış görünüşleri ateş ve kıvılcımdır. Çocuklar, ateşi sever ve eliyle tutar. Ama bırakılsa yanıp feryat ederler. Çocuklar ateşten, saflar hileci ve riyakârdan yanarlar.


TERCÜME: Şimşek göze nur görünür, ama gözün nurunu çalmak onun özelliklerindendir.

ŞERH: Gece karanlığında şimşek çaktıkça yolcu etrafını bir an kadar görebilir. Şimşeğin ışığı hızla geçer görünmez olur, yolcunun karanlığı daha şiddetlenir. Riyakar ve hilekardan geçici lezzet ve fayda bulan ahmak kısa zaman içinde gamlara düşer. Her yönüyle kirlenmiş olur.


TERCÜME: İsevilerden uyanık, bilgili ve zevk sahibi olmayan kim varsa vezirin sözü boynuna zincir gibi geçti.

ŞERH: Akıllı olmayanlar inatcı Yahudi Vezîri’nin bozgunculuk saçan kelimelerini anlayamıyor, şeklen iman ediyor gibi görünseler de aslında kendilerini hüsrana düşürüyorlardı. Şüphesiz, hilecilerin sözüne uymak kendi boynuna esaret tasması takmaktır.


TERCÜME: Vezir; altı sene boyunca Şah’ından ayrı kaldı, Hazreti İsa Aleyhi’s Selam’a tabi olanlara görünüşte önder ve bilgi kaynağı oldu.

ŞERH: Safları noksansız kandırabilmek daha sonra bu hikmetli hikayede görüleceği üzere İsevîleri mahvedebilmek, yokedebilmek için, Vezir altı sene kadar hilesini devam ettirmişti.


TERCÜME: Halk dinlerini ve kalplerini bütünüyle Vezir’e teslim ettiler. Onun emirleri, hükümleri, yasakları önünde canlarını feda edecek dereceye geldiler.

ŞERH: İsevilerden akıl ve zevk sahibi olmayanlar Vezir’in emirlerine bütünüyle uyuyorlardı. Böylece esenliklerini ve mutluluklarını kaybettiler.


YAHUDİ ŞAHI’NIN VEZİRE GİZLİCE HABER GÖNDERMESİ


TERCÜME:Şah ile Vezir aralarında gizlice haberleşiyor, yazışıyorlardı. Vezir’in Şah’ı rahatlatacak vaadleri vardı.

ŞERH: Gelecek beyitten anlaşılacağı gibi Şah Vezir’e; “İsevilerin yokedilmesini sağlayacak hileyi bir an önce uygulamaya geç, bu endişeden beni kurtar” diye yazmıştı.


TERCÜME: Şah “Ey benim makbul ve muteber vezirim! Vakit geldi çabuk kalbimi rahatlat artık” diye mektup yazdı.

ŞERH: Şah; “Bunca zamandır İsevileri kandırıp, ikna ettin, kendine tabi ettin, peşinden geliyorlar. Artık onları manen ve maddeten yoketmek için düzenin neyse hemen uygulamaya başla. Onları yoket. Çünkü İsevilerde göreceğim felaket benim kalbime rahat ve saadettir!” diyordu. Haset bir fesat ateşidir. Yandıkça genişler. İnsanların en leziz arzu ve emellerini yakabilecek dereceye gelinceye kadar daima artar, çoğalır. Hasetçi; gizli bir ateşe düşüp öyle yanar ki ölümüyle dünya acısı biter, ahirette daha şiddetlisi başlar.


TERCÜME: Vezir cevabında: “Ey şah! Şimdi Hazreti İsa’nın dini içine fitneler sokup İsevileri yok etme işiyle meşgulüm.” Dedi.

[Şerhe gerek yoktur.]



İSEVİLERİN ON İKİLERİ


TERCÜME: Hazreti İsa Aleyhi’s Selam kavminde adaletin uygulanması için o sırada hükümette on iki hakim ve emir vardı.

[Şerhe gerek yoktur.]


TERCÜME: İsevî’lerin her fırkası bir emire tabi idiler. Menfaat ve açgözlülükten her fırka halkı amirine köle olmuştu.

ŞERH: Büyük gördüklerine uyanlar sürekli ümit içinde olduklarından küçükler bağlı olanlar, büyükler bağlanılmış olanlardır. 


TERCÜME: Bu on iki emir ve bunların kavmi o nişanı kötü Vezir’e köle olmuştu.

[Şerhe muhtaç değildir]


TERCÜME: Hepsinin güveni onun sözüne, bağlılığı ve gücü onun gidişine, tavrınaydı.

ŞERH: Vezir ne söylese, İseviler o sözü mutlak hakikat bilir, onu kabul etmekle gönül saadetine ereceklerini zannederlerdi. Ama gerçekte ona esir ve köle oluyorlardı. Şeyhlere mahsus elbise giyenler ve onları taklit ederek konuşanlara inanan avam; o gibilere bağlanarak kendilerini berbat ederler.


TERCÜME: Vezir, o emirlerin hangisine, hangi zaman ve saatte öl dese canını vermeye hazır idiler.

ŞERH: Bu beyitte avamdan başka bazı emirler, ileri gelenlerin de vezirin hal ve kelamına kandıkları, netice olarak kendilerini azap çukuruna batırdıklarını, zillete düşürdüklerini işaret etmektedir.

TERCÜME: Vezir her emir adına bir tomar icazetname düzenledi. Her icazetnamenin içinde yazılı olan diğerinden başkaydı.

ŞERH: İsevîlerin bahsedilen on iki emiri arasında aykırılıklar, çatışmalar çıkarmak için Hileci Vezir on iki çeşit birbirinden farklı icazetname düzenledi. Her emirin eline verdi. “İşte gerçek sana verdiğim icazetnamede yazılıdır, benim ölümümden sonra emirlerin hiç birine, İsevilere şeyh ve reis olarak seni bırakdığımı şimdiden söyleme” diye gizlice vasiyet etti. Emirler ise bu iltifatı ve özel olarak gösterilen saygıyı canlarına minnet bildiler. Memurlar içinde bazı kimseler nüfuz ve güçlerini artırmak hilesi ile herkese farklı dil kullanırlar. Ortalığı aldatmacayla doldurur ve bu üzüntü kaynağı hâlin derin bir politika olduğunu zan ve hayal ederler. Halbuki bu hileyi az zaman içinde herkes anlar. Sonra o hileyi yapanın kendisi çukura düşer.


TERCÜME: İcazetnamelerden her birinin hükümleri başka türlüydü. Bir icazetname diğer icazetnameye baştan ayağa kadar aykırıydı.

ŞERH: Araya ihtilaflar sokmak için bozguncuların yöntemi, hep buna benzer hileler yapmakdır. Akıllı olan kimse doğru söyler. Maksadını, beğenilmeye değer olan doğrulukla elde etmeye çalışır.


TERCÜME: İcazetnamede emirin birine, tevbenin, Allah’a dönüşün şartı olarak, açlığı, nefsin arzularına karşı çıkmayı söyledi.

ŞERH: Vezir; gelecek beyitlerde görüleceği gibi, ruhaniyete hizmet edecek şeylerin bazısını icazetnamelerde yazıp emirlere vasiyet etmişti. Bundan amacı; emirlerin onun vasiyet ve öğüdünü kabul etmeleriydi. Böylece; saadete giden yolda hata edeceklerdi. Vezir; kendi hikmet ve kerametine İsevileri ikna etmeye çalışıyordu. Vereceği birbirinden farklı emirler ve nasihatlerle aralarına bir çok fesatlar koyabilmek asıl amacıydı.

TERCÜME: İcazetnamesinde bir başka emire “Açlıkta fayda yoktur, Allah’ın yanında cömertlikten başka kurtuluş çaresi yoktur” demişti.

ŞERH: Görünüşte ne güzel tenbihtir! Ama bu tenbihi ortaya çıkaran maksat sadece fesat olduğundan ortalığı berbat etmiştir. Sözün ve fiilin kaynağının niyet olduğunu, suret ve şekil olmadığını izaha gerek yoktur.

TERCÜME: Diğer icazetnamede “Senin açlığın ve cömertliğin, Allah’a karşı şirkdir” demişti.

ŞERK: Çünkü, işte ben açlıkla nefsime karşı çıkıyorum, ve cömertlik yapıyorum diyerek kibir ve benlik davasına düşersin. Sonra felaketlere ve yokluğa düçar olursun. “Ben açlığı ve cömertlik yapmayı irade ettim” demek Kadiri Mutlak olan Allahu Teala Hazretlerinin fiil ve fermanına ortak olmakdır. Bu cür’etinle kendini azaba müstehak edersin, kirletirsin.


TERCÜME: İster gam ister rahat olsun, her durumda tevekkül ve bütünüyle Hakk’a teslim oluştan başka bütün teşebbüsler tuzakdan, hileden ibarettir.

ŞERH: Vezir bu vasiyet ve öğütle, diğer bir amiri nefsin arzularını dizginlemekten, açlıktan, cömertlikten uzaklaştırarak, “tevekkül” adı altında hareketsiz, tenbel hâle getirmek, yersiz ümide düşürmek istiyordu. 

TERCÜME: Diğer icazetnamede; insana lazım olan tek şey, hizmet ve ibadettir, tevekkül fikri hayal ve töhmettir, diye yazıyordu.

[Şerhe gerek yoktur.]


TERCÜME: Diğer icazetnamede emirin birine; “Dinde, emirler ve yasaklar uymak ve yapmak için değildir, tam aksi, hiç bir şey yapamayacağımızı, acizliğimizi göstermek içindir.” Diyordu.


ŞERH: Allah’ın bu kadar emirlerinin hepsinin insanlar tarafından yerine getirilemediği meydandadır. Bunun böyle olduğunu Cenabı Hakk herkesten iyi bilir. Bundan dolayı, Hak Teala Hazretlerinin çeşitli emirler buyurması, biz kulları tarafından yapılsın için değil yapmaya aciz olduklarını ispat içindir. Bu durumda akıllı olan insan emirleri yapabilirim hayalinden vazgeçmeli ve Hakka karşı aczini noksansız arz ve beyan etmelidir. Vezirin bu fikri iğfalin, aldatma ve bozgunculuğun en üst derecesidir. Çünkü Hak Teala Hazretleri insanların bu derece aciz ve hiç bir şey yapamayacak kadar güçsüz olmalarını irade buyursa idi ya hiç yaratmaz veya elsiz, ayaksız, gözsüz yaratır, veya kimseye ibadet yapmayı emretmez, veya vazife ve görevlerini yerine getirmelerini istemez, veya kötülükleri yapmayı yasaklamazdı.


TERCÜME: Böylece Allah’ın emir ve yasaklarında aczimizi görelim, ve bu halde Allahu Tealanın kudretini bilmiş olalım.

ŞERH: Önceki beyti şerifin şerhi bu beyti şerifin de şerhi olur.


TERCÜME: Diğer birine dedi ki : Sakın ! Sen kendi aczini görme. Kendini aciz görmek nimete küfrandır.

ŞERH: Buna önceki nasihatin aksini söyleyerek nasihat etmek değil çatışma sebepleri koymuş, fesat tohumları ekmiştir. Ama bu ifade niyeti bozuk olan vezirden olmasa hikmet ve isabettir. Çünkü Cenabı Allah, insana nimetler, çeşitli güçler, kudretler bahşetmiş ve vermişken insan acizliği seçerse, kendini hareketsiz ve kazançsız duruma getirirse hata etmiş, zarar etmiş olur.


TERCÜME:Diğerine de “Ne acizliğe ve ne de kudrete bakma. Çünkü nazara sığan, görülebilen ne varsa puttur.

ŞERH: Güya insan acizliğine veya iktidarına güvenir de Cenabı Hakkın kudretini unutur, gönlünden düşürür, kendi hayaline tapınmış olur. Bu cümleler tasavvufa benzer. Ama benzerlik sahte parayla geçerli paranın birbirine benzemesi gibidir.


TERCÜME: Birine; “Gözlemi, aklı ve düşünmeyi bırakma, bunlar mum gibidir, söndürme” demişti.

ŞERH: Sakın aklın gereklerini terk edip artık kaza ve kader ne ise olacak diye hareketsiz durma! Çünkü Cenabı Hakk’a yaklaşmak ve her türlü saadete ulaşmak için aklın gösterdiği gerekli sebeplere başvurmak hikmettir, ve mutlak anlamda güven ortamını bulmaktır. Vezirin bu sözü doğru ama maksadı eğri idi.


TERCÜME: “Gözlem, akıl ve düşünmeyi bırakırsan yarı gecede vuslat mumunu söndürmüş olursun.

ŞERH: Yani aklını gerektiği gibi kullanmayı ihmal, buna bağlı olarak kendini iptal edecek olursan bu dünya karanlıklarında gerçekle buluşma ümidi olan mumu söndürmüş olursun. Karanlıkta kalır, güvenlikten mahrum olursun. Vezir, bütün yalancı ve bozguncular gibi doğruların dilini kullanıyor, doğruları taklit ediyor.


TERCÜME: Diğer birine “Nazar ve akıl mumunu söndür. Korkma ! Onların yerine geçecek yüz bin nimetler görürsün.” Demişti.

ŞERH: Buda vezirin bir aldatıcı ve kandırıcı tenbihidir.


TERCÜME: Akıl mumunu söndürürsen can mumunun ışığı daha fazla parlar. Leylan senin sabrından sana aşık ve mecnun olur.


ŞERH: Aklın tedbirlerini terk edip ondan sonra gelecek müşkülata sabretmek ruh ve can için ayrıca bir feyiz getirmektedir. Zira aklın asıl görevi, Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır. Aklı feda etmek aşkı ihya demektir. Şimdi muhabbet ve aşkı isterken, o durumda muhabbet ve aşk seni ister. Bu nasihatın sırf gaflet ve fesat verici olduğu ispata muhtaç değildir.


TERCÜME:Zühd ve takvasından dünyayı terk eden kimsenin, dünya fazlasıyla önüne gelir.

ŞERH: Her kim şeklen sadece görünüşte olan rahat ve zevkleri terk ederse gerçek rahatı ve zevkleri kazanmıştır. Bir insan bedeninin hastalığından korktukça kan dolaşımı ve sinirleri zayıflar, bedeni daha çok acı ızdıraba düşer. Ama bu korkuyu, ve rahat etme saplantısını bırakırsa, işine gücüne bakmaya devam ederse, rahat ve sıhhati kendiliğinden geri gelir. Durumu düzelir, mutlu ve müsterih yaşamaya başlar. Bu esas üzere dünya lezetlerini aramayı bırakmak onları fazlasıyla bulmaktır.


TERCÜME: İcazetnamenin birinde “Allahu Teala sana ne verdiyse önce sana onu şirin eyledi” demişti.

ŞERH: Allahu Teala Hazretleri’nin yaratıp meydana çıkardığı her hangi bir işte insana kolaylık gösterdiyse isabet ve başarı onda olur. Yoksa doktorluk tahsiline eğilimi olan bir genci mühendis veya mühendisliğe isteği olan diğerini doktor yapma arzusu hayaldir, zaman kaybıdır ve hatta zarar vericidir.


TERCÜME: Allahu Teala Hazretleri’nin sana güzel ve kolay kıldığı her neyse onu tut, aksini seçerek kendini zahmet ve meşakkate atma.

ŞERH: Geçen şerhte gösterildiği gibi herkes bir özel yetenek ile yaratılmıştır. O yeteneğin gerektirdiği şeylere uygun hareket etmek, aksi ve zıddı olan şeylerden korunmak ve kaçınmak doğru olandır.


TERCÜME: İcazetnamenin birinde diğer bir emire “Hoşuna giden şeyden vazgeç. Çünkü arzu ettiğin şey nefsindendir, kötüdür, reddedilmiştir.” Demişti.

ŞERH: Vezirin verdiği bütün nasihatler, birbirine aykırıydı. Bununla beraber, kötü niyeti bilinmedikçe ilk bakışta kabul edilmesi gerekli, akla uygun ve doğru gibi görünüyordu. İçinde gizli fesad olan parlak sözler, veremlinin hastalığının verdiği ateşin artmasından yüzünde görünen kırmızılık ve güzellik gibidir.


TERCÜME: Herkesin kendine kolay gelen bir çok farklı yollar vardır, bu yüzden her millete kendi gittiği yolu candan bir sevgili gibi görünür.

ŞERH: Hangi şeyi kendine uygun görürse insan onu canı gibi sever. Bununla beraber sevilen şeylerin çoğu insana zarar verir. Putperestler; putlarına sevgiyle, hoşlarına giderek hizmet ederler. Ama bu sevgi umulan selametin davetcisi değil, düşülecek felaketin hazırlayıcısı olur. Bundan dolayı, değer verilen ve kabul edilebilir olan şey, emredilen, doğru davranışların yapılmasına görülecek kolaylık, hoşa gidiştir.


TERCÜME: Eğer Hak yolu bulmak kolaylıkda olsaydı her Yahudi ve ateşperest gerçeği bulmuş olurdu.


ŞERH: Makbul olan şeyler, özellikle ruhanî olan hâller müşkülattan, zorluklardan uzak ve bağımsız olsaydı herkes takva sahibi olurdu, yücelirdi. Yahudiler, putperestler bu kolaylıklara hemen ulaşır, onu seçer ve kendilerini bahtiyar ederlerdi.

TERCÜME: İcazetnamenin birinde “Allah’ın kolaylaştırdığı şey gönlün hayatı ve canın gıdası olur” demiş.

ŞERH: Zorla değil arzuyla görülen iş güzel olur. Hangi ibadet ve hizmet gönül arzusuyla olursa o; cana hayat, ruha gıda, iki cihanda saadet vesilesi olur.


TERCÜME: İnsan; hoşuna gidenden yüz çevirdi mi, çorak yerden ürün alamadığı gibi, bir şey kazanmaya gücü yetmez.

ŞERH: Bu da vezirin ihtilaf verici olan ifadelerinden biridir.


TERCÜME: Hoşlanmadığı şeyi yapanın eline geçen pişmanlık, alış verişi zarardan başka bir şey değildir.

ŞERH: Eğilim duyduğu şey için gayret sarfetmek gönülsüz, hoşlanmadan olunca, o gayret ve çabadan fayda elde edilemez. Tam aksi meşakkat, eziyet, zarar ortaya çıkar.


TERCÜME: İtaat, boyun eğme zevki tabiatında olmayan kimse sonunda hiç bir şey elde edemez, Onun adı sonunda; “müyesser:işi kolaylaştırılmış” değil “muasser: işi zor” ve fakir olur.

ŞERH: Tabında ve huyunda ibadet zevki olmayan kimse ne kadar çalışsa faydasızdır. Başarı ve selamet tabii eğilimlerdedir. Hadisi Şerif de; “Çalışınız, çabalayınız. Herkes her ne için yaratılmışsa, o kendine kolaylaştırılır, onda başarılı olur.” Buyrulmuştur.


TERCÜME: Sen güç ve kolay olanı yine bil ve nihayetinde bunun ve onun hangisinin güzel olduğunu gör.

ŞERH: İbadetleri yerine getirenlere ve emirlere itaat edenlere bak. Onların bir kısmı; bunu zahmetle ve gönlünde zevki olmayarak yapar. Bir kısmı ise; tam aksi kolaylıkla ve kâlp zevki ile yerine getirir. Bunların arasındaki farkı ve sonlarını gör. Kolaylıkla iş gören ve ibadet edenler yüksek derecelere ulaşır. Diğerleri zelil olur. Bu beyite bir diğer açıklama şöyle yapılabilir. Kolaylıkla ibadet edenler iyi durumda görünür. Ama sen bu zevk alışın ve kolay gelişin başlangıcına değil sonucuna bak, sonucuna göre değerlendir. İhtimal ki bir insan başlangıçta zevk alarak ve kolaylıkla ibadete başlar ama ruhunun sermayesi olmadığından sonucu atıl ve batıl olup sapkınlığı artar.


TERCÜME: Diğer icazetnamede emirin birine “Bir üstat ve mürşit talep et. Çünkü işlerin sonuçlarını görebilmek mertebesini, nesebinden aile şerefinden bulamazsın.” Demişti.

ŞERH: Bir mürşit bul, nasihat ve yardımıyla seni ihya etsin. İşlerin sonuçlarını görebilecek mertebeye yüceltsin. Yoksa akıl ve ruhaniyet ecdadımdan miras kalmıştır, bu miras bana yeter gibi iddialar hayal ve rüyadır.


TERCÜME: Hangi millet bir Peygambere uymayarak, akıbet ve geleceği biz görüyoruz zannettiler, iddia ettilerse mutlaka esir ve aşağılık olmuşlardır.

ŞERH: Bir çok milletler “akıl birdir, her işin sonunu biz de aklımızla anlayabilir, kavrayabiliriz, niye peygamberlere uyalım da kişiliğimizden uzaklaşalım” dediler. Ve bu iddia üzerine kendilerini harap ettiler. Esir oldular ve aşağılık duruma düştüler. Kendilerini azap içinde bıraktılar. Bundan dolayı mürşit gerekli, ondan yüz çeviren asidir.

TERCÜME: İşin sonunu görmek el çırpmak gibi kolay değildir. Yoksa dinler ve mezhepler ve bunca insanlar arasında nasıl bu kadar ihtilaf olurdu.

ŞERH: Din ve ahiretin selamet verici olan yönleri kolaylıkla bilinebilse herkes hakikati anlar. Karanlıktan çıkar, esenliğe erer idi. Ama bu zor iş olduğundan binlerce insanlar hatalara düşerler. İşleri, çabaları, gayretleri beyhude olur, boşa gider.


TERCÜME: Birine de şöyle demişti; “Üstadı tanıyabildiğine göre üstat sensin”

ŞERH: Mürşidi tanıyabilecek zeka ve iktidar sende varolduğuna göre, sen kendin mürşitsin, irşad edilmişsin, demektir. Arif ve kamil insanda güzel görülen ve takdir edilen ahlâkı kendin yaparsın, böylece güvenin daha sağlam, kandırılmaktan uzak, hâli her yönüyle yücelerden olursun.

TERCÜME: Mert ve erkek ol, bazı adamların maskarası ve gülüncü olma. Yürü kendi başını tut. Başı döner bir sersem olma.

ŞERH: Şunun bunun fikriyle hareket etme. Kendini gülünç durumda bırakma. Zillete, aşağılık duruma düşürme. Eğer bu tomarı alan emir akıllı biri olaydı bu nasihati kabul eder ve öncelikle Vezire, bu sözü söyleyene uymazdı.


TERCÜME: Diğer icazetnamede emirin birine demiş ki “Bu konuşulan bütün ihtilaflar gerçekte birdir. İki gören şaşı bir adamcağızdır.

ŞERH: Vezir burada “mutlak vahdaniyeti: Mutlak birliği, tevhidi” açıklamak istiyor.


TERCÜME: İcazetnamenin birinde “Yüz sayısı nasıl bir olabilir, bunu deliden başka kim düşünür ve aklına getirir” diyor.

ŞERH: Meşhur müellif Montequieu, “LETTRES PERSANES” adlı eserinde ikinci mısrada geçen ibare ile “teslis: Baba-oğul-kutsal ruh üçlemesi” inancı aleyhinde bir dil kullanır ve der ki: “Roma’da bulunan reis o kadar mahirdir ki biri üç ve üçü bir yapar.” Hileci Vezir de bu ifadesinde “Mutlak vahdaniyeti: Mutlak birliği, tevhidi” söyleyerek teslise inanan Hıristiyanlarla istihza ediyor.


TERCÜME: Çünkü ihtilaflarda her bir söz diğerin zıddınadır, aykırıdır. Bir şey hem zehir hem şeker nasıl olabilir?

ŞERH: “Ey emir sen bunca ihtilaflara bakar ve onlarla meşgul olursan mutlak vahdaniyeti nasıl bulabilirsin? İhtilaflar zehir, birlik şeker olduğu halde, sen ihtilaflar içindeysen nasıl lezzet ve tatlılık bulacaksın ? Vezir vahdaniyete bağlı gibi görünüyor ise de önce geçen birbirinden farklı ve biri diğerine aykırı ifadelerine nazaran bu vahdaniyet sözünde bile maksadı çokluktur, aykırılıktır. Şimdiye kadar verdiği değişik icazetnamelere bir yenisini eklemekte bununla da İseviler arasında aykırırlıkları çoğaltmak ve fesat çıkarmak istemekteydi.


TERCÜME: Zehir ve şeker gibi zıdlardan geçmeyince nasıl vahdetin gül bahçesinden koku almış olursun.

ŞERH: Şeklen ihtilaf içinde olmak, Allah’ın vahdaniyetini inkar değildir. Tam aksi Allah’ın kudretini tekrar etmektir. Ama Vezir’in meramı halkı sapıtmak ve düşüncelerini karıştırmaktı.


TERCÜME: Hazreti İsa Aleyhi’s Selam’ın dinine düşman olan Vezir bu üslup ve tarzda on iki tomar yazdı.

ŞERH : Bu beyti şerifte vezir on iki tomar yazmıştır buyuruluyor. Halbuki “DER YEKİ GÛFTE:Birine söylemiş” ibaresi sayıldığında on altıya çıkar. Mesnevi-i Şerifin üslubunu, hikmet ve belağatını bilmeyen insanın aklına, sayılan tomar on altı iken neden on iki deniyor gibi bir şey gelebilir. Bunun yüce maksadı lafız ve cümlelerin on iki veya on altı aded olup, olmadığına dair değildir. Maksat; Vezirin doğru sözlere benzeyen, ama gizlisinde bir çok aykırılıklar olan sözlerini bildirmektir.


Şimdi Vezirin muhtelif ifadelerine gelelim:

Vezir, İseviler’in on iki emirinin her birine; “Hepsinin başına reis olmak için bu yazılanların gösterdiği yoldan ayrılma” diyerek gizlice tomar vermiştir. Bu hem o emirler arasına fesat sokmak, hem her emiri manen noksan bırakmak içindi. Birine “tevekkül:Allah’a teslimiyet ve güvenmek” diğerine “ikdam: Çaba ve gayret sarfetmek” başkasına “sahavet:Cömertlik” gibi güzel ve makbul ahlak tavsiye ediyordu. Bütün bunlar; Allah’a tevekkül ve teslim olmak, veya Allah yolunda cömertlik, veya çaba ve gayrete sarılmak fena şeyler midir? Denilebilir. Hayır bunlar fena şeyler değildir, gayet iyidir. Şu kadar ki bunları söyleyen vezirin maksadı fesat ve nifak olduğundan, başka bu yüce sıfatlar bir kimsede diğer makbul sıfatlarla beraber olunca değerli olur. Yoksa vezirin tomarlarının gösterdiği şekliyle, yalnız birinin, mesela yalnız tevekkülün, veya yalnız çaba ve gayretin olmasıyla bir insan mükemmel olamaz. Noksan kalır.

Maksadımızı bir örnekle daha iyi anlaşabilir hale getirelim: Göz, kulak, ağız, burun, el, ayak gibi bedenin organları birbirine o kadar muhtaçtır ki yalnız biri bile olmasa insan noksan kalır. Bununla beraber bir kimse bize bedenin organlarından asıl makbul olan gözdür, bütün yardım ve muhabbeti gözün korunmasına, gözün daha çok aydınlanmasına harcayın, diğerlerini kesin dese, bu ifadesi ile tabii olarak bizi aldatmaya kandırmaya çabalamaktadır. Çünkü bir insanın eli ayağı kesilirse gözü ne kadar mükemmel olursa olsun, o adam, dilsiz, çolak ve sakattır. Manen de bir şahsın mükemmel olması, insanı mükemmellleştiren bütün özelliklere sahip olmasına bağlıdır. Güzel ahlâkın hepsinin o şahısta toplanmasına bağlıdır. Çünkü bir insan icabına göre bazen organlardan yalnız birini kullanır. Onun hizmeti bittikten sonra diğerine müracaat eder. Uzak bir yerden bir şeyi görmeye ihtiyaç duyarsa gözüne başvurur. Bir yere gitmesi gerektiğine ayaklarına, bir şeyi almak için eline, işitmek isterse kulaklarına müracaat eder. Bunun gibi üstün özelliklere sahip olmak, güzel ahlâk sahibi olmak için bir arife başvurması neye ihtiyaç varsa onun gereğine göre olur. Çiftçi; tarlasını, ekip, biçip, suladıktan sonra ürün nasıl olacak diye zihnen faydasız merakta kalıp, kendini boş yere yoracağına onun için iyi olanı yapmalı. Önce çaba ve gayret göstermeli, sonra tevekkül etmeli. Bir diğer örnek de şudur:

Hâli vakti yerinde, zengin bir adamın muhtaçlara, çaresizlere sadaka vermesi, onun cömert olarak bilinmesi demektir. Bu da güzel ahlâkdan biridir, övülmüş sıfatlardan birine sahip olmaktır. Ama hâli ve vakti olmayıp ailesini idareden ve geçindirmekten aciz, aç bir durumdayken eline geçen beş on kuruşu cömertlik yapayım diyerek şuna buna bağışlayıp evladını aç bırakanın hareketi cömertlik değil israftır, deliliktir.

Özetle, insan; övülmüş özellikler ve güzel ahlâkın tümünü gücünün yettiği kadar kazanmaya çaba ve gayret sarfetmelidir. Bunları da sırasıyla ve gereğine göre güzel bir şekilde kullanmalıdır. Yalnız bir iki güzel huy ve özellikle yetinmemelidir. Devlet görevleri veya önemli ve büyük sorumluluklar üstlenecek kişilerde de bir tek özellik yeterli olmaz. Bütün vaktini yalnız bir sanata bir alanda başarılı olmaya ayırmış olanlar bu tür görevlerde, özellikle yöneticilik görevinde başarılı olamazlar. Meşhur bir doktor, meşhur bir mühendis, meşhur bir kimyager gibi özelliklere sahip olanlar, bilgisi çeşitli alanlara yayılmış olanlar hükümet işlerinde, yöneticilikte büyük başarılar elde ederler. Bu gerçeği meşhur tarihçi “Makoli” güzel ve hikmetli bir şekilde yazmış, açıklamış ve anlatmıştır. Ama, el ile yapılacak sanatlarda, yöneticilik gerektirmeyen maddî alanlarda durum tam aksidir.

Yani yalnız maddi alanda bir beceriyi yapmaya bütün dikkatlerini verenler, o beceri ve sanatta büyük bir meleke kazanırlar. İki kişiden biri göz doktorluğuna, diğeri terziliğe yönelseler ve vakitlerini sadece bu alana ayırabilseler, bu fen ve sanatı gayet ilerletebilirler. Bu görüşü de ilk olarak ortaya atan “Adam Simith” isimli meşhur “ekonomist”dir.

TERCÜME: Vezir Hazreti İsa’nın tek renkliliğinden koku alamadı, onun mizaç küpünden huy edinemedi.

ŞERH : Hazreti İsa Aleyhi’s Selam’ın tek renkliliği, Allah’ın vahdaniyetini ilan etmesi demektir. “İsa’nın küpü”nden maksat İsa Dini’nin batınî yönü, içidir. Hazreti İsa Aleyhi’s Selam’ın zamanında kendisine gelenler, hangi renkte hangi inançta, hangi çatışma içinde bulunurlarsa bulunsunlar, ona sığındıktan sonra hepsi Allahu Teala Hazretlerinin birliğine iman ederlerdi. Böylece kendilerini irfan sahiplerinin arasına sokmuş olurlardı. Yahudi Vezir; bu gerçekten habersizdi. Haberi olsa bile zaten zarar verici bir kişiydi.

TERCÜME: Yüz renkli elbise; latif saba rüzgarı gibi o safa küpünden sade ve tek renk olurdu.

ŞERH : Yüz türlü inanç ve yüz çeşit ihtilafta olanlar bile Hazreti İsa Aleyhi’s Selama iltica etmekle hepsi Cenabı Hakk’ın vahdaniyetini kabul eder ve ehli imandan olurlardı.


TERCÜME: O tek renklilikten, o birlikten can sıkıntısı meydana çıkmazdı, belki o balık ve tatlı su gibiydi.

ŞERH: Maddî hayatın renkleri içinde tek renkten göz yorulur. Ama vahdaniyet rengi böyle değildir. Nuranî ve manevîdir. Balık tek renk ve berrak olan suyun içinde nasıl hayat bulur, mutlu olur ve ondan ayrılmak istemezse arif olan zat da vahdaniyet ülkesinde mutluluğa kavuşur. Ondan ayrılmayı cehennem azabı bilir.


TERCÜME: Kuru yerlerde, karada, binlerce renk varsa da balıkların bu gibi yerlerle savaşı ve çatışması vardır.

ŞERH : Bu maddi ve sadece görüntüde var olan, geçici alemde rengarenk ve çok çeşitli şeyler vardır. Ama hepsinin kuruyup mahvolması kesinleştirilmiş olduğundan “vahdet:birlik” deryasının balıkları olan evliya ve arifler fani şeylerden sürekli kendilerini uzak tutarlar. Hep “Hay:diri” ve “Baki:Ebedi ve sonsuz olan” Allah’ı ararlar.


TERCÜME: Balık kimdir, deniz nedir ki anlatmaya çalıştığımız Aziz ve Celil olan Allahu Teala’nın uluhiyetine örnek olabilsin.

ŞERH: Allah’ın “vahdaniyeti:tek ve bir oluşu”nu anlatmak için kullandığımız bütün kelimeler ve terimler örnektir, benzetmede gerçekliği olamaz. Bu türlü örnekler imkan olduğu kadar gerçeğe yaklaştırmak ve ima için birer araçtır. Bunların gerçeği bütünüyle, olması gerektiği gibi bildiremeyeceği açıktır.


TERCÜME: Bu varlık âleminde yüz bin deniz ve balık o deryâ gibi ikram sahibi cömertin önünde secde ederler.

ŞERH: Geçen beyitte deniz ve balık vahdaniyete örnek getirilmişti. Bu örneğin asıl ve gerçeğinden ne kadar uzak olduğunu bildirmek üzere, görülen lüzum üzerine, tekrar “vahdaniyete örnek verilen bütün deniz ve balıklar kendi durumları ve lisanlarıyla ikram ve cömertlik sahibi olan yaratıcılarına sürekli secde halindedirler. Bunların varlığı nerede vahdaniyet nerede!” denmektedir. - Bu beyitte aynı zamanda sınırsız gök cisimleri içinde bir çok denizlerin varolduğu ima edilmektedir.



TERCÜME: O’nun emriyle verilen bir kaç yağmur ile o denizlerden inci saçılmaya başladı.

ŞERH : Bu beyitten üç mana çıkarılır. Biri; birkaç yani az bir miktar Rabbanî ihsan yeterli oldu, deniz bu kadar inci saçtı. Diğer anlam; sudan ibaret olan denizin, inci saçmaya muktedir olabilmesi için ona, Allah, lütüflar, ihsanlar verdi, bahşetti. Diğeri; denizden maksat manevî alem, yağmurdan meram, rahmanî feyizdir. Rahmanî feyiz gelince manevî deryadan bu kadar peygamberler, arifler varolmuşlardır.


TERCÜME: Cenabı Hakk’ın cömertlik güneşi ışıyınca, bulut ve deniz varoldular, cömertliği öğrendiler.

ŞERH: Cömertlik güneşinden maksat, Rabbanî terbiyenin verilmesidir. Yeryüzü ve diğer gök cisimleri şu anda sahip oldukları mükemmel hâli alıncaya kadar, bir çok evrelerden geçmiş, bir çok terbiye görmüşlerdir. Ondan sonra birbirine ve diğer varlıklara fayda vermeye başlamışlardır. Bu beyitte yalnız bulut ve denizden bahsedilmesi aslında hitabın insanlara olmasındandır. Çünkü insanlar her türlü nimet ve bereketi sudan ve su varlığını denizden ve bulutlardan bulurlar.


TERCÜME: Allahu Teala Hazretleri’nin ilminden bir parıltı su ve toprağa düşünce yeryüzü ve toprak tohumu kabul edebilecek hâle geldi.

ŞERH: Su ve toprağın feyzi, bereketi, verdiği türlü, çeşitli ürünler herkesin malumu, bilgisi olabilecek basitliktedir.


TERCÜME: Toprak emindir. Hangi tohumu ektiysek ihanete uğramadık, onun cinsini fazlasıyla geri aldık.

ŞERH : Toprağa buğday ekilirse buğday verir, değiştirip ihanet etmez. Halbuki bazı hainler emanet edilen şeyi saklar, verdikleri söze dayanılarak görevlendirilmelerini kötüye kullanıp hainlik ederler. İhanet ederler.


TERCÜME: Allah’ın adalet güneşi toprağın üzerinde parladığı için, toprak bu terbiyeyi, emniyet ve emanet özelliğini bulmuştur.

ŞERH: Adalet güneşi olmasa cansız bir varlık olan toprak içine atılan tohumu korumaya ve birkaç kat fazlası ürünle geri vermeye nasıl muktedir olabilirdi ? Toprağın bütün özelliği, feyiz ve becerisi Allah’ın terbiyesine boyun eğmesindendir. Hain insanlar ise anlayabilme gücüne sahip oldukları halde Peygamberler aracılığıyla bildirilen Allah’ın emir ve yasaklarına aykırı olarak hareket ederler. Böylece akıllarının ürünlerinden fayda değil zarar elde ederler.


TERCÜME: İlkbahar, âlemler Padişahının emrini getirmedikçe toprak gizli sırları olan çiçeklerini ortaya dökmez.

ŞERH: Toprak Allah’ın emirlerine boyun eğmiş, emin ve güvenilir olduğundan ekilen tohuma ihanet etmediği gibi belirlenen neşvünema zamanını da değiştirmez.


TERCÜME: Mutlak mânâda cömert olan Allah, cansız olan toprağa, bu haberleri, emaneti, istikameti verdi.

ŞERH: Bu beytin anlamı gelecek beyit ile tamamlanacaktır.


TERCÜME: Allah’ın, cömertliği ve bağışı, cansızları idrak sahibi, kahrı ise akıllıları kör eylemiştir.


ŞERH : Toprak ve yeryüzü cansız varlıklardan iken, Allah’ın lütfü ile neyi, ne zaman, nasıl yapacağından haberdar olmuştur. Bu kadar önemli, faydalı, gerekli görevleri yerine getirir. Bütün bitkileri canlıların hizmetine hazırlar ve sunar. Güneş, ay ve diğer gök cisimleri de aldıkları Allah’ın emirlerini noksansız bir boyun eğişle yerine getirir, o emirler çerçevesinde hareket ederler. Emirleri unutan, kötü huylu olan, asi olan yalnız insandır.


TERCÜME: Canın, gönlün, o derin sırrın kaynamasına takatı yoktur. Bu sırrı ve hikmeti cihanda kime diyeyim? Bu sırrı işitip anlayabilecek bir kulak yoktur.

ŞERH: Hatıra gelir ki anlayacak hiçbir kulak yok ise insanların bu sır ve hikmeti anlamaktan umutsuz olmaları gerekir. Hayır bu ifadeden maksat ruhanî hâlleri anlayacak hiçbir insanın bulunmadığı değildir. Çok az, ender bulunduğunu ima etmek içindir. Böyle hikmetleri işitebilecek bir kulak bulunursa o kulak, göz menzilesine varır. Duydukları gözüyle görmüş derecesinde kesinlik kazanır. O durumda, gerçeği gözüyle görmüş gibi olur. 

TERCÜME: Bu sırrı dinleyebilecek kulak bulunsaydı göz derecesine yükselirdi, bir taş dinlese yeşim olurdu.

ŞERH : [Yeşim; bulunduğu yeri yıldırımdan koruyan değerli bir taştır.] İlahî kelamdaki emirleri, yüce peygamberlerin sözlerinden ortaya çıkan hikmetleri ve sırları her kim dikkatle dinler, boyun eğer, hükümlerine uyarsa gönül gözüyle görmeye başlar. Bu kulağın sahibi yücelir, mutluluğa erer. Kâlbi taş gibi katı olanlar bile hidayete erdikten sonra yumuşar, maneviyattan çok uzağa düşmüş olanlar bile yakınlığa, dostluğa nail olurlar.


TERCÜME: Allahu Teala Hazretleri kimya yapıcıdır. Artık kimya denilen şeyin ne değeri olur? Allahu Teala mucize bağışlayıcıdır. Simya denilen hayalin ne değeri olur?


ŞERH : Bazı saflar, kimya ismindeki hayalî hüner aracıyla toprak ve diğer maddelerden altın yapılabildiğini zan ederler, umarlardı. Hazreti Celaleddin Rumi Kaddese Sırrehü’s Sami; “Bu vehim ve hayal olan kimya ne demektir? Allahu Teala’nın kimyasına bak. Yokluktan bu âlemi yarattı, varetti. Aklı ve kalbi kör, zararda olanları görür eyledi. Kederlileri ve umutsuzları mutlu ve gönüllerini hoş eyledi. Akıllılar için gerçek kimya budur. Simya denilen vehimden başka bir şey olmayan hünerin değeri ne olacak? Allahu Teala yüce Peygamberlerine mucizeler bağışlar. Mesela Kuran-ı Azimü’ş Şan gibi bir büyük ve sürekli mucize ki üstünlüğüne herkes hayran kalır. Kuran-ı Azimü’ş Şan’ın sayılamaz ve sınırlanamaz büyük mucizesi irfan sahipleri için devamlı meydandadır. Bununla beraber tarihten bir misal getirelim. Rumlar’ın İsevi oldukları zamanlarda o vakit putperest olan İranlılarla savaşmışlardı. Bu savaşın sonucunda Rumlar bütünüyle hezimete uğradılar. Bir daha İranlılara karşılık verebilmek umutlarını kaybettiler. Kendilerini korkuya kaptırdılar. Bu olaydan müşrikler kendilerine övünme payı çıkardı. “Putperestler galip, Allah’a iman edenler mağlup oldular” demeye başladılar. O sırada Rum Sure’ sinin ilk altı ayet-i kerimesi nazil oldu:

{Elif, Lâm, Mim. Rumlar yenildi. (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde onlar, bu yenilgilerinin ardından mutlaka galib geleceklerdir. (Bu da) birkaç yıl içinde (olacaktır). Onların bu yenilgilerinden önce de sonra da emir Allah'ındır ve o gün müminler, sevineceklerdir. (Bu da) Allah'ın yardımıyla (olacaktır). Allah dilediğine yardım eder, galip kılar. O çok güçlüdür, çok merhamet edicidir. Allah'ın vaadi budur. Allah, vaadinden caymaz. Fakat insanların çoğu bilmezler.}


Bu ayeti kerime nazil olduktan sonra müşrikler inat edip; “Rumlar bütünüyle mağlup olmuşlar. Nasıl olur da birkaç sene sonra galip olurlar?” dediler. Hazreti Ebu Bekir Sıddık Radiyallahu Anh efendimiz şöyle cevab verdi. “Allahu Teala Hazretleri Kuran-ı Azimü’ş Şan’da böyle vaad ve ferman buyurduğuna göre, mutlaka Rumlar birkaç seneden sonra galip geleceklerdir.” Bunun üzerine müşrikler Hazreti Ebu Bekir Sıddık ile büyük bir bahse tutuştular. Ayeti kerimede geçen, “BİDİ’’” kelimesi, üç ile on sene arasındaki zamanı tarif ettiğinden bu manayı iki taraf kabul etti. Rumların hezimete uğramasından altı sene sonra Allah’ın hikmetiyle tahminlerin ötesinde, zahir aklın dışında ve çok uzağında olarak Rumların İmparatoru Heraklius, kendini toplayıp tekrar savaşa başladı. İranlıları görülmedik şekilde perişan etti, dermansız bıraktı. Bunu Kuran tefsirlerinden başka bir çok tarihçi noksansız işaret eder, haber verirler. Bu tarihi olayın önemi buna dair geniş tafsilatın tarih sayfalarından buraya aktarılmasını uygun hâle getirmektedir.

Şöyle ki; Romalılar uzun zaman önce Roma şehrini terkederek İstanbul’u başkent edinmişlerdi. Yunan ahlâkını, ve İseviliği kabul etmişlerdi. Rum Suresinde ferman buyurulan savaş esnasında Rum İmparatoru Patris'in oğlu Heraklius, Afrika valisi iken Rumlara imparator olmuştu. İranlıların hükümdarı ise Hüsrev Perviz idi. İranlılar savaş açtıktan sonra, Kudüs, Şam ve Anadolu’da Rumlar’a karşı o kadar büyük galibiyetler elde etmişlerdi ki Rum askerinden Kudüs’te yalnız iki asker kurtulabildiği hikaye edilir. Özetle İranlılar ta Üsküdar’a kadar ilerlediler. İstanbul’u sıkıştırıyorlardı. Rumlardan, İseviliği bırakarak güneşe tapınmalarını teklif etmekte ısrar ediyorlardı. Rum İmparatoru Herakliyus bu belalar üzerine gücünü ve umudunu kaybetmişti. Rabbanî hikmet olarak Bulgarlar, Slavlar, ve bu gibi yerlerin halkı da diğer şehirlerini yerlebir etmiş, harabeye çevirmişti. Bundan başka bir de İstanbul’da veba ve çiçek hastalığı ortaya çıkmış şiddetle yayılmıştı. Rum imparatorluğu bütünüyle yokolacak derecede ümitsiz bir hale gelmişti. İmparator bile kâlp zaafına düşmüştü.

Yine Allah’ın hikmeti, birden kendine geldi. Halka etkili nasihatler verdi. Ahaliden asker topladı. Kiliselerinin gümüş ve altınlarına varıncaya kadar ne bulduysa nakde çevirdi. Fahr-ı Alem Efendimizin Mekke-i Mükerremeden Medine-i Münevvereye hicret buyurduğu sene ve ayda hatta bazı tarihçilerin görüşüne göre o günde yani Temmuzun onaltıncı günü İstanbul’dan yola çıktı. İranlılarla savaşa tutuştu. Anadoluya doğru hareket etti. Giriştiği her çarpışmada olağanüstü maharet gösterdi. Toroslarda büyük bir galibiyet elde edip İranlıları tümüyle hezimete uğrattı. Perişan etti, dermansız bıraktı. Daha sonra kolaylıkla ilerleyip Halep, Kudüs ve Şam’ı ele geçirdi. Bunlardan başka İranlıların başşehri olan Persapolis isimli şehri aldı. İran hükümdarı Hüsrev ise cesur bir başkomutanına yenilgiden dolayı hakaret etmişti. Bu başkomutanı, gizlice İran askeriyle anlaşarak Hüsrev’i tahtından indirdi. Bir müddet sonra idam etti. Oğlu Şirve’yi tahta oturttu. Ama bu değişiklikler fayda vermedi. İranlılar bütünüyle tarumar oldular, kargaşaya düştüler. Bu olaylar, tefsirlerden başka meşhur tarihçi Jibon'un ve Fransızca yazılan ve Avrupa’nın çok değer verdiği kırk beş ciltlik Mişov biyografi’sinin Erakliyüs maddesinde de noksansız yazılmıştır.

Bu duruma hakikatşinas bir zat der ki: “Kuran-ı Azimü’ş Şan’ın Rum suresindeki ayet-i kerimesi hayret verici bir iman davetcisidir. Akıl ve insaf sahibi bir insan; Kuran-ı Azimü’ş Şan Allah kelamı değildir gibi bir şüpheye nasıl düşebilir ? Rumlar bütünüyle hezimete uğramış, perişan, maddeten umutsuz, çaresiz oldukları bir sırada, üç ile on sene arasında galip geleceklerini, zafer kazanacaklarını Allahu Teala’dan başka kim bilip, kesinlikle kim ilan edebilirdi? Haşa; "Kuran’ın Allah kelamı değildir, Muhammed Mustafa Alleyhi’s Selam gayet zeki olduğundan Rumların elde edecekleri zafer ve galibiyetini aklen bulmuştur" diyecek cahillerin itirazı bütünüyle akıldışıdır. Zira o sırada İranlılar kuvvet ve zaferlerinin zirvesinde, Rumlar, hezimetin pençesinde, mülklerini, ülkelerini her yönüyle kaybetmişlikleri, yenilmişlikleri meydanda iken akıllı bir insanın “üç ile altı yıl arasında Rumlar, İranlılar’ı yenip perişan edecek” diyebilmesi mümkün müdür ? Vahye dayanmadan, Rabbanî bir müjde olmadan inkârcı ve inatcıların batıl iddiaları gibi Fahr-i Alem yalnız akıllı bir zat sıfatıyla olması çok uzak bir ihtimal böyle bir vaadi, eğer bu vaad Allahu Teala Hazretleri tarafından kesinleştirilmemiş ve kuvvetlendirilmemiş olsaydı âleme ilan edebilir mi idi? Vahy olmasa istikbalde gelecek böylesine meçhul bir olayın ve sonuçlarının kesin ve belirli surette ilanı hangi politika hangi akla yakışırdı ? Ya o sırada, tarihte bir çok örneği göründüğü gibi ve daha yakın ihtimal olan Rumların yenilgilerinden üç ile on sene arasındaki zaman geçseydi, Rumlar ilan edildiği gibi bir galibiyet elde edememiş olsalardı. O durumda din-i Muhammedi ne olurdu ? Müşrikler, kafirler ve hatta herkes “İşte Kuran-ı Azimü’ş Şan Allah kelamı ise, vaat ve ilanına göre Rumların bu zaman zarfında yenmeleri gerekirdi. Galip gelemediklerine göre Kur’an Allah kelamı değildir” demeyecekler miydi ? Onların bu sözleriyle bütün halkı ikna etmeleri muhakkak ve apaçık değil miydi ? Bu hakikat güneş gibi apaçık olduğundan, önceyi de sonrayı da bilen, herşeyi Rabbanî kudretinin altında tutan Allahu Teala Hazretleri kıyamet gününe kadar, inkarcıları aklen ve tarihen boşa çıkaran, dayanaksızlıklarını ortaya koyan diğer Kur'an mucizelerine ilaveten Rum suresindeki bu mucizeyi beyan ve ferman buyurmuşlardır. Bu tarihî gerçekten sonra bu aklî neticeyi kabul etmeyenler, "Kuran-ı Azimü’ş Şan Allah kelamı değildir" demeye cür’et edenlerin, ya düşünmeye gücü olmayan veya hidayete kabiliyeti olmayan kimseler olduğu her insaf sahibi huzurunda aşikardır, açıktır.


TERCÜME: Hüda Hazretleri için bu övgüyü söylemek övgüyü terketmektir. Çünkü bu başka bir varlık iddiasıdır, bu ise hatadır.

ŞERH: “Hak Teala Hazretlerini överken sanki ben ayrı bir varlıkmışım gibi medhüsena edersem, kendimi medhedici bir varlık farzedersem, dilim Allah’ı medhüsena etmiş olur, lakin hâlim manen kendimi göstermek, kendimi var saymak mânâsına gelir.” Mevlana Rumi Kaddese Sırrehu’s Sami Hazretleri’ni son derece büyük olan “fena fillah: Allah’ta yok olmak” mertebesine varınca, Allahu Teala Hazretlerini övmekten bile korkmaktadır. O övgü esnasında kendilerini bir varlık saymaktan çekinmektedir. Ama şu konunun uyarılması gerekir; “fena: yokluk” yüce mertebesine ulaşmayanların, kendi acizliklerini unutmadan, kibre düşmeden, dinin tayin buyurduğu üslup ve ibarelerle Cenab-ı Vacibü’l-vücudu medhüsena etmesi lazımdır.


TERCÜME: Allahu Teala Hazretlerinin varlığına karşı hiç ve fani olmak lazımdır. O’nun önünde diğer varlıklar kûr ü kebud (arada kalmış faydasız, boş, önemsiz) şeylerdir.

ŞERH: “Kûr u kebud; boş, faydasız, önemsiz” tabiri [O’nun yüzü dışında her şey helak olucudur] Ayet-i kerimesinin mazmunudur. Her şey fani ve yalnız Cenabı Vacib El-Vücud olan Allah bakidir. Bekayı, sonsuzluğu arzu eden insan Allah’ın varlığında kendini yoketsin. O zaman, O’nun varlığı ve nuru içinde sonsuzluğu bulacaktır.


TERCÜME: Eğer varlığı farzedilen vücut kör olmayaydı, hakikat güneşini hisseder, anlar, erirdi.

ŞERH: İnsan manen kör olmasa Cenabı Hakkın hakikatini görür, kendi varlığını kesinlikle hiç bilir, “fena;yokluk” mertebesini bulurdu. Allah’ın varlık güneşinin, her bir zerresindeki manevî tesirlerini hisseder kendini, benliğini yok ederdi. Böylece o yokluk içinde sonsuzluğu bulurdu. Bütün maddî varlıkları yokolucu, erimeye müsait olan şeylere benzetmekte, hakikat güneşine karşı erimeye istidatlarını imada ki ifade kudreti tarife ve ispata muhtaç değildir.


TERCÜME: Varlık denilen şey eğer yokluk mateminden mavi renge bürünmüş olmayaydı bu maddiyat kıtası nasıl buz gibi donardı.

ŞERH : Avrupa’da siyah ve İran’da mavi renkler matem rengidir. Göklerin mavi renkte görünmesi Allahu Teala Hazretlerinin hakikatini görüp anlayamadığından matemde kalmasıdır. Varlıkların buz gibi donması Rabbanî hakikatlere göre manevî hislerden mahrum kalması demektir.

TERCÜME: Vezir yahudi şahı gibi nâdan ve gafil idi. Zira olması zorunlu olanla pençeleşti. [NAGÜZİR; zorunlu ve lazım olan demektir.]

ŞERH : Hazret-i İsa Aleyhisselam Allahu Teala Hazretlerinin Resulü iken Vezir’in İsevileri yoketmeye kastetmesi Allah’ın kudretine karşı pençeleşmek gibidir. Bu sapık durumundan dolayı Vezir iki cihanda da rezil ve perişan oldu.


TERCÜME: Gafil Vezir öyle mutlak kadir olan Allahu Teala Hazretleri’ne tecavüz pençesini uzatmak mukabele etmek istedi ki o mutlak Kadir olan Allah, bir dakika içinde yokluktan bu âlem gibi yüz âlem vareder.

ŞERH : Bu beyti şerifte hem Rabbanî kudretin noksansız büyüklüğünü hem Allah’ın emrine karşı cüret edenlerin sapıklığı ve aptallığı tarif buyurulur.


TERCÜME: Allahu Teala Hazretleri senin gözüne kendisi ile görmek kuvvetini verecek olsa gözüne bu alem gibi yüz alemi gösterir.

ŞERH: Gökbilimi ve diğer aklî delillerle yeryüzünden başka bir çok evrenler olduğu bilinir, anlaşılır. Yeryüzü ufak bir cisim iken içinde insanlar ve çeşitli mahlukat bulunduğu halde milyonlarca olan diğer gök cisimlerinin canlı varlıklardan boş olması aklen mümkün değil gibidir. Allahu Teala Hazretleri’nin kullarına ruhanî âlemi göstermesi bahsine gelince; Kuran-ı azimü’ş Şanda ferman buyurulduğu üzere Hazret-i İbrahim’e bir çok ruhanî âlemler gösterilmişti. Bunların diğer makbul kullarına da aynı şekilde gösterilmesi Rabbanî kudrete göre çok kolay olduğunu tafsile gerek yoktur.


TERCÜME: Bu dünya canlarınızın cesedidir, kafesidir. Uyanık olun, sahranız olan tarafa gidin.

ŞERH: İnsanı kamil dünyadan iki türlü ayrılıp gidebilir. Biri daha hayatta iken dünya süslerini, zevklerini ve kederlerini hiç sayarak, Allah’ın emirlerine tabi olarak, ruhaniyetin geniş sahrasına manen gitmesidir. (Mutu Kable En Temutu; ölmeden önce ölünüz) sırrına mazhar olmasıdır. Diğeri belirlenen ecelinin gelmesiyle bu yokluk yurdundan intikal ederek sonsuzluk alemine varmasıdır.



TERCÜME: Her ne kadar senin gözünde dünya büyük ve sonsuz ise de bilmiş ol ki Rabbanî kudret nezdinde o bir zerre bile değildir.

ŞERH: İnsana göre dünya büyük ve sınırsız gerçeğe oranla küçük ve değersizdir.


TERCÜME: Bu dünya sınırlı o manevi âlem sınısızdır, bu görünüşte olan cihandaki nakışlar ve şekiller mânâ aleminin önünde set ve perdedir.

ŞERH: Dünyada keyif ve lezzet veren ne varsa, güzeller, servet, eşya ve bu gibi keyfiyetler geçicidir. Gafil olanlar için gerçeğe ulaşmasına engellerdir, onlar bunun farkına varamazlar.


TERCÜME: Firavun’un yüz binlerce mızraklı ordusunu Musa’nın bir asası ile kırdı.

ŞERH : Hazret-i Musa Aleyhisselam’ın macerası herkes tarafından bilindiği için burada tafsiline lüzum görülmedi. Bunun yüce maksadı; Allah’a karşı asi olan Firavun, çok miktarda askere, büyük maddi güce sahipken Allah’ın emri ile kuvvet bulan Musa, asasıyla Firavun ve askerini kırdı, yoketti. Yani cisim ve madde aciz ve değersiz, ruhaniyet güçlü ve yücedir.


TERCÜME: Meşhur tabip Calinus’un ve diğer tabiplerin tıbba dair yüz bin hüneri varken Hazret-i İsa Aleyhisselam’ın mübarek nefesi önünde hünerleri boş ve değersiz kaldı.

ŞERH : Mânâ ehlinin dünya ehlinden nasıl daha etkili ve daha güçlü oldukları bu örnekle de anlaşılmış olur. Hazret-i İsa Aleyhisselam Allahu Teala Hazretlerinin izni ile ölüleri diriltirdi. Tabipler ise değil ölüleri diriltmek hatta bazen hastaları bile iyileştiremeyip bir hata ile durumlarını daha beter edebilirler, ölümlerine neden olabilirler.


TERCÜME: Yüzbinlerce şiir defterleri vardı, ama ümmi olan manevî alemin önderi, Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem konuşunca hepsi utanç vesilesi oldu.

ŞERH: Kuran-ı Azimü’ş Şanın üstün ifade kudreti, mükemmelliği ilk balışta kolayca anlaşılır. Bunun gibi arif ve alim bir kişi tarafından dikkat ve hürmetle okununca o kadar derin, o kadar olağanüstü ve ince anlamlar bulunur ki hayrette kalmamak mümkün değildir. Arapca en geniş dildir. Efendimiz zamanında en fasih ve beliğ surette söylenir ve yazılırdı. Arap şairlerinin en büyükleri bu dil üzerinde güçlerini gösterirlerdi. O zamanların geleneklerinden olarak şiirlerin içinden en üstün yedi kıtası seçilir, Kâbe’nin duvarına asılırdı. Ama Peygamberlerin Sultanı Aleyhi Efdalu Et-tahiyya Efendimize Kuran-ı Azimü’ş Şan vahyedilip, ihsan olununca Kuran’ın belağatine göre bu yedi asılmış şiir hiç mesabesinde kaldı. Şairler onları Kâbe’den indirmeyi uygun görüp bir daha asmamaya karar verdiler. Kuran-ı Azimü’ş Şan Arap’ın şairlerini, dil uzmanlarını hayrette bıraktığı ve bırakmakta olduğu gibi tercümesini gören yabancı ilim adamları da büyüklüğüne, ifade gücüne hayran kalmaktadırlar.


TERCÜME: Bir kimse, eğer aşağılık ve alçak değilse, nasıl böylesine galip ve Kadir olan Allahu Teala Hazretlerinin emri uğruna ölmez ?

ŞERH: Cismanî âlem ve manevî cihana bu kadar feyiz ve nimet ihsan eden Cenabı Allah’ın emirlerine aykırı hareket eden insan mutlaka hüsrana düşecektir. Eğer Allah’ın merhamet ve bağışlaması onu affedişin hayat veren suyuyla diriltmez ise. Allah erleri; Hakk uğrunda canını feda etmeyi iki cihan saadetini kazanmanın vesilesi bilir, her hâlleriyle Allah’ın rızasını kazanmanın yollarını ararlar.


TERCÜME: Allahu Teala Hazretleri dağ gibi kavi olan bir çok yüreği yerinden koparmış, bir çok kurnaz kuşu iki ayağından asıvermiştir.

ŞERH: İnsan; “Benim akıl ve cesaretim varken niçin Peygamberlerin emirlerine uyayım, kendi seçme hürriyetimden ve mantığımdan vazgeçeyim” demesin. Hayır böyle dememeli. Zira Allah’ın kudreti dağları da kalbi dağlar gibi sağlam, kararlı, üstün zeka gücüne sahip olanları da bir anda başaşağı getirir, acınacak hâle düşürür. Bu gerçeğin somut şahidi cihan tarihidir. Gayri meşru surette zulüm ve eziyetle hareket edenlerin hem kendileri, hem yakın çevreleri büyük tehlikelere düştüler, tarumar oldular. Akıllı olan insan yüce peygamberlerin göstermiş oldukları Rabbanî emirlerin yerine getirilmesi uğrunda akıl ve cesaretini güzel idare eder. Kendi zihnindeki hayallerini ve düşüncelerini, hakikat güneşine doğru yöneltir, onunla bütünleşir, boş ve zarar verici olanları yok eder, giderir. Gayri meşru işlerde bir lezzet ve galibiyet ihtimali olsa bile, o lezzet ve geçici galibiyet şiddetli kederlere ve mağlubiyetlere tehlikeli bir başlangıçtır.


TERCÜME: Anlayışı, zekayı, hafızayı keskinleştirmeye çalışmak ruhanî saadeti bulmak için yol değildir, Allah’ın fazlı ve merhameti, saracak kırık, yapacak yıkık arar.

ŞERH: İnsan; Allah’ın emirlerini yapmak için kibir ve enaniyet olmaksızın, akıl ve bedeni aracıyla çabalar, gayret sarfederse makbul ve bahtiyar olur. Bunun dışında varacağı yer azabtır, horluk ve hakirliktir.


TERCÜME: Ey çok hazinelerini doldurmak umidiyle köşe bucak kazanlar ! Hayallerinin peşine takılıp da Yahudi Vezir’in ve onun gibilerin arkasından gidenler ! Sığır sakalı gibi maskara ve alay konusu oldunuz. [Birinci mısradaki “KÜNC-İ KAV; define bulmak için köşe bucak kazan” ikinci mısradaki “KAV” sığır manasınadır. “Sığır sakalı” bir hileciye uyan, arkasından giden ahmağa derler. ]

ŞERH: Ey servet, zeka gibi maddî güce sahip olan gafiller ! Bu gücünüzün, kendi zihninizin uydurduğu şeylerin sizi mutlu edeceği düşüncenizden vazgeçin. Çünkü sizden çok daha zeki ve fakat hidayet nurundan mahrum olanlar, şeytan ve şeytan sıfatlı bazı insanların kandırmalarından, hilelerinden, oyunlarından kendilerini kurtaramadılar. Aldandılar, acze düştüler. İşte bu yüzden zekayı Rabbanî iradeye boyun eğdiriniz, tabi kılnız. Zekanızı meşru bir zeminde kullanınız ve kendinizi gerçek mutluluğa ulaştırınız.


TERCÜME:Sığır kim olur ki sen ona uyuyorsun, sakalı oluyorsun ? Toprak nedir ki sen onun otu ve çöpü oluyorsun?

ŞERH: Sığır gibi olan dünyaya, onun boş hayallerine, taklitci adamlara, nefsin hoşa giden gayri meşru isteklerine, şeytanın vesveselerine tabi olmakta ne hayır ve saadet umulsun ? İnsan o yolu neden seçsin ? Kendini neden hüsrana düşürsün ?


TERCÜME: Bir kadının günahlarından dolayı yüzü sarardı çirkinleşti, Cenabı Huda onu mesh etti, [“Mesh” şeklini değiştirip çirkinleştirmek, çirkin bir kalıba sokmak manasınadır] suretini çirkin Zühre eyledi.

ŞERH: Razı olunmayan tarzda hareket eden her insan manen değişime uğrar. Anlatılan kadın, Harut ve Marut’u kandıran güzel bir kadındı. Hilesi ve ahlâksızlığından dolayı cismen ve manen gayet çirkinleştirildi. Zühre yıldızı bazı sefahati, ahlâksızlığı simgeler. İhtimal ki bu kadına zühre denmesi doğru yoldan sapan, ahlaksızlığa koşan olmasındandır. Hikmetle bakılınca kim Allah yolundan çıkar, günah ve kötülük yoluna saparsa o değişim onun için bir mesh gibidir.


TERCÜME: Kadını zühreye dönüştürmek mesh olur da insanın toprak ve balçık olması mesh ve değişim olmaz mı ? Ey inatçı !

ŞERH: Güzel bir kadını çirkin yapmak, ahlâkının bozukluğu nedeniyle ona zühre namını vermek mesh ve tebdil oluyor. Ya senin hakikatin, aklın, ruhun, insanlığının görevi olan güzel ahlâkın ile ebedi saadet kazanmak iken topraktan ibaret olan altına, gümüşe, bütün benliğinle kendini kaptırmak senin için mesh ve vebal değil midir ?


TERCÜME:Ruh seni gayet yüksek olan çerh’e götürür, sen ise en alçak mertebe olan su ve balçık tarafına gidersin.

ŞERH: İnsan ruhaniyetin en yüksek mertebesini bulmaya kabiliyetli iken adi şeylere tamah ederek kötü ahlâka ve aşağıların en aşağısına düşmesi, mesh ve değişimdir. Bu durum vebaldir, şayanı esefdir, neticesi korku ve tehlikedir.


TERCÜME: Akılların gıpta edip, kısakanacağı bu mükemmel vücudu, o alçaklık sebebiyle meshettin, değiştirdin.

ŞERH: İnsan yaratılıştan, o kadar mukaddes ve değerlidir ki bütün mahlukat hatta melekler bile mahiyetine hayran kalır, manevî gücüne bağlılık gösterir. Ama mahiyetinin yücelmesi, insanî görevlerini noksansız yapabilmesiyledir. Akıl, nutuk, vicdan, aşk gibi Rabbanî ihsanlar insanın faziletini, yüceliğini ortaya çıkaran büyük delillerdir. Fakat bir kimse duygularını, yaratılışından kendine verilen üstün özelliklerini Allahu Teala Hazretlerinin emrine aykırı kullanırsa nimete küfran etmiş olur. Kendini zilllete müstahak, zindana mahkum, aşağıların en aşağısına yuvarlanmış hâle getirir. Bu da manen mesh edilmek anlamına gelecektir.


TERCÜME:O halde Allah’ın seni meshedişinin, o kadını meshedişinden daha aşağı derecede olduğunu gör.

ŞERH: Manevî mesh anlatılan kadının meshinden daha az zordur, daha aşağı derecededir. Çünkü o kadının meshedilmesi daha önce meydana gelen bir iğfalden, bir aldatmadan kaynaklanmıştır. Halbuki insanın manen meshi adi nefsanî şehvetten, şeytanî düşünceler ve hayellerdendir. Kadın hususi surette Allah’ın kahrına, gazabına yakalanmıştır. Halbuki insanların değişimleri, aşağı derecelere düşüşleri hususi kahra uğramaktan değil belirli Rabbanî emirleri terketmekten, nefis ve şeytana uymaktan, onların yoluna gitmekten, yani Hakk’a karşı arzularıyla isyan etmelerindendir.


TERCÜME: Himmet atını yıldızlara doğru sürdün de, meleklerin secde ettikleri Âdem’i bilemedin.

ŞERH: Bütün bütün adi ve şehvetlerine yenilmiş olan insanların aşağıların en aşağısına düşüp yuvarlanmaları açıklandıktan sonra bu beyit yıldızlardan fal bakan, falcılara hitap ediyor. İlmin ilerlemesi gibi faydalı hizmet ve gayretleri olmaksızın yıldızlarla uğraşan adi yıldızname falcıları, hayallerinin, vehimlerinin beden zevklerinin peşinde koşanlar atlarını yıldızlara doğru sürenlerdir. Bu gibi falcıların bazıları; “Falan adamın yıldızına baktım, yükselen burcu budur, yıldızı şu yoldadır, bu yüzden şu sonuçlara ulaşacak, şunları elde edecektir” derler. Böyle söylenenler aslı astarı olmayan, saçma sapan hayallerdir. İnsanın vehmedilen yıldızını değil ahlak ve gerçeğini araştırmalıdır.

Meşhur filozof Sokrat’ın da fikri böyle. Yani her şeyden evvel ahlâkı araştırmalıdır.


TERCÜME: İşin sonu sen de ademoğlusun ey soysuz ! Alçaklığı nasıl şeref zannedersin?

ŞERH: Ey insan! Hazreti Adem Aleyhi’s Selam babamız gibi bir yüce Peygamberin neslinden gelmektesin. Çaba ve gayretin geçici olmayan, bakî, meşru şeylerle sınırlı ve böylece yücelebilmiş olman lazım gelirken sen basit ve adi şeylerle meşgul oluyorsun. Sana saadet verecek hâli terkediyorsun. Kendini süfliyete ve zarara düşürüyorsun.


TERCÜME: Ne zamana kadar “Ben alemi elimde tutarım, yönetirim, bu cihanı doldururum” diye atıp tutacaksın?

ŞERH: Ey kendini kibre kaptırmış olan insan ! Sen de bütün insanlar gibi hastalanabilir, acze düşebilir, zayıf, acınacak bir mahluksun. Sonunda iki üç metreden ibaret bir çukura gömüleceksin. En aciz en fakirler gibi toprağa karışıp gidecek, arkanda hiç bir iz bırakmayacaksın. Durum böyleyken “Ben her işi yaparım, aklım ve kudretimle cihanı doldururum” gibi sözler konuşur, kibirli tavırlarda bulunursun. Seni hiçten yaratan asıl ve mutlak kudret sahibi olan Allahu Teala Hazretlerinin büyüklüğünün farkında olmamak, onun emrini unutmak, boş vehim ve hayallere, yok olmaya mahkum ihtişam ve debdebeye kendini kaptırmak, bunlarla şaşkın olmak sana layık mıdır?



TERCÜME: Eğer cihan baştan başa kar ile dolu olsa güneşin harareti onu bir nazar ile eritir.

ŞERH: Dünya zevkleri, süsleri, ihtişamı, şerefi şeklen kar gibi parlak olsa bile hakikatte yine onun gibi soğuktur, çok çabuk yokolucudur. Hakikat güneşinin tabiatinde olan kahredicilik onun zevkini, şeklen varolan süsünü, güzelliğini hızla eritir. O zevke, şeklen varolan süse, güzelliğe kâlplerini bağlayanları da bitirir. İnsanların kendi dilinde “büyük” dedikleri bazı zalimlerin düştükleri yok oluş ve azap tarihcilerin malumudur, akıl sahipleri için sonsuza kadar devam edecek bir ibret kaynağıdır.


TERCÜME: Huda Hazretlerinin rahmeti; O Vezirin de onun gibi yüz bin Vezirin de günahlarını, ağırlığını, şerrini, hatalarını bir kıvılcımla yokeder.

ŞERH: İkiyüzlü, düşmanlık ve hasetle dolu olanlar “Biz saf olan olan avamı ve hatta herkesi zarara sokarak, kandırarak, aldatarak, amacımıza ulaşır, istediğimizi elde ederiz” zannetmesinler. Bu gibilere aldananlar, onların yoldan çıkarmasıyla günah işlemiş olanlar da korkmasınlar. “Nefis, şeytan veya şeytan sıfatlı bazı insanlar bizi kandırdı, aldattı, günah işledik. Artık bizim için bundan böyle ümit kalmadı.” Demesinler. Hayır umutsuzluğa düşülmesin, çaresiz kaldım hissedilmesin.

Ne kadar günahkâr olursa olsun eğer insan pişman olur, kötülükten yüz çevirirse Allah’ın merhameti bütün günahlarını affedecekdir. “Öyleyse önce istediğimiz kadar günah işleyelim de sonra pişman olalım.” Gibi bir düşünce akla gelebilir. Bu düşünce sakat ve bozuk bir düşüncedir. Günahların affolunması kesinlikle umulmalıdır. Fakat dikkat edilmesi gereken şudur; önceden doğru yolda olanların yüzde biri kötü yola sapabilir. Halbuki haramları işleyen, kötü yolda olanların belki yüzde biri bile hakkıyla pişman olamaz. Azapda, kahra uğramış olarak kalır, durumunu değiştiremez.


TERCÜME: Allahu Teala Hazretleri hayal ve hileyi hikmet eyler. Zehir gibi acı suyu şerbet eder.

ŞERH: İnsan fenalıktan pişman olup da Allah’ın emrine dönünce düştüğü hile, boş ve bozuk hayallerden kurtulur. Güvenlikte bulunur. Hakkıyla tevbe eden bir adam için hileler ve boş hayaller hikmete hâline geçer. Zehir gibi olan kötü ahlâkı güzel ahlâka dönüşeceği şüphesizdir. Furkan Sure’sinin yetmişinci ayet-i kerimesinde;


{Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışlarda bulunanlar başka; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir}


ferman buyruluyor.


TERCÜME: Allahu Teala Hazretleri İbrahim Aleyhi’s Selam’ı ateş içinde besler. Korkuyu ruha emniyet eyler.

ŞERH: Kuran-ı Azimü’ş Şan’da ferman ve beyan buyurulduğu üzere Hazreti İbrahim Aleyhi’s Selam ateşe atıldığı halde yanmamış, tam aksi güvene ve rahata kavuşmuştur. İkinci mısranın şerhine gelince; tecrübe edilmiş durumlardandır, pek çok defa korku, emniyet ve safa sebebi olur. Korkudan maksat Allah korkusudur, yasaklardan kaçınmaktır.


TERCÜME: Allahu Teala Hazretlerinin sebepleri yoketmesi, varetmesi tarzına hayranım, sevdalıyım. O’nun kudretini tahayyül ettikçe, düşündükçe sofistailer gibi hakikati bilmekten uzaklaşmaktayım.

ŞERH: Sofistailer eski zamanda ortaya çıkmış bir gruptu. Gerçeği kelimeler ile değiştirmeye çalışırlardı. Safsata, demogoji ile iyi işi kötü, kötü işi iyi gösterebilir iddiasıyla ortalığa boş ve saçma sözler saçarlardı. Bunları en çok alay diliyle berbat eden Eflatun’un hocası meşhur Sokrat’tır. Bununla beraber birkaç seneden beri Avrupa’da bazı tarihçiler sofistaiyyeyi olması gerekli bir felsefe okulu saymaya başlamışlardır. Bu tarihçiler, sofistlerin adi muallimler olduğu, verdikleri dersler için ücret aldıkları, Sokrat hiçbir vakit ücret almadığından sofistailerin ücret almalarını büyük hata sayarak yersiz ve haksız olarak aleyhlerinde bulunduğunu, halkı kendilerinden uzaklaştırdığını iddia etmektedirler. Hazret-i Mevlana-yı Rumi Kaddesse Sırrehü’s Sami gibi bir irfan deryası Rabbanî hikmetleri anlamakta aczini itiraf ve ilan eyliyor. Bu durumda bazı iddiacıların aksini savunmaları, kendilerini her şeyi anlayabilecek güçte görmeleri esef verici ve kötülenmeye layık değil midir?


VEZİRİN BAŞKA BİR HİLESİ


TERCÜME: O vezir kendiliğinden başka bir hile bağladı, tertip etti, vaaz ve nasihati bırakıp halvete oturdu.

ŞERH: Hileci Vezir önce İsevi emirler arasına fesat ve ihtilaf koymak üzere birbirine muhalif nasihatler vermekle yetinmedi. Başka bir hile düşünerek halvete girdi. Gelecek beyitlerde görüleceği üzere İseviler arasında şiddetli bozgunculuk ve çatışma çıkartabilmek için kendini yoketmeyi bile tasarladı. Bir takilitcinin her kalıba girdiği gibi halvete de girebileceği açıktır.


TERCÜME: Vezir kırk elli gün halvette kalıp görünmedi, o halvete girince müritleri ateşe girmiş gibi oldu.

ŞERH: İnsanlar bu gibi olağanüstü bir hâl görünce hayallerinde verdikleri önem daha da büyür. O hayallerinde büyüttükleri şeyi görmeleri engellenince ona karşı daha çok hırs duyar, daha çok hayal aleminde yaşamaya başlarlar.


TERCÜME: Halk Vezirin, hâllerinin, sözlerinin, tavırlarının özleminden, arzusundan deli divaneye döndü.

ŞERH: Bir kimse bir insana kalben muhabbet duyar, sever ve bağlanırsa, onun ayrılığında sevdiğinin her hareketi, konuşması, ve hatta susması bile aşıkın hatırına tatlı ve manidar gelir. Çaresiz aşığın bundan dolayı ayrıca ciğeri yanar, gönlü yaralanır.



TERCÜME: Halk Vezirin hasretinden ağlıyor, görünmesi için yalvarıyordu, vezir ise riyazattan, nefsine cefa vermekten iki büklüm olmuştu.

ŞERH : Bir hileci ve ikiyüzlü halkı aldatmak niyeti ile akla gelmedik hileler bulabilir, yapabilir. Celaleddin Rumi Kaddesse Sırrehü’s Sami Hazretlerinin yüceliğine dikkat edilsin. Bir riyakar isterse şeyh, nasihatci, alim tavır ve kıyafetine girsin, isterse inzivaya çekilsin onun hilesini ilan ediyor. Bu gibi riyakarların şerrinden halkı korumak için çaba ve gayret sarfediyor.


TERCÜME: Müridler halvetten çıkmayan Vezir’e “Sensiz karanlıktayız, nurumuz yoktur, asayı çeken olmayınca körün durumu ne olur?” Dediler.

ŞERH: Müridler “Ey muhterem Şeyhimiz, canımıza çaremiz, derdimize ilacımız ! Biz bu dünyada kör gibiyiz. Hayır ve şerri layıkıyla ayıramayız. Manen karanlıktayız. Bizim; esenlik sahiline çıkaracak ışığımız, körün sopasını çekip yol gösterenimiz, kurtuluş çaremiz sensin.


TERCÜME: Allah aşkına, sırf ikram etmiş, iyilik etmiş olmak için halvette kalıp bizi daha çok kendinden ayrı tutma !

ŞERH: Biçare insanlar bir adamın hâlinin güzelliğine inanınca artık tasavvura, doğru düşünmeye güçleri kalmaz. Bir hilekara bile kendilerini bütünüyle teslim ederler. Böylece vahim hatalara, büyük yanlışlara düşmüş olurlar.


TERCÜME: Biz çocuk gibiyiz ve sen bize süt anası gibisin, başımıza merhamet gölgeni döşe.

ŞERH: Bize iltifat et, nasihat ver, hidayete, selamete, saadete ulaştır.


TERCÜME: Vezir cevaben “Benim ruhum siz dostlarımdan uzak değil, gönlüm sizinle beraber, ancak halvetten dışarı çıkmaya izin yoktur.” Dedi.

ŞERH: Bu taklitci hilekarın bir ruhanî makamdan emir almış gibi konuşmasının altında yatan, kullanacağı aldatıcı cümleler, meydana koyacağı melun tavırlar ile safları aldatıp, zarar verme gayesidir.


TERCÜME: İsevilerin reisleri, müridlerin istekleri için aracı olmaya, müritler ise nefislerini kötülemeye geldiler.

ŞERH: İsevilerin reislerinden her biri hileci Vezir’in yerine geçeçek özel vekilin kendisi olduğunu zannediyordu. Çünkü elindeki fesat tohumu gibi olan yazılı tomarlarda böyle yazıyordu. Onlar bu zanlarıyla kendilerinin şefaatçi olduğundan emin olarak Vezir’in yanına geldiler. Vezir’e hasret kalmış müritler için lütuf ve iyilik istediler. Müritler ise Vezir’i görememekten inliyorlardı, umutsuz ve çaresiz idiler.


TERCÜME: Ey büyük Şeyhimiz ! Sensizlik bize bedbahtlıktır. Gönülden ve dinden yetim kalmışız.

ŞERH : Ey şeyhimiz! Bize nasihat verecek bizi koruyacak olan sizdiniz. Siz halvette kalınca biz gönlümüzden ve dinimizden yetimler gibi sahipsiz ve dostsuz kaldık.


TERCÜME: Ey şeyhimiz! Sen halvetten çıkmamak için bahaneler söylüyorsun, biz ise gönül ateşinden soğuk nefesler veriyor, ahlar ediyoruz [(1)Hazreti Mevlâna, aşk ateşi vücudu yakarken taklitcilerin hâllerini tasvir için “gönül hararetinden soğuk feryad çıkarır” diye bir arifane bir nükte söylemektedir.]

ŞERH: “Sen bu dünyadan uzaklaşarak, yüz çevirerek, ruhanî âlemin eşsiz benzersiz zevklerine daldığından halvetten çıkmak istemiyorsun. Bir bahane ile halveti değil bizi terk ediyorsun, unutuyorsun” dediler.


TERCÜME: Biz senin güzel sözlerine alışmışız, biz senin hikmet ve marifet sütünden içmişiz.

ŞERH: Müritler hikmeti hayat verici süte ve kendilerini süt çocuğuna benzettiklerinden “hikmet sütü” tabiri gayet latif düşmüştür.


TERCÜME: Allah hakkı için, Allah hakkı için bize bu cefayı eyleme! Yapacağın hayrı bugün yap, yarına bırakma.

ŞERH: “Yarın bakalım” diye işi vaktin geçmesine bırakma, bu kederimizi şiddetlendirmekten başka işe yaramaz. Hemen bugün halvetten çık, hikmet saçan gelişinle bize saadet ver, rahat etmemizi sağla.


TERCÜME: Ey şeyhimiz! Bu biçare müritlerinin böyle sensiz, boş, faydasız kalmasına gönlün razı gelir mi ?

ŞERH : Bu ifade İsevîlerin reislerinden biri tarafından Vezire hitaben söylenmiş olsa gerektir. Reisler müritlere şefaatçi olarak Vezir’in huzuruna geldiler. Halvetten çıkması için rica ve aracılık eyledilerdi. Ama konuşanın üçüncü şahıs sıfatıyla kendinden bahsetmesi belağat kurallarındandır. Bu yüzden bu ifade doğrudan doğruya müritlere ait de olabilir.


TERCÜME: Ey Şeyhimiz! Bütün müritlerin kurulukta kalmış balık gibi çırpınmaktalar, suyu aç, ırmaktan bendi kaldır.

ŞERH: Ey vezir! Sen müritler için ab-ı hayat gibisin. Halvette kalınca müritler dışarda susuz kalmış balıklara benzerler, dermansız kalırlar. Bu yüzden olsun, halvetten çık, merhamet suyunu aç, bunca biçareyi lütfuna kavuştur.


TERCÜME: Ey Şeyh! Bu asırda senin gibi kimse yoktur. Allah ! Allah ! diyerek feryat edeceklere yetiş.

ŞERH: Bu kadar niyazlarından sonra nihayet hüznün ve muhabbetlerinin son dereceleriyle müritler Allah Allah diyerek feryat etmeye başladılar. “Feryat Res; feryada yetiş” tabirinde iki mânâ ihtimali vardır. Birincisi; “Halkın feryadına erişici olan şeyhimiz halvetten çık.” İkincisi hitabın ve arzın Cenabı Hakk’a olmasıdır. “Ey feryatlarımıza yetişecek olan Allah’ım ! Şeyhimizin halvetten çıkmasını nasibet, bizi bu durumdan kurtar.” Demektir.

TERCÜME: Vezir müritlerine ve aracılık eden reislerine cevaben ; “Uyanın, Ey dedikoduya kendilerini kaptırıp çok konuşmanın esiri olanlar ! Sadece dinlemeyle nasihat alma isteklisi olanlar!” diyerek azarladı.

ŞERH: Vezir, ısrarlarıyla usandıranları bir miktar öfkeyle azarlıyor. “Dedikoduya yenilmiş, sözlü nasihatlerin esiri” demesi, “Siz hakikati araştırmak yerine sözlerle, konuşmakla vaktinizi kaybediyorsunuz” anlamına gelir. Bu cümleler bir bozguncu tarafından söylenmiş olsa bile doğrudur. Hakikate yakındır. Bir taklitçi “sadaka veriniz” diyebilir. Bu sözü doğrudur ama niyeti eğri olduğundan tesirsiz ve bereketsiz kalır. Riyakarın himmet ve nasihatinden hayır beklemek bir dilenciden hazine istemek gibidir.


TERCÜME: Aşağılık ve adi bir hisse, maddi seslere mahsus olan kulağınıza pamuk koyunuz. İşitmesin. Maddi hislerin gözünüze çektiği bendi yıkınız.

ŞERH: “Maddi ve sadece görünüşte olanları bu maddi kulakla işitmek, bu maddi gözle görmek faydasız şeylerdir. Bunlardan vazgeçip iç dünyanıza, batınınıza dönmeye çalışınız.” Bu sözlerin de bir gerçek şeyhi taklit ederek söylendiğini açıklamaya gerek yoktur.


TERCÜME: İç dünyanızdaki sesleri işitmeye engel olan pamuk başınızdaki kulaktır. Maddi kulak sağır olmadıkca sırların, batının, iç dünyanın kulağı sağırdır.

ŞERH: İnsan; dünyada dedikodular, saçmalıklar, yalanlar, boş hayallere ait sesleri işitmekle meşgul olunca batından, iç dünyanın mânâlarından mahrum kalır. Bu yüzden selamet ve saadet veren sözlerden başkası yani beyhude dedim dediler için sağır gibi olunuz. İç dünyanın sesi, sizi yüceltsin, ruhanîyete ulaştırsın. Bir çok tecrübesiz adamlar, hele bazı memurlar halk benim için ne der, filan ne için böyle dedi gibi faydasız, üzüntü verici şeylerle meşgul olurlar. Alacakları yapmacık cevaplardan mutlu olur veya acı çekerler.


TERCÜME: Hissiz, kulaksız, fikirsiz olun, böylece “İRCİİ; Rabbine dön”, Rabbanî hitabını duyabilirsiniz.

ŞERH: “Hissiz, kulaksız, fikirsiz olunuz. Bunlardan hasıl olan iddiaları terkediniz. Kâlbinizi ruhanî hâller ile tatmin ediniz. “İRCİİ” yüce hitabının mânâsıyla kendinizi emniyete alınız.” Vezirin bu uyarı ve öğüdü hile ve kandırmacının ta kendisidir. Burada akla şu gelebilir “İRCİİ” yüce hitabı Kur’an-ı Azimü’ş Şan vasıtasıyla müjdelenmişti. Anlatılan olay daha önce geçtiğine göre Vezir bunu nereden bilmiş, müritlerine nasıl söyleyebilmiştir? Buna bir çok cevaplar verilebilir. Öncelikle cevap şudur: Hazreti Mevlana-yı Rumi Kadesse Sırrıhu’s Sami Mesnevi-i şerifte buyururlar ki: “Siz buradaki beyitlerin mânâsına dikkat ediniz. Asıl cevher mânâdadır. Yoksa ifadenin tarihe uygun olup olmadığına, veya bu gibi şeklen olan münasebetlerine bakmayınız. Mânâ devamlıdır, her zaman geçerlidir, tarihle uyumu söz konusu değildir.” İkinci olarak “İRCİİ” lafzı Vezir’in zamanında ferman buyurulmadı ise de “İRCİİ” müjdesinin mânâsı her yüce Peygamberin ümmetinden doğru yolda olanlar, gönlü Allah’la dolu olanlar için baki idi. Üçüncü olarak; bu ifadelerin hepsi Yahudi Vezir tarafından ise de gerçekte her zaman ve hatta bugünkü günde bile varolan taklitcilerin sözlerini, hâllerini tarif etmekte açıklamaktadır. Bu gibiler hilelerini gizleyebilmek için Kuran ayetlerini bile kullanmaya cüret ederler. Dördüncüsü; “İRCİİ” lafzı Yahudi Vezir’in diliyle söylenecek olsaydı, bizim onu anlamamız için Yahudice bilmemiz gerekecekti. Beşincisi; Allahu Teala Hazretleri; Hazret-i Nuh, Hazret-i Musa, Hazret-i İsa Aleyhisselam ve diğer yüce Peygamberler zamanında Kuran ayetleri henüz daha indirilmemiş olmasına rağmen, Kuran-ı Kerim’de o zamanlarda cereyan eden konuşmaları, Arap lisanıyla ferman buyurmuştur.


TERCÜME: Sen şeklen uyanık hâlinin konuşmaları sevdasındasında oldukca ruhanî kelamdan, uyku konuşmasından ne zaman, nasıl koku alabilirsin?

ŞERH: İnsan uykudayken zahirî aklın hükmü düşer. Ruhu mücerret halinde kalır. Bundan dolayı, burada ruhanî hâl, “uyku” ile ifade edilmiştir. Sen kendi zahir aklın ve nefsin hoşuna giden şeylerle meşgul oldukça zorunlu olarak, ruhaniyetten habersiz kalırsın. Hayırsız olursun.


TERCÜME: Bizim sözlerimiz ve fiillerimiz dışarda yürümek gibidir, iç dünyamızda olan biten ise göklerin üstünde yürüyüştür.

ŞERH: Dünyada söz ve işimizin çoğunluğu asıl maksadının dışında faydasız şeylerden ibarettir. Ama ruhanî alem, batın, iç dünya ile insan o kadar yükselebilir ki göklerden daha yüksek daha yüce mertebelere ulaşabilir.


TERCÜME: Maddi hisler ancak toprağa ve dünyaya ait olan şeyleri görür, çünkü maddi hisler kuruluktan, maddiyattan doğmuştur. Ama Hazret-i İsa gibi ruhani olan can denizin üstüne ayak basabilmiştir.

ŞERH : Maddi olan hisler maddi olan şeyleri görür. Onlar ise zamanın geçmesiyle kurur yok olur. Ama İsa gibi olan ruh maneviyat deryasını fethetmek üzere seyir ve hareket eder. Böylece selameti ve saadeti celbeyler.


TERCÜME: Toprağa ait olan bedenin seyir ve hareketi kuruya, toprak olan bu maddi aleme düşer, sonunda kurur gider, ama ruhun seyir ve hareketi ayağını denizin ortasına koyar.

ŞERH: Zevkler ve maddi hisler nedeniyle insan daima kuru, faydasız ve geçici olan şeylere düşüp perişan olur. Fakat manevî olan ruh, ruhanîyet ummanında yüzerek saadete ulaşır, terakki eder.


TERCÜME: Ömrün bu kurulukta, toprağın yolunda geçtiyse, hayatın bazı dağda, bazı denizde, bazı ovada kayboldu gitti.

ŞERH: Arif olmayanların dünyada ömrü kayıptır, kendileri azap ve eziyet içinde olur. Fikirlerince bu maddi hayatlarının bazen kolay, bazen zor, bazen süflî bazen yüce olduğunu zannederler.


TERCÜME: Sen ab-ı hayatı nerede bulacaksın, denizin dalgalarını nasıl yaracaksın ?

ŞERH : Bu soru, “sual-i tariz; itiraz sorusudur”. Yani sen böyle sadece dünyaya ait işlerle sürekli meşgul oluyorsun. Hayat ve mutluluk sadece cismanî hislerde mi? Ruhanîyet deryasının dalgalarını yarıp, dereceleri aşmak nimeti dünya zevklerinde mi bulunabilir ? Hayır. Yüce hâller alçak ve süflî şeyler içinde bulunamaz. Yücelmeyi istersen adi ve basit şeyleri terketmelisin. Hakkıyla Allah’ın emirlerine uymalı, şeytan ve nefsin gönlüne koyduğu kötülükleri kovmalısın. Her yönüyle kurtuluşa ancak böyle erebilirsin.


TERCÜME: Hayatın toprağa ait dalgaları, bizim vehimlerimiz, sınırlı algılamamız, düşüncemizdir. Ruhanîyet denizinin dalgaları ise, İlahî aşkın sarhoşluğu, benliğin yok oluşudur.

ŞERH : Burada topraktan maksat süflî işler, dünya dalgalarından maksat, vehimler, korkular gibi adi hayaller, dalgadan meram ise, Allah’ın cömertlik deryasıyla elde edilen ibadetler, güzel ahlâk, yapılan hayırlar, kâlbin ilhamlarıdır. İnsanda böyle övülmüş, güzel hâller bulununca akıl ve vicdanı müsterih olur. Allahu Teala Hazretlerinin âlemlere bahşettiği mükemmel düzenden, ihsanlardan mest olur, hayran kalır. Manevî lezzetlerin, neşe ve saadetin büyüklüğünden sonsuzluk sırrına erer. Bu ifadeler Vezir’in dilinden olsa da büyük şeyhlerin konuşmalarını taklit etmiş olduğundan arifanedir. Mesnevi-i şerifin bir çok yerinde görülecektir; gayet güzel gayet isabetli sözler kötü ahlâklı bir adamın ağzından da söylenebilir. O halde söyleyene değil söze bakılmalıdır. Tasavvuf ve aşıklığa ait kelimelere gelince konuşanı terkederek Celaleddin Rumi Kaddese Sırrehu’s Sami Hazretleri yüce duygularını aracısız söyler. Kabiliyeti olanların kâlp ve akıllarını dünya elemlerinden kurtarır.


TERCÜME: Madem ki sen bu dünya lezzetlerinin sarhoşluğu içindesin, mest ve ruhanî olmaktan uzaksın. Dünya şarabıyla sarhoş olmuşsan, ruhani kadehten alacağın zevkin yoktur

ŞERH: Dünya sarhoşluğundan maksat uygunsuz ve haram işlerde bulunmak, dünyevî lezzetlere kendini kaptırmaktır. Bu çeşit sarhoşlukla insan ruhaniyetten uzaklaşır, kör olur. Ama dünyada hayırlı işler yapmanın zamanını güzel işlerle değerlendirmenin sarhoşluk değil sevap ve uyanıklık olduğu açıktır.


TERCÜME: Zahirde söylenip durulan dedikodular gönül aynasına toz gibidir. Biraz susmayı adet edip aklını güzelce başında tut.

ŞERH: Dedikodu ve çok konuşmak ruh ve akıl aynasına toz, elem, gerçeğe ulaşmaya engel olduğundan insan; bir taraftan susmayı diğer taraftan gerçeği araştırmayı alışkanlık haline getirmeli. Kendini fani, geçici bağlardan, kayıtlardan kurtarmalı. Az veya çok konuşmak meselesi büyük bir meseledir. Kolaylıkla halledilmesi mümkün değildir. Bununla beraber bu konuya dair bazı görüşler söyleyecek olursak; herkesin bildiği gibi huy olarak çok veya orta veya az konuşanlar, bazı bütün bütün susanlar vardır. Bu huyların durumu nasihatla istendiği derecede değişmez, başkalaşmaz. Mesela yaratılışça çok konuşan bir adam bir iki gün susmaya çalışsa da huyunun ısrarlı yönelimiyle tekrar eskisi kadar konuşmaya başlar. Tam aksi devamlı susan bir insan birkaç gün çok söylemek istese bile tabiatı hasebiyle yine susmaya başlayacaktır. Konuşmada ihmal edilmemesi, unutulmaması gereken bir nokta vardır. O da adi sözlerin söylenmesi insana her ne kadar lezzetli ve uygun görünür ise de yine söylemeyip susması gerektiği noktasıdır. Adi işlerde velev bir insan güzel bir söz, bir nükte söylese, işitenlerin beğenisini kazansa bile sözün tarif ettiği maksat adi olunca o sözde görünen zeka da faydasızdır, adidir. söyleyen değer kaybeder. Ama mesela memurlar işlerin güzel idaresi, devlet dairesine işi düşenlerin hukuklarının korunması için dirayetleri nispetinde söz söyleseler makbul ve muteber bir keyfiyettir. Fakat bu işleri irade edecek, bu hâlleri biribirinden ayırabilecek, gerekeni gerektiği kadarıyla yapabilecek dirayet yaratılıştan olacağı, bu dirayetin bilgi sahibi olmakla artacağı şüphesizdir.


VEZİRİ HALVETTEN ÇIKARMAK İÇİN MÜRİTLERİN YALVARMAYA DEVAM ETMELERİ


TERCÜME: Bütün müritler Vezir’e “Ey aramızdan ayrılmayı arzu eden ve buna bahane bulan hekim! Bu hile ve cefayı bize yapma.” Dediler.

ŞERH: Müritler Vezir’e “Halvetten çıkmamak konusunda bize susmayı emrettiniz. Haddi aşmamızı bir manevî hile ile reddettiniz. Ama bu ayrılıkla bize cefa edersiniz, kedere düşürür, ağlatırsınız.” Dediler. Bu ifade itiraz ve isyan değildir. Hatta Vezir’i yüceltmedir. Vezir ruhanî işlerde gayet aşk dolu, maneviyat ile meşgul olmaya o kadar istekli ki yalnız kalabilmek için hile bile yapabilir demek istemekteler.


TERCÜME: Yük taşıyacak hayvana dayanma gücünden fazla yük yükleme. Zayıflara kuvvetinden fazla iş teklif etme.

ŞERH: İnsana görebileceği kadar iş göstermeli ve anlayabileceği kadar söz söylemeli. Fazla yüklenilir veya aklının gücü dışında söz söylenirse hem iş bozulur hem iki taraf üzülür. “Allahu Teala Hazretleri insana taşıyabileceği ve kudreti kadarından fazlasını teklif etmez” emri, büyük ve önemli bir hikmettir. Bir kimsenin iktidarı derecesi nasıl bilinir diye sorulursa bu zor işin anlaşılması o işi emredecek kişinin zekasına bağlıdır. Bir de emredilen kimse o zamana kadar ne yolda ve ne sınırda işlerde başarılı olup olmadığının fiilen denenip bilinmesine bağlıdır.


TERCÜME: Her kuşun yiyeceği tane kendi bedeninin ölçüsüne göredir. İncir her kuşun lokması olabilir mi?

ŞERH: Her bir kuş bedeninin gücü kadar lokmayı yer. Yoksa ufak bir kuş birden bir inciri bir lokma edip yemeye kalkışırsa boğulur, helâk olur. Bunun gibi bir kimse de gücünden fazla iş görmek isteyecek olsa mecalsiz kalır. Hatta yok olur gider. İnsan kendi iktidarının miktarını kolayca bilemeyeceğinden bir işe başlamadan önce akıllı ve dürüst bildiği birinin nasihatine başvurursa kendini hatalardan korumuş olur.


TERCÜME: Ufak çocuğa süt yerine ekmek verirsen biçare çocuğu ölmüş say.

ŞERH: Gücünden fazla iş verilen bir adamdan beklenen fayda yerine zarar ve hüsran elde edilir. Bir kimseye yapabileceğinden daha fazla bir sorumluluk verilirse, o kişi kendini bir şey zannedip kibre düşer. O sorumluluğun getireceği nimetlerden dolayı büyüklük duygusuna kapılır. Bu zararlı sonuçlardan başka, o sorumluluğun gereklerini yerine getiremez, acze düşer. O acizlik, durumunu değiştirir, yapabileceği şeyleri de yapamaz hâle gelir. Manen zarara uğrar. Ham bir kimseye haketmediği, yersiz, gereğinden fazla iltifatlar, o kimsenin felaket davetçisidir.


TERCÜME: Ama dişleri çıktıktan sonra çocuk, kendiliğinden ekmeği aramaya başlar.

ŞERH : İnsan da her işe basamak basamak girişip meleke kazandıktan sonra gücü nispetinde iş görür ve Allahu Teala Hazretlerinin izni ile başarılı olur.


TERCÜME: Kanadı bitmemiş bir kuş uçmak isterse bir yırtıcı kedinin lokması olur.

ŞERH: Olgunlaşmamış kimse haddinden fazla bir işi yapmaya, bir söz söylemeye kalkışsa o fiil ve kelamdan fiilinden mutlaka zarar görür, acı çeker. Bu yüzden, Allah’ın izni ile, ahiret ve dünya işlerinde başarılı olmak isteyen açgözlülüğü ve aceleciliği başından defetmelidir. Gücü ve sınırı dairesinde hareket etmelidir. Yapmak istediği işi, tecrübe etmeli, sürekli araştırmalı, o işle iyice yakınlık kurmalıdır.

TERCÜME: Kuşun kanatları çıkınca o kendiliğinden, zahmetsizce yükseklere uçar, iyi ve fenanın sesine muhtaç olmaz.

ŞERH: Bir kimse manen ve maddeten ufak iken haddini aşarsa önce söylendiği gibi zarara uğrar, çaresiz kalır. Fakat yaş ve tecrübesi ilerleyince yüksek işlerle meşgul olması zarar değil fayda getirir. Bununla beraber, önemli işler için sürekli bir akıllı ve dürüst adam ile müşavere etmek lüzumu her zaman tekrarlanır, ihtar edilir. Akla dayalı işlerin güzelce yapılabilmesi için insanın en mükemmel zamanı kırk yaşıdır. Kırk yaşında sinirler rahat ve sükunet kazanır. Akıl artar, tecrübe yeterli düzeye gelir. Kırk yaşında insanın doğru düşünebildiği, aklının mükemmel olduğu Kuran-ı Azimü’ş Şan’da beyan ve ferman buyurulmuştur.

TERCÜME: Müritler Vezir’e “Ey Şeyhimiz! Senin sözün ve nasihatin şeytanı susturur, bizim kulaklarımızı akla dönüştürür.” Dediler.

ŞERH: Şeytanın verdiği vesveseleri bir kamil zatın nasihati mahvedebilir. Vesveseleri mahvetmek şeytanı susturmaktır. Müritler bu tabiri kullanarak, bulundukları hâli arzediyorlardı. Bunun gibi, akıl sahibi ve kamil bir insanın sözünü dinleyen ondan aklen yararlanmış olur.

TERCÜME: Sen konuştuğunda bizim kulağımız akla dönüşür, sen derya olduğundan bizim kuraklığımız deniz olur.

ŞERH: Senin ruhanî ve akıl gücün büyük neticeler meydana getirebilir. Senden hikmetler dinlerken akıl kuvvet kazanır. Kuru olan bu dünya işleriyle hâlimiz faydasızken senin ruhanîyet deryanın feyiz ve keremi coşunca durmumuz düzelir, o ruhanîyet denizinin coşkun dalgaları bizi içine çeker, bulunduğumuz kötü durumdan kurtuluruz.



TERCÜME: Ey Semak yıldızının en yükseğinden, balığa benzeyen yerzündeki en alt noktaya kadar bütün varlıkları nuruyla aydınlatan yüce zat ! Seninle beraberken toprak bize sensiz olan gökyüzünden daha yücedir.


ŞERH: Kamil insan ruhanî gücüyle her şeyi, her karanlığı aydınlatabilir. Aklının üstün gücü ile de bilinmeyen bir çok şeyi icad eder. Yıldız ilmiyle, diğer bir çok ilimler vasıtası ile karanlıkta kalan bir çok meseleyi, astronomi, matematik, jeoloji ilmiyle ilgili bilinemeyen karanlık noktaları da aydınlatabilir. Yeryüzünün balığa benzetilmesinde büyük ve önemli incelik vardır. Balığın hâli yüzmek olduğu gibi, gökyüzünün sınırsız genişliğinde daimi hareketi kesin olarak hesaplanmış olan yeryüzü de sema havuzunda yüzmektedir. Gök cisimleri için yüzmek tabiri Yasin-i Şerifin kırkıncı ayet-i kerimesinde de açıkca ferman buyrulmuştur. “Güneş mümkün olmaz ki kamere erişsin, gece ve gündüz de geçici değildir, hepsi felekte yüzerler.”


TERCÜME: Ey şeyhimiz! Sensiz bize feleklerin üzeri bile karanlıktır. Ey ruhanîyet mehtabı ! Sana nispetle bu gökyüzü ne olabilir ?

ŞERH: “Sen olmayınca şeklen ne kadar feyiz görsek hatta göyüzü gibi yüce ama cismani bir dereceye yükselsek yine senden alacağımız feyze nispeten bize karanlık ve âdîdir. Hele sana göre maddi gökyüzü nedir ki? Değersizdir, hiç bir şeydir. Çünkü gökyüzü cismanidir, sen ise ruhanî bir yüce zatsın.” Kandırılmış insan, kendini kandıranı, aldatanı yüceltmek için akla gelmeyen yücelikler, üstünlükler, mükemmellikler uydurmaya koşar.


TERCÜME: Şeklen olan yükseklik gökler için, ancak manevî yükseklik temiz ruhlar içindir.

ŞERH: Her şeyin bir şekli bir de mânâsı vardır. Mesela sözün şekli harf ve sesdir, mânâsı ise o sözden anlaşılan mânâ ve maksattır. Yükseklik kelimesinin şekil yönü yüce görünen gökler ve cisimlerdir. Yükseklik kelimesinin manevî yönden anlamı temiz olan ruhlardır.


TERCÜME: Şeklen olan yükselik cisimler içindir. Cisimler ise mânâ önünde sadece birer isimdir.

ŞERH: Cisim ile mânâ arasında olan fark isim verilen varlık ile isim arasındaki fark gibidir. Yani isim o isim verilen varlığın gerçekliğine göre basit harflerden ibarettir. Bunun gibi cisim de mânâya göre basit ve hayal gibi kalır.

İsmin cisimlere, cisimlerin mânâya etkisi pek azdır. Bedeni noksan veya zatı adi olan bir insan velev “Kamil; mükemmel”, “Mahmud;övülmüş”, “Arslan” gibi isimlerle anılsa yine onun adiliği değişmez. Mal, mülk, para gibi bir çok şeylere sahip olan bir adamın da aklı ve kalbi yaramaz ise manen zelil ve aşağılıktır. Tam aksi olarak bir fakirin aklı kamil, kendi faziletli ise gerçekte zengindir, hayırlıdır, yücedir.


VEZİRİN MÜRİTLERE “BEN HALVETİ TERKETMEM” DİYE CEVAP VERMESİ


TERCÜME: Vezir müritlere “Şu söylediğiniz delilleri kısa kesin! Verdiğim nasihatlere kâlbiniz ve gönlünüzün içinde yol verin.” Dedi.

ŞERH: Yani “Şu konuşmayı bırakın da benim sözümü ve nasihatimi bütün kâlbinizle dinleyin ve kabul edin.” Dedi. Bir insan “Öğütlerimi dinle” emrini taklitci bir adamdan duyarsa tabiiki kabul etmemeli. Ama bu emir dürüst ve akıllı biri tarafından verilise onu kabul etmek mutlak hayır ve faydadır. Çünkü bir sürü konuşmadan sonra akıl sahibi ve dürüst insanın emrine kanaat getirmeyip yine boş konuşmaya devam etmek, yersiz ısrarla usandırmak o zatın hatırını kırar. Bundan da bu konuda istekde bulunan zarar görür.


TERCÜME: Eğer emin ve doğru bir adam isem emin olanlar itham etmez, boş konuşmaz, eminliğim sizce biliniyorsa göklere yer desem bile yine inanmanız lazım gelir.

ŞERH: Vezir; “Ey müritler ! Eğer ben sizin nezdinizde emin bir adam isem halvet iyidir, beni bırakın, ibadetle meşgul olayım. Değil böyle faydası açık, güzel bir iş, akla aykırı, aklın dışında olarak gökler yerdir gibi bir garip şey bile söylesem yine tasdik etmeniz lazım gelir. Teslim olmanızın, güvenmenizin derecesi böyle anlaşılır !” dedi. Konuşma ve tartışmadan kaçınmak, saçmalıklarını itiraz etmeden kabul ettirebilmek için ortalığı ikna etmeye çabalamak bütün taklitcilerin adetlerindendir.


TERCÜME: Eğer ben kemal sahibi isem bu yaptığınız mükemmelliği inkar ve onunla mücadele nedir? Yok böyle değilsem halveti terket bizi nasihatinle ihya et diye zahmet çekmenizin anlamı nedir ?

ŞERH: Bu söz tabiki akla uygundur. Çünkü anlatılan müritler tartışmak ve konuşmak değil nasihat almak istedikleri şeyhe kendileri nasihat vermeye kalkıştılar. Asıl hüner o hileci Vezir’in bir aldatıcı, bir riyakâr, bir hayırsız, bir işe yaramaz olduğunu bilmekdi. O gerçeği bilmeyince ve onu kamil addedince artık ona itiraz etmek yapılan hataları çoğaltmaktan başka bir şey değildi.


TERCÜME: Vezir “Ey müritler ! Ben bu halvetten dışarı çıkmayı istemiyorum, çünkü kâlp ahvâli ile meşgulüm.” Dedi.

ŞERH: Vezir tuttuğu hilekarlık mesleğini halvette daha iyi yapacağını tasavvur etmiş ve her ne derse müritlerinin büyük bir hikmet zannedeceklerini kavramıştı. Yazıldığı ve söylendiği gibi şiddetlice bir dil kullanmanın daha etkili olacağını da anlamıştı. Adi ve hilekar adamlar insanlar içinde bulunmayınca adiliklerini ve hilelerini örtmeyi daha iyi başarırlar. Çünkü davranışlar, işin sonunda insanın gerçek değerini meydana koyarak rezil ve kepaze eder.


MÜRİTLERİN VEZİRİN HALVETİNE TEKRAR İTİRAZ ETMELERİ


TERCÜME: Bütün müritler; “Ey Vezir, niyazımız, isteğimiz inkar değildir, sözümüz düşman sözü gibi değildir” dediler.

ŞERH: Müritler şeyhlerine “Vezir” şeklinde hitap etmekteler. Önceden maddi dünyanın Vezir’i iken şimdi manevî dünyada Vezir olduğunu bilmekteler. Müritler; “Bizim sözümüz sizin kemal sahibi olduğunuzu inkar değildir. Özellikle sözlerimiz düşman kelamı gibi itiraz ve isyan değil, tam aksi yalvarış ve ricadan ibarettir” demekteler.

TERCÜME: Senin ayrılığının acısıyla gözyaşı dökeriz, senin ayrılığının acısıyla ah ah çekeriz canımızın en içinden.

ŞERH: Müritlerin ayrılıktan maksatları Vezir’in halvetidir. Ah ah çekmeleri yine feryatlarını teşkil eden gamlarının sesidir. Hicran gününde ki çaresiz aşıkların feryadına, ahına benzer hiç bir ateşli sada bulunur mu!


TERCÜME:Gerçi iyiyi fenayı fark etmeye muktedir değilse de küçük çocuk dadısına, süt anasına inat etmez. Ama dadısına olan ihtiyacından ağlar.

ŞERH: Diğer yerde açıklandığı gibi, Hazreti Mevlana-yı Rûmî Kaddese Sırrehu’s Sami, hangi bölümde, kimin tarafından söz söyleyecek ve cevap verecek olsa olağanüstü uygun ifade buyurmaktadır. Bu da Mevlana Hazretlerinin hayret verici olan ruhanî gücünden başka, ilim, mantık, akıl alanlarındaki maharetlerinin eseridir. Müritlerin bu sözü yüksek dereceli devlet görevinde bulunan memurlar için de büyük bir nasihattir. İlim ve tecrübesi sınırlı olan fakirler, zayıflar tarafından bir rica, bir istek, bir ifade tekrar edebilir, uzayabilir. O işi yapacak memuru ikna edebilmek için ağlayarak söz söyleyebilirler. Bu durumda görevliler kesinlikle öfkelenmemeli, sabırla isteğini dinlemelidir. Dadı, sütannesi, basit bir kadın iken, küçük bebeğin ağlamasının münasebetsiz olduğunu bilirken yine sabreder, çocuğa yumuşak davranır, susturmaya çalışır. Görevlilerin zayıf halka karşı bir süt anadan daha sabırlı olmaları gerekir. Bir çok kez ihtar edildiği gibi bir ifade küçük bir adamın ağzından büyük bir adama söylenirken, Hazret-i Mevlâna-yı Rûmî Kaddese Sırrehu’s Sami kusursuz irfan ve aşkı ile Allah’ın büyüklüğünü aklına getirir. Onun üzerine bahse konu olan adamı –mesela bu hikayede Vezir’i- geçici olarak bırakır. Cenabı Vacib’ül-Vücuda hitabetmeye, hâlini arzetmeye, rica ve yalvarmaya başlar. Bu hikmet gelecek beyitte de görülecektir.


TERCÜME: Ey Rabbimiz! Biz “cenk” denilen bir saz gibiyiz, ses çıkarmak için o alete sen mızrap vurursun, ağlamak ve feryat bizden değildir, bizi feryat ettiren sensin.

ŞERH: Ey bizi yaratan yüce Rabbimiz ! Sen her ne emredersen o şeklen bizden görünse de gerçekte senden zuhur eder. Bu ve bundan sonra gelecek kırk adet beyitte Allahu Teala Hazretlerine, noksansız dua, niyaz, yalvarış, hâlinin arz edilmesi lüzumu uyarısı vardır. Bunlarla beraber insanda “Cebir; zorlama, insan fiilerinin seçim ve iradeyle değil, yapmak zorunda olduğu için yaptığı inancı”, “irade-i cüziyye; insanın hürriyeti” gibi en büyük bir mesele konu edilecek, açıklanacaktır.

İnsanın seçme hürriyeti (İrade-i Cüziye) konusu dünyada sürekli düşünülmüş, çok tartışmalar davet etmiş, ruhanîyetin dışında, irfandan uzak olanların zihinlerini çok işgal etmiş bir konudur. Bu konu bir kaç bin seneden beri başlamış, bugün üzerinde fikir birliği olamamış bir konudur. Bundan sonra da bütünüyle fikir birliği olamayacağı şüphesizdir. Üzerinde fikir birliği olamaz. Çünkü insanların aklı bu meseleyi halledebilmek için yeterli değildir.

Bununla beraber bu meselede; İslam Dini’nin alimleri ve ariflerince kabul edilen nokta “Cebri Vüsta; orta yol cebir” tabir olunan derecedir. Ne bütün bütün cebir ve ne de bütün bütün irade ve seçme hürriyetidir.

Aklen de en doğru fikir budur. Çünkü insanda ki bütün iyilikler Allahu Teala’dan, bütün kötülükler insanın şeytan ve nefsine uymasından gelir. İnsanın, Allahu Teala Hazretlerinin mahluku olduğu malum olduğuna göre onun kendi hatasından zuhur eden kötülük ve günah da, meydana çıkan her şey gibi, Allahu Teala Hazretleri’nin irade buyurması (bilgisi, izni, dilemesi) ile meydana çıkmıştır. Eğer, Allahu Teala Hazretleri’nin iradesi (bilgisi, izni, dilemesi) olmasaydı, o kötülüğün ve günahın meydana gelmesi mümkün değildi. Ama günaha cüret edenler tarafından yapılan kötülüğün ortaya çıkmasına engel olunmaması o cüretkârların bozuk niyetleri yüzünden azaba müstahak olmaları için verilen bir manevî cezadır. İyiliğin Allah’tan, kötülüğün insanın kendisinden geldiğini ispat edici, Kuran-ı Azimü’ş Şan’da bir çok ayet-i kerime vardır. Gelecek ayet-i kerimeyi buraya almakla yetiniyoruz. Nisa suresinin yetmiş dokuzuncu ayetinde şöyle ferman ve beyan buyurulur:


{(Ey insanoğlu!) sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir.}


Bu ayet-i kerimedeki “sana” emrini büyük müfessirler “bütün insanlara” bir Rabbanî hitabdır diye tefsir ettiler. Mesela bir insan sadaka verir, namaz kılar, adaletle hükmederse, bilsin ki bu nimetlerin cümlesi Allahu Teala Hazretlerinin ihsanıdır. Çünkü O, insana hayır işlemek üzere akıl ve iktidar, bunları emreden ve açıklayan kutsal kitaplar, özellikle Kuran-ı Azimü’ş Şan’ı vermiştir. İnsan, yapacağı ibadetlerden, hayırlı işlerden değil değil kibir, övünme gibi hatalara düşmek, tam aksi bu iyilikleri kendine nasibeden gerçek iyilik sahibine karşı şükranlarını arzetmekten bir an geri durmamalıdır. Allah saklasın, ahlaksızlık, hsırsızlık gibi kötülükler yaparsa ne diliyle ne de kâlbiyle “bu ahlâksızlığı, bu hırsızlığı ben Allah’ın emriyle işledim, benim elimde ne var. Bu günahları işlemeye hakikaten mecbur idim.” Demesin. Eğer böyle derse şeytan gibi mahvolur, yokolmuş olur. Hazreti Âdem Aleyhi’s Selam cennette iken Allahu Teala Hazretlerinin yasakladığı meyveden yediği halde: “Bu yasaklanan meyveyi yememin sebebi Allahu Teala’nın iradesi oldu. O meyveyi yemeye, o hatayı işlemeye mecburdum.” Demedi. Ancak “Ey Allah’ım ! Ben nefsime zulüm eyledim” diye kusurunu itiraf etti. Şeytan ise Allah’ın emrine karşı gelerek, Hazreti Âdem’e secdeden kaçınıp isyana yeltendiğinde kusurunu itiraf etmemişti. Tam aksi “İlahi! Bu harekete yani secde etmeyişime beni zorlayan yine sensin!” demişti. Bu örnekten güneş gibi zahir olur ki hatasını itiraf ve kabul eden İnsanlığın babası, Hazreti Âdem, selamete ve saadete erdi. Hatasını Allahu Teala Hazretlerine isnat eden şeytan ebediyyen lanetlendi, hüsrana düşenlerden oldu. Bir kimse kabahati kendinde bilirse hak söylemiştir. Cebir iddiasıyla, işlediği günahın mecburi ve zaruri olduğundan bahseden, Allahu Teala Hazretlerine isnat edenlerin hâli ise, şeytan gibi perişan olmuş olur. Bazı insanlar diyebilir ki mesela hırsızlığı Allahu Teala Hazretleri istememiş olsa insan nasıl işleyebilirdi ? Evet Allahu Teala Hazretleri irade buyurmuş olsaydı, insan hırsızlığı da diğer bütün kötülükleri de işleyemezdi. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta o hırsızın kötü tavır ve niyeti nedeniyle yapmak istediği hırsızlığa mani olunmamasıdır. Buna mani olmak için Allahu Teala Hazretlerinin merhametinin zuhur etmemesi daha önce açıklandığı üzere kendisine verilecek cezanın ilk adımıdır. Hırsız hırsızlığa niyet ettiği için, hırsızlık fiili ortaya çıkar ve cezalandırılır. Hırsızlığa uğrayan malı çalınanın durumu ise, ya ceza veya mükafattır. Onun malının çalınması, başka bir günahından dolayı hafif bir cezalandırmada olabilir. Uğradığı bu zarar karşısında, sabrederek, kederlenmeyerek, çaba ve gayretine devam ederek alacağı daha büyük bir mükafatın ilk safhası da olabilir. Diğer bir insan imanı, güzel ahlâkı, hayırlı niyeti nedeniyle Allah’ın merhametinin eseri olarak hırsızlık, veya başka bir kötülük işlemesine mani olunur. Öyle mani olunur ki ne diğer insanların ne kendinin bile haberi olmaz. Çünkü Hak Teala Hazretleri sevdiği kulları için “settaruluyub; ayıpları örtendir”.


“Cenabı Hak neden beni kötü niyet besleyecek fıtratta yarattı?” şeklinde aptalca bir itiraza yeltenen kimse kendini manen hasta ve uğursuz bir hâle sokmuş olur. Çünkü insafla dikkat edilirse, derhal gözler önüne serilir. Allahu Teala Hazretleri hiçbir insanı, zorunlu olarak kötülük işlemek üzere yaratmamıştır. Tam aksi akıl verip, kötü ve iyi işi kendisine göstermiştir. Mukaddes kitaplar ile de uyarmıştır. Artık insanın günah işlemesi nefis ve şeytana isteyerek, uymasındandır

İrade ve cebir hakkında gerekli olan bilgi Allah’ın izni ile yukarda tarif edilen gerçeklerdir. Bundan fazla bahsi uzatmak, buna dair daha fazla konuşmak faydasız, adi bir münakaşa olacaktır. “İrade-i külliye; Allah’ın iradesi” ve “irade-i cüziye; İnsanın seçme hürriyeti” hangisidir, bahsine gelince. Aklın yaratılması ve bekası irade-i külliyeden, bir derece geçici, az olarak düşünebilmek ve aklı kullanabilmek irade-i cüziyedendir. Bu da hikmet gereği, Allahu Teala Hazretlerinin insana ihsan buyurduğu bir nimettir.

“Cebriye; insanın iradesi yoktur” ve “Mutezile; insanın iradesi tam anlamıyla vardır” görüşlerini savunan bu iki mezhebin ikisi de sapıktır. Cebrîye mezhebi kendilerini, ve diğer insanları cansız varlıklar sayarlar. Sevap ve haramdan her ne işlerlerse Allahu Teala Hazretlerine isnat ederler. Böylece kendilerini kötü duruma düşürmüşlerdir. Mutezile ise bunun tam aksi görüştedir. Hâşâ! Allahu Teala Hazretleri asla insanların işlerine müdahale etmez. İnsan her ne ki isterse onu işleyebilir derler. Bu aptallıkla kendilerini harap etmişlerdir.

Bu iki mezhebin batıl görüşlerini tenkit için Celaleddin Rumî Kaddese Sırrehu’s Sami Hazretleri önce mutezile mezhebinin görüşlerini çürüten gelecek beyitleri söylemiştir. Bu beyitlerde her işte Allahu Teala Hazretlerinin kudreti, tassarufu olduğunu beyan etmektedir. İnsanın sürekli dua, niyazda bulunması, merhamet istemesi lüzumunu açıklamaktadır. Bu beyitlerin yalnız bir kaçı okunsa cebrîye mezhebinden olanlar memnun olur. İşte durum bizim iddiamıza uygundur diyebilirler. Halbuki O irfan deryası; mutezile mezhebinin iddia ve fikirlerinin hatalı ve batıl olduğunu beyan buyurduktan sonra cebrîye mezhebinin görüşlerini de bütünüyle ve apaçık reddetmektedir. İnsandaki irade-i cüziyeyi bir çok delille ispat etmektedir. Bu yönüyle insanın hem Allahu Teala Hazretlerinin noksansız kudretine inanmış olması lüzumunu, hem de Rabbanî iradeleri yerine getirebilmek için “irade-i cüziyesini” kullanmaya mecbur olduğunu ispat eder, açıklarlar. İslam Dini’nin kabul ettiği “cebr-i vusta” orta yol cebir” budur. Her şeyin mükemmel olanı, orta karar olanıdır. Ne iki ve ne seksen yaşında olanlar, çocuklar ve ihtiyarlar akıllı sayılır. Bu ikisinin ortasında olan yaş ve sene kemal zamanıdır. Ne gayet sıcak ve ne gayet soğuk olan yerler sıhhat verici olurlar. Sıhhatin mükemmelini soğuk ve sıcağı vasat olan iklimde aramalıdır.


TERCÜME: İlahi ! biz ney gibiyiz. Ve bizdeki ses ve seda sendendir. Biz dağ gibiyiz ve bizdeki aksi seda sendendir.

ŞERH: Ses her ne kadar şeklen ney’den çıkarsa da gerçekte ney’e üfleyenin nefesidir. Dağlar arasındaki yankı da yine bir ruh sahibi olan canlınındır. Bizden de her ne meydana çıkarsa bizden değil ezeli ve ebedi olan Allahu Teala Hazretlerinindir.


TERCÜME: Biz satranç gibiyiz, bizim galibiyet ve mağlubiyetimiz sendendir. Ey sıfatı güzel olan Huda’mız.

ŞERH: Satranç oyununda hareket şeklen satranç aletleri ise de asıl hüner oynayanındır. Şu dünya satrancında da hareket edenler şeklen insanlardır ama gerçek hareket ettirici olan Allahu Teala Hazretleridir.


TERCÜME: Biz kim oluyoruz Ey ruhumuzun ruhu ! Ta ki sana karşı “biz” diyerek ortaya çıkalım?

ŞERH : İlahi! Konuşurken kendimize “Biz” deriz. Ama bu tabir boş bir benlik davasıdır. Çünkü ruhumuzun ruhu olan, feyiz veren sensin. Fiilde, hâlde, durumda senden başkasını görmek hakikati görmemektir, kör olmaktır.



TERCÜME: İlahi! Biz hiç ve yoklarız, varlıklarımız dahi “hiç” dir ve “yokluk”tur. Sen ise faniyi var gösterensin, varlığı mutlak olansın.

ŞERH: “Vücut-u mutlak; mutlak varlık” tabirinden maksat “zatıyla kaim; varlığı başkasının varlığına muhtaç olmayan, ne zamanın geçmesiyle, ve ne diğer değişikliklere muhtaç olmayandır. Bu tarif Allahu Teala Hazretlerine aittir. O’nun varlığı bir başka varlığa muhtaç olmaksızın varolduğundan “Vacib’el-Vücut; varlığı zorunlu olan” denmektedir. Onun varlığı değil bir başka varlığa muhtaç olmak, zamana, mesafeye, veya bir başka şeye de muhtaç değildir. Tam aksi, O’nun dışındaki bütün varlıkların yoktan varedilmesi, yaratılması, sonra korunması, sonra ölümü, o mutlak kudret sahibinin Rabbanî emrine bağlıdır. Bütün varlıkların varolduğu kadar varlıklarını devam ettirebilmeleri ancak onunla olur. Bununla beraber Allahu Teala Hazretlerinin hakikatini kimse anlayamaz ve kavrayamaz. Kuran-ı Azimü’ş Şan’da ferman ve beyan buyurulur ki: “Allahu Teala Hazretlerinin misli gibi bir şey yoktur.” Bir şeyin misli olmayınca hâliyle hakikatini insanlar bilemezler. Tatlı acıdan, sıcak soğuktan, neşe, beladan özetle her şey zıddından bilinir. Allahu Teala Hazretlerinin zıddı ve misli olmadığından O’nun zatını hakkıyla, olduğu gibi bilinmesi mümkün değildir. Ama O’nun yarattıklarında görünen fiiler, Rabbanî büyük tesirleriyle sıfatları her an bilinebilir, görülebilir. Mesela gökyüzünde, gökcisimlerinin düzeninden bunları yaratan ve şu anda koruyan düzeni seven bir yaratıcı, bir mutlak kudret sahibi var olduğu anlaşılır. Bu örnekte geçen, Allahu Teala Hazretlerinin “halik”; yaratan, “kadir”; sonsuz ve sınırsız kudret sahibi, “hafız”; koruyan ve kollayan gibi isimler, O’nun esma-i hüsnasından (Doksan dokuz güzel isminden) dir. Yaratılanların varlığına “Vücud-u mukayyet; varlığı bir başka varlıkla kayıtlı, ona bağlı” denir. “Vücud-u mutlak; varlığı başka varlığa bağlı olmayan, kendinden olan, Allahu Teala” gibi zatlarıyla varolan değildirler. Bir başka varlığa muhtaçtırlar. Mutlak Vücut olmasa mukayyet vücut olamaz. Bir ayna düşünelim, aynanın karşısındaki adam bir varlıktır. Ama o adamın aynada görünen sureti gerçek varlığa nispetle mukayyet varlıktır. İnsan aynanın karşısından çekilince aynadaki suret o anda kaybolur, yok olur. Allahu Teala Hazretlerinin esma-i hüsnasına göre yaratılmışlar aynadaki suretlere benzerler. Varlıklarda görülen sıfatlar, mutlak varlığın yansımalarıdır. Varlıklarda lütuf görülünce Rabbanî lütfun, gazap müşahede olununca Allah’ın kahrının aksi olduğu anlaşılır. Bunun için Kuran-ı Azimü’ş Şan’da “Her şey helak olacaktır, ancak Allahu Teala Hazretlerinin yüzü yani zatı baki kalacaktır.” ferman ve beyan buyuruluyor. 

Buradan şu sonuca ulaşılır. Herhangi bir insan yüzünü, Rabbanî kılarsa, yani kendini İlahî aşk ve Allah rızası içinde yok edebilirse o fani değil bakidir. Çünkü o durumda ayette geçen “İlla” (ancak) istisna edatından sonra gelen sonsuzluk, (baki) kudreti içine girmiş olur. Burada şu cihet de gözden uzak tutulmamaya değer. “Helak; yokluk” “ruh” sahibi olanlar için mutlak mânâda yokluk değildir. Bulunduğu durumdan bir başka hâle geçiştir, değişimdir. Bu yokluk zahiri (maddi ve görünüşte) ve sonsuzluk ise manevîdir.


TERCÜME: Biz hepimiz şekil aslanlarıyız, bayraklarda bez üzerine resmolunan aslanlar gibiyiz, o aslanların hepsi rüzgar estikçe sanki varlıkları varmış gibi hareket ederler.

ŞERH: Bazı bayraklara resimler çizerler. Sancağın birinde bir aslan resmi vardır. Ama bu aslan resmi bez üzerindeki basit bir resimden ibarettir. Görünmesi veya hareketi rüzgarın hareket ettirmesine bağlıdır. Bizim suretlerimizi de hareket ettiren eden Rabbanî kudretin rüzgarıdır. Bir an bu rüzgardan uzak kalsak mahvoluruz, görünmez oluruz, yok oluruz.


TERCÜME: O arslanların hepsi meydandadır, görülür. Görünmeyen rüzgardır. O görünmeyen asla eksik olmasın.


ŞERH: İnsanlar ve diğer hareket etmekte olan bütün yaratıkları seyir ve hareket hâlinde görebilirken onları gerçekte kudretiyle hareket ettiren Allahu Teala Hazretlerinin zatını bu maddi gözle göremiyoruz. Kudret ve feyzi bütün yaratılmışlar ve varlıklar için kafi ve açık olduğundan merhameti asla eksik olmasın. Bütün mahlukat O’nun lütfundan uzak kalmasın.


TERCÜME: İlahi! Bizim rüzgarımız, varlığımız senin adalet ve ihsanındır, çabamız, gayretimiz, yüzümüz, ahvalimiz senin merhametindir, icadındır.

ŞERH: Bu beyti şerifte Allah’a karşı insanı kamilin konuşma şekli, onların nasıl konuştuklarının hakikati, açıklanıyor, tarif ve tavsif ediliyor.


TERCÜME: İlahi! Sen bu yokluğa varlık lezzeti gösteren o kudret sahibisin, yokluğu kendine aşık eyledin.

ŞERH: Allahu Teala Hazretlerinin İlahî olan mutlak varlığına göre mahlukat yokluk sayılır. Ama Allah’ın kudret ve sanatının eseri hiç mesabesinde olan mahlukata varlık lezzeti göstermiştir. Aşk nimeti ile yüceltmiştir. “Yokluğu kendine aşık” etmek tabirinde iki mana anlaşılabilir. Biri yaratılmadan ve varlık bulmadan önce yani varlık henüz ruh halinde iken onları İlahî zatına aşık etmesi ve o aşkın devam etmesidir. Diğer mana; hiç ve yok olanı kendi kendine aşık kılıp yokluktan var ederek yaratılmışları birbirlerine muhabbet ettirmesidir.


TERCÜME: İlahi! Nimetlerinin lezzetlerini bizden geri tutup uzaklaştırma, aşkının ve muhabbetinin şarabını, mezesini, kadehini bizden eksik eyleme.


ŞERH: Bu “münacat; Allah’a yalvarış”, başından sonuna kadar her bir kul için farzdır, nimettir, saadettir. Allah’ın çeşitli nimetleri sayılabilir mi ? Ruh ve mânâ, akıl ve beden, vücut ve sıhhati, soluduğumuz hava, görmekte olduğumuz nur ve ışık, kâlbin nuru ve ziyası, ve nice nice sayılması mümkün olmayacak nimetler. Hepsi Allah’ın türlü çeşitli nimetleridir.


TERCÜME: İlahi! Eğer nimetlerine ulaşmayı menedersen, tutar, vermezsen kim bu nimetleri arayıp bulabilmeye muktedir olabilir ki. Nakış “nakkaş; nakışı yapan” ile savaşabilir mi ? Çekişebilir mi ?

ŞERH : Allahu Teala Hazretleri nimetlerini kesse ve uzaklaştırsa kulun onları elde edebilecek, elde etmek için uğraşabilecek ne kuvvet ve kudreti olabilir ki. Şu ihtar edilmelidir. Allahu Teala Hazretleri kullarına uygun gördüğü nimetleri onlar Allah’ın emrine aykırı hareket etmedikçe kesmez.


TERCÜME:İlahi! Bize bakma, bizim kusurumuza nazar etme, kendi ikramına, cömertliğine, merhametine bak.

ŞERH: Bu beyti şerifte kul, kusurunu itiraf ederek, Allah’ın merhametini istemekte, kulluğunu arzetmekle saadetini aramaktadır.


TERCÜME: İlahi! Biz yoktuk, isteğimiz de, isterken ısrarımız da yoktu, ama senin lütuf ve merhametin söylemediğimiz duayı işitirdi.

ŞERH: Ey celal sahibi olan Allah’ım! Senin kudret ve merhametin o kadar olağandır ki biz yaratılmadan ve hâliyle merhamet dileyebilmekten önce, yaratıldıktan sonra muhtaç olacağımız ve isteyeceğimiz şeyleri biliyordun. Noksansız lütfunun eseri olarak onları ihsan buyurdun. Bizi insan yarattın. Bu beyti şerif de derin hikmetleri kapsamaktadır.


TERCÜME: Nakış, nakkaşın ve kalemin önünde anasının karnında olan çocuk gibi acizdir.

ŞERH: Ana rahminde bebek, güçsüz, düşüncesiz, hareketsiz olduğundan burada insan ana karnındaki bebeğe benzetiliyor. Yaratılmışların hepsi bir nakış gibidir. Gerçekte şekil ve hareket veren, yazan ve çizen ancak Allahu Teala Hazretleridir.


TERCÜME: İlahî kudretin karşısında bütün mahlukatın hâli, nakış iğnesi karşısındaki gergefin acizliği gibidir.

ŞERH: Gergef tahta ve bezden ibaret bir nakış ve resim yapma aletidir. Kadınlar iğne vasıtasıyla çeşitli suretler nakşederler. İğne ne yolda işler ise gergef o nakşı kabule mecburdur. Gergefin iğneye engel olmaya veya değiştirmeye gücü yoktur. Bunun gibi dünyanın bütün mahlukatı da Allah’ın emrine karşı acizdirler. Ama bunda bir hikmet vardır. Karşısında aciz kalınan Allah’ın emirleri, noksansız adalet ve hikmetle, insanların niyetlerine, gerekli görülen durumlarına layık bir şekilde ortaya çıkar. Manevî nakışlar o yolda görünür.


TERCÜME: Mutlak kudret sahibi olan Allah’ın işlediği bu nakışlar, bazen şeytan, bazen insan, bazen neşe veren bir manzara, bazen acı ve keder şeklinde ortaya çıkar.

ŞERH: Rabbanî tecelli çok çeşitli şekillerde ortaya çıkar. Bu da O’nun sonsuz hikmetinin gereğidir. Bir insanın hatırına “elem verici bir fiil ve durumun ortaya çıkmasında hiçbir kusur etmemişdim, niçin eleme düştüm, başıma bu kederli iş neden geldi” şeklinde bir düşünce gelebilir. Allahu Teala Hazretleri kullarına zulüm yapmayacağını Kuran-ı Azimü’ş Şan’da ferman ve beyan buyurdular. Dolayısıyla insana gelen elem ve cefa; ya o sırada veya daha önce işlediği diğer bir kötülüğün cezası veya cezanın bir kısmıdır. İnsan Cenabı Allah’ın merhametini kazanmak isterse kâlbiyle ve diliyle kusurlarını itiraf etmelidir. Pişmanlığını dile getirmeli, af dilemelidir. Tekrar günah işlememek ve sonucunda gam ve kedere düşmemek için ibadet yapmalı, görevlerini yerine getirmeli, sadaka vermeli, sürekli Cenabı Mevla’nın vereceği ihsan ve iyilikleri beklemelidir.


TERCÜME: Nakışın eli yoktur ki Allah’ın emrini savabilmek için hareket etmeye gücü olabilsin, konuşması yoktur ki, bir işin zararı veya faydası için söz söyleyebilsin.

ŞERH: Allahu Teala Hazretleri bir şeyi irade buyurduktan sonra onun tersine güç, akıl, söz kaybolur, kârı ve kazancı kalmaz. Bundan dolayı insan daima Allah’ın kudretini, kendisinin aczini düşünmeli. Allah’ın emrine uygun şekilde hem çalışmalı hem tevekkül etmelidir.


TERCÜME: Sen Kuran-ı Azimü’ş şan’dan bu beytin tefsirini oku. Allahu Teala Hazretleri Fahrı alem Efendimize “Attığın zaman sen atmadın, biz attık”buyurdular.

ŞERH: Bu ayet-i kerime Enfal Suresi’nin on yedinci ayetidir.


{Sonra onları siz öldürmediniz, lâkin Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı. Bu da müminlere güzel bir imtihan geçirtmek içindi. Allah işitendir, bilendir.}

Bu hadise Bedir savaşı gününde meydan gelmişti. Fahr-ı Alem Muhammed Mustafa Aleyhi Efdalü’t Tahiyya Efendimiz Hazretleri ve muvahhidler ordusu olan yüce ashabı müşriklerle yaptıkları savaşın en şiddetli anında o Resul-ü mücteba mübarek ellerine bir avuç toprak alıp düşmana karşı atınca, müşriklerin gözlerine topraklar dolmuş hepsi tarumar olmuştur. Onların kazandıkları böyle bir büyük zaferden nefislerine büyüklenme ve övünme gelmemesi için bu galibiyet ve zaferin Cenabı Hak’dan olduğu ferman ve hikaye buyurulmaktadır. Sayfaların süsü kılınan bu ayet-i kerime asıl Fahr-ı Alem ve Bedir savaşında bulunmuş yüce ashabı, ayrıca bütün muvahhidler için bir uyarı fermanıdır.


TERCÜME: Eğer görünüşte biz ki insanız oku atıp uçurur isek, gerçekte o fiil bizden değildir, biz okun yayı gibiyiz, oku atan Huda Hazretleridir.

ŞERH: Bu beyt-i şerifte her şeyin Allahu Teala Hazretlerinin emri ile meydana geldiği tekrar ediliyor. Bu beyitlere varıncaya kadar Cebrîye mezhebinden olanlar memnun olup hakikatin kendi hayalleri gibi olduğunu zannederler. Gelecek beyitler, Cebrîlerin hayallerini yokeder, giderir.


TERCÜME: Bu anlatılan hakikatler ve sırlar Cebrîlik değildir. Allah’ın “Cebbar;” isminin ve kudretinin mânâsıdır. Allahu Teala Hazretlerinin cebbar ve mutlak kudret sahibi olduğunu ve de kulları bunu bilip yalvarsın, feryat etsinler diyedir.

ŞERH : Allahu Teala Hazretlerinin “Fail-i muhtar; istediğini yapan” ve “kadir-i mutlak; her şeye gücü yeten” olduğunu tafsilatıyla açıklamaktaki amacımız, Cebrîye mezhebinin batıl fikirlerini tasdik etmek değildir. Bu anlatılanlardan maksadımız, Cenabı Allah’ın noksansız kudretini ve kullarının yalvarmasının, merhametine sığınmasının lüzumunu açıklamaktan ibaretti. Böylece insanlar Allah’a yalvarır, ibadet eder, iyi niyet beslerler, makbul amel ve hareket yaparlar, Allah’ın merhametine ulaşırlar, selamete sahiline vasıl olurlar. Sakın Allahu Teala Hazretleri kullarına azab etmek ve cehenneme atmak için mesela hırsızlığa veya diğer razı gelmediği işleri yapmaya zorladığı, mecbur bıraktığı akla gelmesin. Cebrîlerin hayal ettikleri bu türden zorlama zulüm olur. Allahu Teala Hazretleri ise zulümden münezzehtir. Zulüm etmediğini ve etmez olduğunu Kuran-ı Azimü’ş Şan’ın bir çok yerinde açıkca ferman buyurmuştur. Eğer Cebrîye mezhebinin bozuk zanları gibi, hayrı istemek, şerden kaçınmak meyli insanda olmasa Allahu Teala Hazretleri, Kuran-ı Azimü’ş Şan’da kullarına “İyilik ediniz, kötülük etmeyiniz” diye emir ve ferman buyurmazdı.

Çünkü o halde bütün emirler ve yasaklar faydasız, sebepsiz kalırdı. Fakat insana bağışladığı “İrade-i cüziye; seçme hürriyeti”ni Allahu Teala Hazretleri herkesten geri alabilir de. Kullarına her zaman yüce Peygamberleri, ve şu anda Kuran-ı Azimü’ş Şan vasıtasıyla emir ve nehiy buyurmuştur.


TERCÜME: Ağlayışımız, inleyişimiz zorunlu kaldığımızın delilidir, utanmamız veya utanmazlığımız seçebilme gücümüze delildir.

ŞERH: İnsanın hüzün ve keder veren bir durumdan dolayı ağlaması, o durumun gerçekleşmesinin veya o durumdan kurtulmasının kuvveti dışında olduğunu ortaya koyar. Bu durumun düzelmesi için mutlak kudret sahibi olan Allah’ın merhametini istemesi, O’na yalvarması, Rabbanî kudret ve merhametin hüzünlenen, ağlayan, inleyen insandan haberdar bulunduğunu ispat eder. Tam aksi olarak, bir kimsenin kendi seçimiyle işlediği uygunsuz bir işten utanması, mahcup olması ise onun “irade-i cüziyesine; seçme hürriyeti” olduğuna delildir. Yaptığı o uygunsuz işi zorla, kendi seçimi olmaksızın işlemiş olaydı utanmaması, mahcup olmaması gerekirdi.

Bir insan hırsızlık yapıp, hırsızlığı meydana çıktıktan sonra mahcup olmasının sebebi hırsızlığı yapmaya mecbur olmadığını vicdanen bilmesindendir. Ama bütün insanların yaratılışının aksine olarak bir kimse “yalandan ve hırsızlıktan ben mahcup olmam, yaptığımı cebren yaptım” diyorsa, bu iddiada bulunan kimsenin gerçekte ismi arsız ve edepsizdir. Hakikat deryası olan İslam Dini, insanların akıl ve tecrübeleri, toplum düzenini sağlayan kurallar cüretkârlar için cezalar tertip etmiştir. Hiçbir toplum düzeninde “insan fiilerine mecbur olduğundan cezalandırmaya gerek yoktur” denilmemiştir. Şurası, gülünç ve hayret verici bir noktadır. Cebrîye inancına sahip bir kimsenin, herhangi bir şekilde zarara uğraması, mesela dövülmesi hâlinde bu adam hakkını arama davasına kalkışarak kıyametler koparır! “Bîçare adamın, elinden ne gelir, beni dövmeye mecburdu” demez. Cebrîye inancını savunanlar, “İrade-i cüziye; insanın seçme hürriyeti” olmadığına dair büyük tartışmalara girerler, tafsilatlı kitaplar yazarlarken bu tartışmaların, bu kitapların kendi iddialarını bütünüyle ve kesinlikle yalanlamakta olduğunu akıllarına getirmezler. Eğer insan onların dedikleri yönüyle her işte mecbur, her fiilerini zorunlu olarak yapmakta ise aksi görüşte olanları, “irade-i cüziye” vardır diyenleri kabule mecburdurlar. Bundan dolayı, irade-i cüziye taraftarlarının fikir ve iddialarını terk ettirmek için Cebrîye inancına sahip olanların çabaları kendi iddialarını boşa çıkarır. Farz edelim ki Cebrîye mezhebinin görüşlerini savunanlar bir çok deliller getirdikten sonra karşı görüşte olanları ikna etsinler. O durumda bunların ümidine aykırı olarak bir hakikat ortaya çıkar. Demek ki; ikna edildikten sonra, insanın istediği görüşü seçebilecek gücü vardır. İşte bundan dolayı Cebrîye mezhebi fikirlerini kabul ettirmeyi başardıkları anda aklen mağlup olacaklardır. Ne acıklı bir durum ! Ne çirkin meslek! Özellikle Cebrîlerin, irade-i cüziye taraftarını ikna etmek için kendilerinin de irade-i cüziyelerine başvurmaları, onun yardımıyla mezheplerinin yaymaya çalışmaları hayret verecek, gülünç bir çelişkidir.

Cebrîler “her ne yapacak olsak zorunlu olduğumuzdan dolayı yaparız” derler. Böyle ise içki ve zina gibi lezzetli gelen fiillere mecbur olduklarını varsayalım. Ama bu taktirde bazı zaman bunun aksinin de olması lazım gelirdi. Mesela bunlar, bir bıçak alıp gözlerini istemeyerek çıkarmalı veya ellerini kesmeli veya paralarını denize atmalıydılar. Böylece hareketlerinin bütününde Cebrîlik görünmüş olurdu. Hayır böyle olmuyor. Yemek, içmek, zina, içki ve bu gibi zevkleri yapmak için Cebrîlik daima geçerlidir. Acaba zevki olmayan, elem veren, önce geçen örneklerde olduğuğu gibi kendi gözlerini çıkarmak, dillerini kesmek, paralarını suya atmak, aç ve susuz kalmak gibi şeylerde Cebrîlik niçin geçerli değildir? Özetle Cebrîlik akıl ve hakikate aykırı tembel ve ahmakların uydurdukları bir hayali aldatmacadır.

TERCÜME: Eğer insanda seçme gücü olmayaydı uygunsuz bir iş yapınca bu utanma, bu sıkılma, bu üzüntü neden ileri geliyor?

ŞERH: Demek insanda seçme gücü vardır ki utanır, bu gibi hâller iradeyi ispat eder.


TERCÜME: Ustalar çıraklarına neden yasaklar getirirler ? Koyulan tedbirlerle fikrin çevrilmesi nedendir?

ŞERH: Usta çırağa “Bunu yapma” derse bilir ki o çırağın da bir irade-i cüziyesi vardır. Yoksa bu tembih abesle iştigal olurdu. Bir de insan bazen, aklına bir iş getirir, sonra üzerinde biraz daha düşününce daha başka bir iş yapmaya zihnen karar verir. Eğer seçme gücü olmamış olsaydı, önce aklına gelen fikri sonra bırakarak daha iyi saydığı diğer bir fikri nasıl kabul edebilirdi ?


TERCÜME: Ey Cebrîye mezhebinden olan ! Eğer “Usta Cebirden habersizdir, onun için çırağa emir ve yasaklar söyler, o ustanın zihninde hakikat mehtabı, karanlık fikirlerinin siyah bulutlarıyla örtülmüştür” diyorsan;


ŞERH: Cebrîye mezhebinin bu gibi batıl düşünceleri önce tenkit edildiği gibi gelecek beyitlerde de tenkit edilecektir.


TERCÜME: Bu itiraza güzel bir cevap vardır, eğer o cevabı dinlersen inkardan vazgeçer ve dini tasdik edersin.

ŞERH: Gelecek beyitlerden anlaşılacağı gibi, herkes; mecburiyetin, iyiliğin, kötülüğün başkasının elinde olduğunu bilirse hâliyle o kimseye yalvarması, ondan istekde bulunması bulunması gerekli ve tabiidir. Eğer Cebrîye mezhebine inanıyoruz diyenler hakkıyla Cebrin keyfiyetine, mutlak cebbar olan Allahu Teala Hazretlerine inanacak olsalar kesintisiz “Aman Allah ! Aman Allah ! bize merhamet et. Bizim elimizden hiç bir şey gelmez” diye feryat etmeleri lazım gelirdi. Halbuki bunlar feryat etmediklerinden başka zevkler ve lezzetler ile vakitlerini geçirir, dünya ve ahiret metalarını parçalayıp tüketirler.


TERCÜME: Hastalık zamanında hasret ve feryad vardır, o zaman hastalık devamlı uyanık olma hâlidir.

ŞERH: Hastalık insan için gerçekte zorunlu olduğu için cebrîdir. Hasta istemeyerek hasta olmuştur. Muhakkak zorunlu olan böyle bir halde hastanın tavrını görünüz ki, çoğunlukla hasretten yaralanmış, inleyen, isteyen, bu duygularla dopdolu olur da Allahu Teala hazretlerinden yardım talep eder. Hasta uyanık olur. Eğer cebir iddiasında bulunanlar da cebrin ne olduğuna kalben inanmış olsalardı başlarına geleceği kesin ve mecburi olan günahlara vesair elem verici ahvale ağlar, istiğfar ederlerdi. Halbuki bunlar tam aksi ibadetten, Allah korkusundan, yalvarmaktan habersizdirler. Yalnız kendi zevkleriyle meşgul, sersemlik içindedirler.


TERCÜME: Hasta olduğun zaman o ana kadar işlediğin günahlarına istiğfar edersin.

[Şerhe muhtaç değildir]


TERCÜME: Hastalık zamanında günahın çirkinliği sana görünür, Sıhhat bulursam doğru yola döneceğim diye niyet edersin.

ŞERH: Hastalıkta günahlara pişmanlık, af dilemek, ağlamak, uyanık kalmak, günahı çirkin görmek, iyileşince doğru yola girmeye niyet etmek gibi hâller vardır. “Cebrîyiz” diyenlerde de bu hâllerin noksansız bulunması gerekirdi. Halbuki onlarda bu ahval bulunmadığı gibi önce açıklandığı üzere bütünüyle aksi tarafa yönelir, ve nefs-i emmarelerinin dizginlerini serbest bırakırlar.


TERCÜME: Hasta iken “Bu hastalıktan sonra iyileşirsem bana Allahu Teala’ya itaat etmekten başka makbul bir iş ve vazife olmasın” diye kendi kendine söz verirsin.

[şerhe muhtaç değildir]


TERCÜME: O halde hastalığın sana akıl ve uyanıklık ihsan ettiği malum oldu.

ŞERH: Çünkü hasta Allahu Teala hazretlerinden günahlarının affını ister, istirham eder. Demek ki hastalığın meyvesi akıl ve uyanıklıktır. Cebrîye inancında olan da gerçekten bu inancından dolayı hasta düşmüştür. Uyanık, azap ve acı içinde, inleyen, tevbe eden olması lazım gelirdi.


TERCÜME: Bunun üzerine ey asıl ve gerçeğe talip olan kimse ! Bil ki her kimin derdi varsa hakikatten koku almıştır.

ŞERH: Hastalığa düşen kimse inançlı ve imandan edenlerden ise devamlı derdi esnasında Cenabı Hak’ın merhametini ister. Allah’ın iradesine karşı kendini bağlar, ona teslim olur. Bu asıl ve hakikati anlarsan Cebrîye mezhebindeniz diyenler hakkıyla söylediklerine inanıyor olsalar Allah’ın kudretini ve büyüklüğünü daima düşünerek hakikatden haberdar olurlardı. Böylece kendilerini akıllılar zümresine katarlardı.

TERCÜME: Kim Allahu Teala hazretleri yolunda fazla uyanıksa derdi çok olur, kim fazla uyanık ve bilgi sahibiyse yüzü daha çok sararmıştır.

ŞERH: Çok uyanık olmak Allah’ın kudretini çok düşünmek demektir. İnsan o düşünceden kendi kusurunu ve Allah’ın bütün noksanlıklardan münezzeh olduğunu anlar ve idrak eder. Bu idrak üzerine Allah’ın merhametine nail olur. Allah’ın büyüklüğünün düşüncesiyle şeklen azab çekiyor olsa da ruhen saadeti bulmuştur. Cebrîlerde bu hâller bulunur mu? Bulunmadığını herkes bilmektedir. Bazı arifler ve evliyaullahın temiz yüzlerinde sarılık yerine kırmızılık görünür. Bunun hikmet ve sebebi; “onların bedenlerinin yaratılışları gereği yüzlerinde görünen kırmızılıktan daha pek çok derece kırmızılıkları varken yaptıkları riyazat (perhiz) ve derin tefekkürleri sebebiyle nispeten azalmış olmasıdır. O yüce zümrenin riyazat (perhiz) ve derin tefekkürleri olmamış olsa kırmızılıkları bir kaç kat ziyade olması ve görünmesi lazım gelirdi. Yaratılıştan olan kırmızılıklarının çokluğuna göre yüzlerinde kalan miktar sarılık demektir. Bedeni siyah olan arif bir zencinin sarılığı az hissedilir. Cildinin yaratılıştan olan sarılığın görülmesine manidir.


TERCÜME: Eğer Allahu Teala hazretlerinin cebrine vâkıf ve uyanık isen feryadın nerede, ağlaman hani ?

ŞERH: insan bir taraftan Cenabı Hakk’ın kudretine kalben iman ediyor olsa ve diğer tarafından her ne kadar hayırlı işler yapmak için çalıştığı hâlde elinden bir şey gelmediğini, O’nun iradesi her ne yolda südur edecekse ona düçar olmasının şüphesiz olduğunu bilse, kendi istikbalini bilmese, zincire bağlanmış mahpus gibi kederli olması ve devamlı mutlak cebbar olan Allahu Teala Hazretlerine yalvarması, niyaz etmesi lazım gelirdi.


TERCÜME: Zincir ile bağlı olan nasıl mutlu olabilir, hapsedilmiş olan esir nasıl hürmüş gibi sevinebilir?

ŞERH: Zincirle bağlı olana mutluluk, mahpus bulunan kimseye hürlerin sevinci yakışmaz. Cebrîlik inancına sahip olanın sözlü iddiası hissiyatına uygun olsaydı o da hiçbir zaman, mutlu, hürler gibi sevinçli davranmaması gerekirdi. Halbuki aksi görünür.


TERCÜME: Ey Cebrî! Eğer ayağını bağladıklarını görürsen ve şahın çavuşlarının üzerine oturduklarını biliyorsan;

ŞERH: Bu beyitin anlamı gelecek beyitte tamamlanacaktır.

TERCÜME: Artık sen diğer hemcinsin olan aciz insanlara çavuşluk ve amirlik taslama, zincire bağlı olup iktidarsız kalanların kendileri gibi aciz kalanlara çavuşluk etmeleri, azarlamaları adetlerinden değildir.

ŞERH: Eğer sen gerçekten cebrîliğe inandıysan hiç bir insanı kötüleyip, azarlamamalıydın. Neden bu işi görmedin, falan şeyi bana neden vermedin, neden ziyaretime gelmedin, cebriliği neden kabul etmedin diye tanetmemeliydin. Halbuki cebrîyiz diyenler insanları kötüler, azarlarlar. En ufak şeylerden öfkelenir, gönül kırarlar.


TERCÜME: Ey cebrîlik davasında bulunan! Eğer sen Allahu Teala hazretlerinin cebbarlığını görüyorsan yapmacık bir tavırla “Cebrîyim” deme! Ama eğer gerçekten o cebbarlığı görüyorsan gördüğünün nişanı, alameti nerededir?

ŞERH: Cebrîlik davasını bırak ! Bu davayı sürdürüyorsan mahpus olanlar, zincire bağlananlar gibi dünya işlerindeki acizliğine gözyaşı dök ! Böylece, Cebrîlik inancı ve hissiyatı sende gerçekten varolduğu tahakkuk etmiş ve cebrîlik alameti, işareti görünmüş olsun.


TERCÜME: Ey cebrî! Meylin ve emelin olan her işte kendi kudret ve kuvvetini apaçık görürsün.

ŞERH: Cebrî iddiasında bulunanlar, mesela içki, veya bu gibi leziz yasaklarda meyil ile kudretlerini fiilen ispat ederken, oruç gibi, namaz ve cihat gibi farzları yapmadıklarından azarlansalar Cebrîliğe sığınırlar. “Bu farzları yapmadığımızdan bizi kötülemek haksızlıktır, Allahu Teala hazretleri bize iktidar vermedi ki yapalım” şeklinde aptalca ve hatta şeytanca isabetsiz bir cevap verirler. Halbuki Kuran-ı Azimü’ş Şan’ın emirleri ve genel vicdan duygusu bunun aksini ispat eder.


TERCÜME: Meylin olmayan işte cebrî olursun da “bu Allah’dandır” dersin.

[Geçen beytin şerhi bu beytin de şerhi olur]


TERCÜME: Yüce Peygamberler aleyhimüsselam Hazretleri dünya işinde cebrîdir, kâfirler ise ahiret işlerinde cebrî olurlar.

ŞERH: Yüce Peygamberler ahirete ait olmayan dünya işlerine rağbet buyurmazlardı. Mesela “Neden servet kazanmaya yönelmediniz” diye bir soru sorulacak olsa onlar “Kısmetimiz bu kadardır” buyururlardı. Ama ahiret ve sonsuzluğu temin edecek hayırlı işlere, ibadetlere olağanüstü çaba sarfederlerdi. Kafirler ise tam aksi, ahireti kazandıracak ibadetleri, hayırlı işleri yapmayışlarına Allah’ın Cebbar oluşunu vesile edinirler, bu konuda çaba sarfetmezler. Dünya lezzetlerini kazanmaya sıra gelince cebrîliği terk eder, olağanüstü çaba ve gayret sarfederler.


TERCÜME: Yüce Peygamberler, ahiret işlerini seçmişlerdir, cahiller ise dünya işini seçerler.

ŞERH: Allah’ın sınırsız hikmetlerindir ki insanlar, neye meyleder, ve ne için çaba ve gayret sarfederlerse genellikle onu sonunda elde ederler. Bu hâl bilindiğindan yüce Peygamberler’in meyli, çabası, gayreti ahiret saadetini, Allah’ın rızasını kazanmaya münhasırdır. Cahiller ise tam aksi dünyanın yok olucu, geçici olan sığ lezzetlerine meylederler. Bu hâlleriyle günahkar olurlar, durumları hep kötüdür, azap içindedirler.


TERCÜME: Her kuş kendi cinsi tarafına uçar, beden kuşu ruhun arkasından ileri ileri uçar.

ŞERH: Yani her dal, köküne doğru döner. Bir kimsenin zatı doğru, dürüst ve yüce ise kendi gibi hayırlı işler yapan dürüst adamlara meyleder. Kötü ve aşağılık ise süflilere muhabbet eder. Faydasız ve hayırsız kalır. Bu hikmet hayvanatın hepsinde görünür. Mesela karga gibi aşağılık bir hayvan hemcinsi olan kargalarla beraber uçar. Şahin ise hiç bir vakit kargayı dost edinmez, göğün en yüksek noktasında yalnız başına kanat çırpar. 

TERCÜME: Kafirler zindanî cinsinden geldikleri için dünya zindanından hoşlanırlar, memnun olurlar.

ŞERH: İmansızların aslı cehennem gibi bir zindanda biteceğinden gerçekte zindan olan dünyaya meyyaldırlar.


TERCÜME: Yüce Peygamberler Aleyhimü’s Selam cennete ait olduklarından, can ve gönül cennet tarafına gittiler.

ŞERH: Bu da “KÜLLİ ŞEYİN YERCİÜ İLA ASLİHİ; Herşey aslına aslına döner” kaidesine uygundur. Bundan dolayı, yüce Peygamberleri ve diğer insanları cennete ulaştıran ibadetleri, hayırlı işleri noksansız muhabbetle yerine getirirler, kendilerini mesut ve bahtiyar ederler.


TERCÜME:Bu sözün sonu gelmez, bu yüzden biz o hikayenin kalanına geri dönelim.

ŞERH: Şimdiye kadar beyan olunan hüküm ve nükteler hakikat ummanı olduğundan gerektiği için bu bahsi terketmeli. Yine Yahudi Vezir’in hikayesine dönmeli buyurulmuşdur.


MÜRİTLERİNİN UMUTSUZLUĞU


TERCÜME: Şeyh kıyafetine giren Vezir halvet içinden yüksek sesle; “Ey müritler malumunuz olsun” dedi.

ŞERH: Maksadı gelecek beyitte açıklanacaktır.


TERCÜME: Hazreti İsa Aleyhi’s Selam bana “Bütün dost ve müridlerinden ayrıl ve yalnız kal” diye haber verdi.

ŞERH: Şeyh kıyafetine giren hilebaz ve riyakarlar emellerini gerçekleştirebilmek için güya manevî cihetten bir özel emir var ve şuna buna sanki bir sır söylüyormuş gibi bazı saçmalıklar ilan ederler. Halbuki gerçekten Şeyh olanlar, manevi ve ruhanî bir emre mazhar olan insan sırrını hiç bir zaman açıklamaz, ilan etmez. Şayet müşahit olduğu sırlardan lüzum üzere bir şeyi beyan etmek gerekse dahi genele değil özel olarak emin olanlara uygun miktar söyler. Söylediğinin hakikatini manen ve fiilen ispat eyler. Vahiy ve ilhamı umuma ilan etmek yalnız risalet tebliğcisi olan yüce Peygamberlere mahsustur.


TERCÜME: Hazreti İsa Aleyhi’s Selam bana “Yüzünü duvara yönelt, yalnız kal, kendi vücudundan bile halvete çekil” diye emretti.

ŞERH: Hazreti İsa Aleyhi’s Selam güya vezire manen emir buyurmuştur. Ki halvette yalnız kalsın. Ve ruhanî ahval ile meşgul olup kimseye karışmasın.

TERCÜME: Şimdiden sonra söz söylemeye iznim yoktur, şimdiden sonra konuşma ile işim yoktur.

ŞERH: Halkı kandırmak isteyen hilekar ve riyakarın hilelerinden biri inzivaya çekilip, kimse ile görüşmemesidir. Bazı hakikat alimleri de uzlete girerler. Lakin onlar daima nasihatler vermekten kâlpleri aydınlatmaktan uzak kalmazlar. Özellikle böyle alimlerin maksadı Allahu Teala hazretlerine yaklaşmaktır. Riyakarların emel ve ümidi ortalığı aldatmak, avama zorbalıktır.


TERCÜME: Elveda! Ey dostlar. Beni artık ölü bilin, arzularımı, sebeplere bağlanmayı, feleğin dördüncü katına gönderdim.

ŞERH: Vezirin “arzularımı, sebeplere bağlanmayı, feleğin dördüncü katına gönderdim” demesi dünya hâllerinden vazgeçtim, kestim attım, Hazreti İsa Aleyhi’s Selam’ın bulunduğu dördüncü kat gökyüzüne çıktım, bundan sonra o huzur ile bahtiyarım, anlamına gelmektedir. Bunlar, safları aldatmak için söylenen diğer bir hiledir.

TERCÜME: Gökyüzüne bu çıkışım, bu feleğin altında odun gibi yanmamak, cefa çekmemek içindir.

ŞERH: “Zîr çerh-i nârî; ateşden gök” de yanmayayım tabirinden maksat güneşten yanmakta olan yeryüzünün eza ve zahmetinden çeşitli elemlerinden, türlü kederlerinden kurtulup cennete gideyim demektir.


TERCÜME: Bundan sonra Hazreti İsa’nın yanında dördüncü kat gökyüzünde oturacağım.

ŞERH: Önce açıklandığı gibi hileci Vezir gaflet aşılayan kelimeleriyle hile ve aldatmacasını gerçek gibi gösteriyor, bir çok bîçareleri aldatıyor, yoldan çıkarıyor.


VEZİRİN ON İKİ REİSİ


TERCÜME: Ondan sonra Vezir o reisleri çağırdı, her biriyle gizlice konuştu.

ŞERH: Vezir’in reislerle aralarında geçen konuşmalar daha önce açıklanmıştı. Önceden her reise ne söylediyse şimdi gizlice tekrar ediyordu. “Ben öldükten sonra sen Hazreti İsa ile benim yerime geçeceksin, fakat şimdiden bu emrimi kimseye açma” diye ilaveten tenbih ediyordu.


TERCÜME: Vezir onların her birine: “İsevî Dini’nde Hakk’ın vekili ve benim halifem sen olacaksın” dedi.

ŞERH: Bu konuşma ve tenbih reisler arasında çatışma çıkaracağı, bozgunculuk yayacağı için ayrıca açıklama yapmaya ve konuşmaya gerek yoktur.


TERCÜME: Diğer reisler, senin emirlerine uyacaklardır, Hazreti İsa Aleyhi’s Selam hepsini sana yardımcı etdi.

ŞERH: Vezirin İsevî’lerin reislerinden her birine ayrıca ve gizlice bu şekilde konuşmaktan maksadı ölümünden sonra “Vezir ve şeyhimizin vekili, makamına geçecek olan benim” diye her birinin reislik davasına kalkışmasıydı. Reisler arasında savaş çıkmasıydı. Bozguncuların hâlleri şu anda bile bu şekilde cereyan eder. Her görüştüğü adamı diğerleriyle bozuşturmak melun düşüncesiyle münafıkça konuşur ve bir çok kimseyi aldatır, yoldan çıkarırlar.



TERCÜME: Yine Vezir İsevî’lerin reislerinden her birine ayrıca: “Ey bana vekil olacak emir! Kim boynunu çeker de sana itaat etmezse onu öldür veyahut hapset, esirin olarak tut” demiş.


ŞERH: Vezirin maksadı yalnız araya soğukluk koymak değil, İsevî reisler arasında şiddetli bir çarpışmayı davet etmektir.


TERCÜME: Lakin ben hayatta iken bunu kimseye söyleme, ben ölmeyince bu reisliği isteme.

ŞERH: Vezir hayatta iken herkes kendisinden aldığı vekaleti ilan edecek olsa hâliyle birbirini öldürmeden önce hepsi Vezir’in yanına giderler ve “İçimizden kimi yerinize vekil bıraktınız” diye sorarlardı. Böylece Vezir’in yalancılığı ve bozgunculuğunu meydana çıkarırlardı. Ama ölümünden sonra bu yalan ve bozgunculuk ortada kalacağından birbirine isnat edeceklerdi. Her biri diğerini öldürmeye çalışacaktı. “Kimseye söyleme” diye her bir reise tenbih ettiği sırada hileci Vezir mutlaka bu susma emrinin lüzumuna dair bazı sebepler de göstermiştir. Mesela “Sen bana vekil olduğunu şimdiden söylersen diğer bir emirin gönlü kırılır, sana haset eder, İsevîler’i teşvik eder, halifeliği senden alıp kendisine verilmesi için ısrarla bana eziyet ederler, cefa verirler. Bense halvette ibadet etmekten yorgun düştüğümden bu türlü dedim dedilerle, bana usanç verecek bu çeşit işlerle uğraşacak tahammülüm yoktur, eğer şimdiden seni vekil bıraktığım açıklanırsa senin geleceğini de tehlikede görürüm” demiştir.


TERCÜME: Ben ölmeyinceye kadar bunu kimseye açıklama, ortaya dökme, şahlık ve istila davası tutma !

ŞERH: Vezirin bu tenbihi ne maksad üzerine kurduğu gelecek şerhten anlaşılacaktır.


TERCÜME: İşte içinde Hazreti İsa Aleyhi’s Selam’ın hükümleri bulunan bu tomar ve icazetnameyi al ölümümden sonra bu hükümleri birer birer İsa Aleyhi’s Selam’ın ümmetine açık bir şekilde oku.

ŞERH: Vezirin bu birbirinden farklı icazetnameleri hakkında daha önce tafsilat verildiğinden tekrar açıklanması fazla ve gereksiz görüldü.


TERCÜME: Vezir her reise başka başka ve yalnızken; “Cenabı Huda’nın dininde senden başka vekil ve halife yoktur.” Dedi.

[Şerhe gerek yoktur.]


TERCÜME: Vezir her bir emiri aziz ve naib eyledi. Her birine gizlice ne dedi ise diğerine de onu dedi.

ŞERH: Vezirin her reise verdiği icazetnamelerin meali evvelce yazıldığı üzere birbirine bütünüyle aykırıydı. “Birine ne dedi ise diğerine de onu dedi” tabirinden maksat her birine “Benden sonra vekil ve halife sensin” demesidir. Araya bozgunculuk ve aykırılık sokmak isteyen bir bozguncunun gerek yazılı gerekse sözlü vaki olacak işâretleri ve ifâdeleri birbirine tamamen zıt olur. Çatışma çıkarmaya yakındır.


TERCÜME: Bu icazetnamelerin metin ve ibareleri “ya” dan “elif” e kadar bilinen harflerin şekilleri gibi muhtelif idi.

ŞERH: Sözü geçen icazetnamelerin birbirine olan aykırılığını açıklamak için bir maddi örnek veriliyor. Bu örnek; harflerin şekillerinde bilinen ihtilaftır. Hiç bir zaman giderilmesi mümkün değildir. Çünkü bir harf diğer bir harfe benzerse hangi harf olduğu bilinemez. Zorunlu olarak o şekilden bir mana çıkmayacağından yazılan harf; kuvvetini kaybetmiş olur.

TERCÜME: Bu icazetnamenin içindeki hüküm ve mânâ diğerinin hükmünün zıd ve aykırı anlamlısıydı. Bundan önce o zıdlık ve aykırılığı açıklamıştık.

ŞERH: Bu hikayede icazetnamelerin birbirinden farklı mânâları tafsilatlı olarak beyan olunduğundan burada tekrar etmekten gözardı edilmiştir.

TERCÜME: Ondan sonra kırk gün daha kapıyı bağladı, sonra kendini öldürdü, kendi vücudundan kurtuldu.

ŞERH: Anlatılan bu hileci Vezir’in haset, kin, gazab, öfke ve hilesi o derecede büyük, müthiş ve vahim idi ki İsevîler’in arasına bozgunculuk koyabilmek, ihtilafları çoğaltmak, bunları kan dökme ile sonuçlandırmak için bedenini bile yok etmeye karar verdi. Etrafa murdarlık bulaştıran varlığını tarumar eyledi.

Hayatta kalsa önceden açıklandığı üzere İsevî’lerin reislerine verdiği birbirinden farklı icazetnamelerdeki yalan ve hilesi kendiliğinden ortaya çıkacaktı. Yapmak istediği fesat tesirsiz kalacak, herkes tarafından besbelli apaçık hâle gelecekti. Bir hasetci insan diğer adamlara kötülük etmek için nasıl kendini öldürebilir ? Bu durum garip karşılanmasın. İçlerindeki haset Vezir’den nispeten daha az ve şu an da ve her zaman varolan hasetcilerin hâli meydandadır. Bir adama zarar verebilmek, itibardan düşürebilmek için kendi içlerinde çektikleri eza ve cefa bin çeşit manevî ölüm kadar azab verici olduğu apaçıktır. Hasetcilerin, haset ettikleri kimselere iftira atmak için kendilerini öldürtmeyi göze aldıkları tarihe aşina olanların malumudur. Beytin ikinci mısrasında “Vezir kendi vücudundan kurtuldu” deniyor. Kin ve haset yeri, bozgun mahalli olan bir bedenden ölüm zamanı ayrılmak değil kurtulmaktır. Öyle bir münafık beden durdukca her iki dünyada da azabını çoğaltır, ruhun hâlini gittikçe zorlaştırır, kötüleştirir.


TERCÜME: Halk onun ölümünden haberdar olunca kabrinin üzeri bir kıyamet yeri oldu.

ŞERH: O aşağılık Vezir’i İsevî’ler ermiş, irfan sahibi, övülmüş, övgüye layık sıfatları olan bir zat zannediyorlardı. Ölümünü haber alınca kabrinin etrafında toplanıp ağlamaya, çığlıklar atmaya koyuldular. 


TERCÜME: Vezirin kabri üzerine halk büyük kalabalıklar hâlinde toplandılar, onun kavgasına tutuştular, kederlerinden saçlarını yoldular, elbiselerini yırttılar.

ŞERH: “Şeyhimiz dünyadan ayrılıp bizi yetim ve acı içinde bıraktı” diyerek, Hıristiyanların arasında oluşan matem konuşmaları bu beyti şerifte “kavga” kelimesi ile ifade ediliyor. Dünyaya eğilimleri ve sevgileri çok şiddetli olanların adetleri böyledir. Ölüm gibi bir şeyle karşılaşıp aşırı kederlenince saçlarını keser, elbiselerini yırtar, feryat ve figan ile ağlarlar. Kâlplerini, Allahu Teala Hazretlerine bağlayanlar ise, akrabalarından, dostlarından birinin sonsuzluk yurduna göç ettiğini gördüklerinde insan olmalarından dolayı bir miktar üzülürler. Ama her şeyi bir hikmete bağlı olarak yaratan Cenabı Allah’ın ölümü de büyük hikmetlerle yarattığını ve takdir buyurduğunu bildiklerinden o hikmete karşı şikayet etmeyi cehalet ve kötü bir davranış sayarlar.

Ölümün tabii tesiri geçtikten sonra düşünülünce görülür ki ölüm aslında, bu vefasız dünyanın eziyet ve cefasından kurtaracak bir ruhanî nimet, bir Rabbanî merhamettir.

İrfan sahibi olanlar bilir ki dünyada ruhani olmayan şeylerin çok az bir kısmı mutluluğa benzer. Geri kalanı hep acı ve eziyettir. En mutlu saydığımız adamların kalbini görmek mümkün olsaydı nasıl gam, keder, karamsarlık içinde oldukları çok iyi anlaşılırdı. Ölümden korkanlar ağrıyan bir dişin çektirmesinden korkanlara benzerler. Çektirdikten sonra diş ağrısı, rahata dönüşür. Yaşadığımız bu maddi hayat da ağrıyan diş gibidir. Ölümle kesilince insan varlığının tabii sonucu olan kederlerinden kurtulur. Allah’ın izni ile ebedi saadet yurdunu kendine sığınma yeri bulur. Her insanın ömrü ilerleyince hayatı elem veren olaylarla dolar, zevk ve lezzet gün geçtikçe kendinden uzaklaşır. Ölüm büyük bir kurtarıcı olarak yetişir. Gelmiş ve gelecek ne kadar gam, keder, acı, ızdırap varsa hepsinin pençesinden insanı çeker alır. Hadis-i şerif ile sabittir. “İnsanlar dünyada uyurlar, ölünce uyanırlar.” Ölüm gerçek hayatın ilk dakikasıdır. Ölüm, dünya zindan ve kafesinden insanı kurtarmak için bir büyük hüküm ve karardır. Ölüm hakikati görebilenlere göre hayatı terketmek değil yeni bir hayata başlamaktır, tebdil-i mekandır. Özellikle her gün ömrün tabii olarak kısalmasıyla insan, bir miktar, yavaş yavaş ölmektedir. Şu kadar fark vardır ki ölümün son gününü akraba ve dostlar feryatlarıyla, dar görüşleriyle dağdağalı, acılı gösterirler.

Ölüm gerçekte güneş gibi parlaktır. Doğrudan doğruya yüzüne bakacak görüş gücümüz yoktur. İnsan aslında doğduğu anda ölüme bir miktar yaklaşmıştır. Bundan dolayı doğum ve maddi hayat ölümün ilk dakikasıdır. İnsan dünyaya gelirken ağlar, ölünce güvenli bir sahile taşındığını bilmeyen akraba ve dostları feryat ederler. Ölüm bütün bedenlerin yok olacaklarını, cismen kabirlerindeki eşitliği ilan eder. Ölüm hastalıkların ve acıların elem veren etkilerini dindiren uzman bir tabiptir. Ölüm akıllı olan insanı hazırlıksız yakalayamaz. Akıllılar hayırlı işlerle tedarik ve hazırlığını tamamladığından ölümden korkmak değil ondan selamet ve saadet bekler. Ölüm düşüncesi genel terbiyenin kalıcılığına hizmet eder.

Ölüm lisan-ı hal ile dünyaya der ki: “Sen Allahu Teala hazretlerinin dürüst ve doğru kullarına daima kötülük ve düşmanlık ettin. Acı ve elem verdin. İşte Allah’ın izni ile ben geldim, o dürüst ve doğru kulları senin pençenden kurtarıyorum, ebedî mutluluğa ulaştırıyorum. İsteğine ulaşmış olanlara arkadaş eyliyorum.”
Ölüm büyük bir adalettir. Bedeni maddiyata ruhu maneviyata verir. Ölüm yalnız insan için değil bütün varlıklara mahsus hikmet bağışlayan bir neticedir. Ölümün faydalarını anlatma, hikmet sahibi olanlar için söz konusu değildir. Onlar bu maddi hayatı isteyerek terk de etmezler. Çünkü bedenin bir yüce amacın varolabilmesi için Allah’ın emri ve emaneti olduğunu bilirler. Bedenini üzüntü vesair dünyevî sebeplerden dolayı telef ederek, intihar edenler nasıl alçaklar oldukları, nasıl ruhaniyet firarileri oldukları, nasıl zillet ve azaba müsteahak oldukları diğer yerlerde şerh edilmişti.

Ama gafleti ve kendi eliyle yapmaksızın belirlenmiş eceliyle dünyayı terketmek, sonsuzluğa ulaşmak, kâmil ve adillerin lezzet hislerindendir. O yüce zümre ölümü, dünyadaki vazifelerini tamamladıktan sonra büyük saadete gitmek için için bir göç ediş olarak bilirler. Kâmiller Allah’ın emaneti olan bedenlerini telef etmezler. Fakat kötü ahlâklarını öldürerek (MUTU KABLE EN TEMUTU; ölmeden önce ölünüz) yüce derecesine mazhar olurlar.

Mülk suresi, birinci ve ikinci ayet-i kerimesi :

{ Mutlak hükümranlık elinde bulunan Allah, yüceler yücesidir ve O'nun her şeye gücü yeter. O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır.}


Bakara’nın suresinin yüz elli beşincisinden yüz elli sekizinciye kadar olan ayet-i kerimeleri :

{ Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" demeyin. Hayır, onlar diridirler. Fakat siz sezemezsiniz. Çaresiz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri! Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: "Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz." derler. İşte onlar var ya, Rablerinden, mağfiretler ve rahmet onlaradır. İşte hidayete erenler de onlardır.}


Ali İmran suresi yüz elli sekizinci ayet-i kerimesi :

{ Andolsun, ölseniz de, öldürülseniz de Allah'ın huzurunda toplanacaksınız.}


Müminin Suresi seksen birinci ayet-i kerimesi :


{ Ve O, yaşatan ve öldürendir; gecenin ve gündüzün değişmesi O'nun eseridir. Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız? }


Fecr’ Suresi’nin yirmi yedinciden otuzuncuya kadar olan ayet-i kerimeleri :

{ Ey Rabbine itaat edip huzura eren nefis! Hem hoşnut edici, hem de hoşnut edilmiş olarak Rabbine dön. Kullarımın arasına gir. Cennetime gir.}


Ali İmran suresinin yüz seksen beşinci ayet-i kerimesi :

{ Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz olarak verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı zevkten başka birşey değildir.}


Araf suresinin kırk birinciden kırk dördüncüye kadar olan ayet-i kerimeleri : 

{ İman edenler ve iyi amellerde bulunanlar -ki biz hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz işte onlar cennet ehlidir ve orada ebedî olarak kalacaklardır. Orada kalblerinde bulunan kini çıkarıp atarız. Onların altlarından ırmaklar akar. "Bizi buna erdiren Allah'a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola sevk etmeseydi biz doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği getirmişler." derler. Onlara şöyle seslenilir: "İşte size cennet! Yaptıklarınıza karşılık buna varis oldunuz. Cennet ehli, cehennem ehline: "Rabbimizin bize vaad ettiğini gerçek bulduk. Siz de Rabbinizin size vaad ettiğini gerçek buldunuz mu?" diye seslenirler. Onlar da "evet" derler. Bunun üzerine aralarında bir çağırıcı şöyle seslenir: "Allah'ın laneti zalimler üzerine olsun! Onlar, Allah'ın yolundan men ederler ve onu eğriltmek isterler, ahireti de inkâr ederlerdi.}


Ali İmran Suresinin yüz kırk beşinci ayet-i kerimesi :

{ Allah'ın izni olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. (Ölüm) belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya menfaatini dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükafatlandıracağız.}


Hadid Suresinin on ikinci ayet-i kerimesi :

{ O gün inanan erkekleri ve inanan kadınları görürsün ki nurları, önlerinde ve sağlarında koşuyor. (Kendilerine): "Bugün müjdeniz altlarından ırmaklar akan, içlerinde ebedi kalacağınız cennetlerdir." (denilir) İşte büyük kurtuluş budur! }


Âli İmran Suresinin atmış dokuzuncu ve yetmiş birinci ayet-i kerimesi :

{ Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rab'leri katında rızıklanmaktadırlar. Allah'ın lütfundan verdiği nimetle sevinçlidirler. Arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere de hiç bir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar, Allah'ın nimetini, keremini ve Allah'ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelerler.}


Tevbe Suresi’nin yetmiş üçüncü ayet-i kerimesinden başlayarak :

{ Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara, altlarından ırmaklar akan cennetler vaad buyurdu. Orada ebedi kalacaklardır. Hem de Adn cennetlerinde hoş meskenler vaad etmiştir. Allah'ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte asıl büyük kurtuluş da budur. }


Ra’d Suresi’nin yirminci ayet-i kerimesinden başlayarak :


{ Onlar ki, Allah'ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar. Ve onlar ki, Allah'ın riayet edilmesini emrettiği şeye riayet ederler ve Rablerine saygı gösterirler ve hesabın kötülüğünden korkarlar. Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabrederler ve namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açıkça Allah yolunda harcarlar ve çirkinlikleri güzelliklerle yok ederler. İşte bunlar, bu hayatın akibeti kendilerinin olacak olanlardır. Adn cennetlerine girecekler, atalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlarla birlikte olacaklar. Melekler de her kapıdan yanlarına girip şöyle diyecekler. "Sabrettiğiniz için size selam olsun. Ahiret yurdu ne güzeldir!" }


Kaf Suresinin kırk üçüncü ayet-i kerimesi :

{ Gerçekten biz hem yaşatırız, hem öldürürüz. Sonunda dönüş yalnız bizedir. }


Bakara Suresinin doksan dördüncü ayet-i kerimesi :

{ Eğer iddianızda da sadık iseniz haydi hemen ölümü temenni ediniz. }


Cuma Suresinin sekizinci ayet-i kerimesi :


{ De ki: "Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra görünmeyeni ve görüneni bilene döndürüleceksiniz. O size (bütün) yaptıklarınızı haber verecektir.}


Lokman Suresinin otuz üçüncü ayet-i kerimesinden başlayarak : 

{ Ey insanlar! Rabbinizden sakının ve bir günden korkun ki, baba çocuğuna hiçbir fayda veremez. Çocuk da babasına hiçbir şeyle fayda sağlayacak değildir. Şüphesiz Allah'ın vaadi gerçektir. O halde dünya hayatı sizi aldatmasın, sakın o çok aldatıcı şeytan sizi Allah'ın affına güvendirerek aldatmasın. Şüphesiz ki, kıyamet saatinin bilgisi Allah yanındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde ne varsa (erkek veya dişi oluşunu, renk ve özelliklerini) O bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiçbir kimse hangi yerde öleceğini de bilemez. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla bilir, her şeyden haberdardır. }


İnfitar Suresinin başlangıcından bitimine kadar olan ayet-i kerimeler :


{ Gök çatladığı vakit, Yıldızlar döküldüğü vakit, Denizler yarılıp akıtıldığı vakit, Kabirlerin içi dışına getirildiği vakit, Herkes neyi önünden gönderdiğini ve neyi geri bıraktığını bilir. Ey insan! İhsanı bol Rabb'ine karşı seni aldatan nedir? O Allah ki seni yarattı, seni düzgün yapılı kılıp ölçülü bir biçim verdi. Seni dilediği her hangi bir şekilde parçalardan oluşturdu. Hayır hayır, siz cezayı yalanlıyorsunuz. Oysa üzerinizde koruyucular var. Değerli yazıcılar Onlar, siz her ne yaparsanız bilirler Kuşkusuz iyiler nimet içindedirler. Kötüler de cehennemdedirler. Ceza günü ona girecekler. Onlar o cehennemin gözünden kaçamazlar. Ceza gününün ne olduğunu sen bilir misin? Evet, bilir misin nedir acaba o ceza günü? O gün, hiç kimsenin başkası için hiçbir şeye sahip olamadığı gündür. O gün buyruk yalnız Allah'ındır. }


Casiye Sûresinin yirmi birinci ayet-i kerimesi :

{ Yoksa, kötülük işleyenler, hayatlarında ve ölümlerinde kendilerini, iman edip iyi ameller işleyen kimselerle bir tutacağımızı mı zannettiler? Ne kötü hüküm veriyorlar! }


Kehf Sûresinin altıncı ayet-i kerimesi :

{ Biz yeryüzündeki şeyleri kendisine süs olsun diye yarattık ki, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim. Şüphesiz biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak yapacağız. }


İsra Sûresinin kırk dokuzuncu ayet-i kerimesi :

{ Bir de onlar dediler ki: "Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz mi, yeni bir yaratılışla diriltileceğiz? De ki: "İster taş olun, ister demir..." "İsterse gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun, (Muhakkak öldürülecek ve diriltileceksiniz.) "Onlar: "Bizi kim tekrar diriltecek?" diyecekler. De ki: "Sizi ilk defa yaratmış olan o kudret sahibi." Sana başlarını sallayarak: "Ne zamandır bu." diyecekler. De ki: "Yakın olması gerekir!". (Allah) sizi çağıracağı gün, tam bir hürmetle onun emrine koşacaksınız ve zannedeceksiniz ki, kabirlerinizde pek az bir müddet kaldınız. }

Bu ayet-i kerimenin de muhaveresinde görünen mükemmel ifade kudreti insanı hayran eder.


Yasin Suresinin yetmiş sekizinci ayeti :

{ Yaratılışını unutarak bize bir de mesel fırlattı: "Kim diriltecekmiş o çürümüş kemikleri?" dedi. De ki: "Onları ilk defa yaratan diriltecek ve o her yaratmayı bilir." }


Nahl Sûresinin otuz ikinci ayet-i kerimesi :

{ Takva sahipleri o kimselerdir ki, melekler, canlarını hoş ve rahat halde alırlar. "Selam size, yapmış olduğunuz güzel işlerin mükafatı olarak girin cennet'e..." derler. }

ALLAH’IN ARİF KULLARINDAN

MERHUM İBRAHİM HAKKI HAZRETLERİNİN

ÖLÜME DAİR TOPLAYIP AYNEN TERCÜME ETTİĞİ SAHİH HADİSLER

Fahr-ı Alem Aleyhi’s Salat ü ve’s Selam Efendimiz buyurmuştur ki:

“Ölümü düşününüz,ölümü düşünmek; nefsi temizler, kâlbi uyandırır, dünyadan nefret ettirir, ölümü düşünen Allah dostu olur.”

“Hak Teala kime hidayet etmiş ise ona nasihat için ölüm yeterlidir.”

“Halkın en çok akıllı olanı ölümü en çok düşünendir, hazırlığını tamamlayandır, şeref ve itibarıyla gidendir.”

“İnanan insan ölümle kederlenir zannetmeyiniz, onun için ölüm bir evden diğerine taşınmaktır.”

“Cesur mü’min ölüm gelince, sevdiği dostunu karşıladığı gibi karşılar.”

“Bütün insanlar, gaflet uykusundadır, hepsi ölümle uyanırlar.”

“Însan ölümden kaçar, feryat eder, halbuki ölüm onu fitnelerden kurtarır.”

“Ölüm mü’minin canına hediye, ona verilen nimetlerin en büyüğü, ruhuna ulaşan güzel kokudur.”

“Ölüm mü’minin rahatıdır, sevincidir, ganimetidir.”

“Ölüm mü’minin mutlu bayramı önceden söz verilen buluşma anıdır.”

“Dünya mü’minin zindanı, ölüm otlak ve seyranıdır.”

“Ölümün kendisine hayırlı olmayan bir mü’min yoktur. Mü’minler ister takva sahibi, isterse günahkar olsun, ölüm mutlaka ona hayırlıdır.”

“Ölümü hem kendi nefsime ve hem sadık dostuma arzu ederim. Çünkü Mü’min, Allah ile mülaki olmanın ölüm ile elde edildiğini bilir. Allah ile mülaki olmak arzusu olan mü’min ölüme muhabbet eder. Ölüm vasıtası ile seven sevdiğini bulur. Ölüm ile dünya dertlerinden azat olunur.”

“Ölümü hiçlik ve yokoluş zannetmeyiniz. Ölüm bedenden soyunup sonsuzluğu bulmaktır.”

“Ölüm bedenden ayrılış ve hâlin değişimidir. Bir evden diğer eve taşınmaktır.”

“Nefis için dört makam vardır: Birincisi ana karnıdır. İkinci makam âlem-i şehadet (içinde yaşadığımız, şahit olunan bu maddi âlem) dir. Üçüncü makam alem-i berzah (mahşer gününe kadar ruhların beklediği âlem) dir. Dördüncü makam alem-i ervah (Ruhlar âlemi) dir. Dünyada ölümün örneği ana rahimde ceninin hâlidir. Nitekim cenin doğum anında dünyaya gelmeyi istemez. Bunun gibi insan ölümden hüzün duyar, feryat eder, ölmeyi arzu etmez. Ölüm anında nefsi iman etmiş olanlar ölüm meleğinin güzelliğiyle meşguldür. Ölüm anının eleminden kurtarıldığı için o elemi unutmuştur. Nitekim Mısırlı kadınlar, Yusuf’un güzelliğine dalıp ellerini kestiklerinde kesik acısının farkına varmamışlardı.”

“Ölüm anında mü’mine Rabbi görünür, dünya hüznünden kurtulur, ahiret korkusundan emin olur.”

“Hak mü’minin nefsini aldığında ruhu mutmain olur, beden ağırlığından kurtulur, rahat ve selamet bulur." "Beden kafes, ruh kuştur, bedende can mahpus ve mecruhtur.”


Sadaka Resulullahi Aleyhi s-Selavat ü ves-Selam.

ÖLÜME DAİR MESNEVİNİN BEŞİNCİ CİLDİNDE GÖRÜLEN BEYİTLER

TERCÜME: Allahu Teala Hazretleri (Azrail’e) buyurdu: Ey Azrail! Aslı yani beni bilen seni ortada nasıl görür?

ŞERH: Arif olan sebepleri aramaz. Ölümü Allah’ın emri olarak bilir demektir.


TERCÜME: Ey Azrail! Avamdan kendini gizlemişsin. Ama parlak görenlerin önünde de perdesin.

ŞERH: Ey Azrail! Sadece görünen sebepleri düşünen avam senin hikmetini göremez. Güzel görenlere de perdesin. Çünkü hayatlarını Almayınca beni göremezler.

TERCÜME: Ecelin tatlı ve leziz geldiği kimselerin nazarları dünya devletleriyle nasıl mest olur? Mest olmaz ve dünya devletlerine itibar etmezler.

TERCÜME: Onların nezdinde bedenin mevti acı vermez, çünkü zindan kapısından çimenliğe giderler. Yani ölümden sonra uhrevi bir çok nimetlere nail olacaklarını bilirler.

TERCÜME: Bunlar karışık ve zahmetli olan cihan gamından kurtuldular. Hiçin kaybolmasından hiç bir kimse asla ağlamaz. Yani hiç olan dünya ve dünyaya müteallik lezzetlerin kaybı için akıllı olan ağlamaz.

TERCÜME: İleri gelenlerden biri zindanın burcunu kırdı. Zindanda mahpus olanın kalbi bundan hiç kırılır mı?

TERCÜME: Yazık, o inleyiş bu mermer taşını kırınca bizim ruhumuz hapis ve zindandan kurtuldu. 
Mahpus bu kırmaktan memnun olur. Arif olan insan da bedenin yokolmasından yani ölümün gelmesinden şikayet etmek değil, tam aksi sevinir.

TERCÜME: O kırılan güzel mermer ve latif taş zindan burcunun gayet güzel bir taşıydı. Taşın bu güzel tarifi bedene işarettir. Ama mahpus tabiiki bunu söylemez. Çünkü o taşın kırılması yani bedenin yokolması kendisinin kurtuluş sebebi oldu.

TERCÜME: Zindanın burcunu niçin kırdı. Zindanda mahpus olan kurtulsun diye. Bundan dolayı mahpusun “burcu tahrip edenin işlediği cürümden elini kesmek gerekir” demeyeceği gibi, arif de ölüm meleği olan Azrail Aleyhi’s Selam’a tariz etmez.

TERCÜME: Zindanda mahpus olan hiç böyle saçmalıklar söylemez, ancak asılmak için darağacına götürülenler böyle söyleyebilir, kâmil olan zat ölümden şikayet etmez, ancak kötü ve çirkin fiilerinden dolayı cehenneme gireceğini bilen günahkar şikayet eder.

TERCÜME: Ölüm, insana yılanların zehri içinden canına şeker getirmektir. Artık ölüm nasıl acı denebilir?

ŞERH: Gaddar olan dünyadan cennete giden nasıl üzülür, esef eder ? Tabii ki etmemeli.


TERCÜME:Can beden kavgasından soyunup gönül kanatlarıyla uçar, bedenin ayaklarına muhtaç olmadığı bir durumda.

TERCÜME: Zindanda mahpus olan kimse gibi geceleri uyur ve rüyasında gülistan görür. [Maksat gelecek beyitte anlaşılır]

TERCÜME: O mahpus Huda Hazretlerine hitap edip arz eder ki, “İlahi ! Beni cisim ve bedene geri götürme, ta ki bu gülşende zevk ve safa edeyim.”

TERCÜME: Hak Teala ona der ki “Duanız kabul oldu, geri bedene gitme.” Allahu Teala Hazretleri bütün işlerde doğruyu bilir.

TERCÜME: Böyle bir uykuyu gör ki, nasıl latif olur, mahpus ölüm görmemiş iken rüya vasıtasıyla cennete gider.

TERCÜME:Hiç mahpus uyanıklıktan dolayı hasret çeker mi ? Hiç zindanda zincirlerle bağlı olan bedenin o halinden hasret çeker mi ? Bittabi çekmez.

TERCÜME: Müminsin nihayet cenk sırasına gel, zira senin için cennetin gökyüzünde safa meclisi vardır.

ŞERH: Yani sen müminsin, Binaenaleyh şeytanın kâlbe sokmak istediği korku ve vesveseleri defetmek için şeytan ile cenk ve muharebeler et. Zira şeytanı defeden insan cennete ve sonsuzluğa ulaşır.


TERCÜME: Ey oğul ! Yüce ve yüksek yolun ümidiyle davran, savaşın önünde mum gibi ol, yani çalış.

TERCÜME: Gözyaşı yağdır ve talepten yan her gece kesilmiş mum gibi

ŞERH: Yani Ey dürüst ve doğru adam ! Başını mum gibi semaya doğrult, ortalığı aydınlat, bedenini yoket.

TERCÜME: Yiyip içmekten ağzını bağla, gökyüzüne giden yolculuk tarafına koş.

ŞERH: Yani lüzumsuz yiyip içme, boş yere söz söyleme, ahiret için çalış.


TERCÜME: Her an gökyüzüne doğru ümit besle, gökyüzüne sevgi besle, arzularına karşı sükut ağacı gibi ol

ŞERH: “Asumandan; gökyüzünden maksat yüce olan ruhanî alemdir.


TERCÜME: Her an gökyüzünden sana selamet gelir, su ve ateş senin rızkını artırır, maddî ve manevî mutluluğu vücuda getiren su ve diğer bir çok sebeplerin hepsi Allahu Teala Hazretlerinden gelir.


TERCÜME:Eğer istek ve gayret seni göklere götürürse şaşılası değildir. Acizliğe, kusura bakma, tam aksi gayrete, çabaya, isteğe bak.

ŞERH:Yani hiç bir zaman umutsuz olma daima çalış, meşru isteklerde bulun.


TERCÜME: Zira bu talep keyfiyeti insanda Allah’ın rehini, emanetidir. Bu sebeptendir ki her bir istek kendini isteyene layıktır.

ŞERH: Çaba ve gayret etmek için ne büyük teşviktir.

TERCÜME: Çalış ! Böylece bu istek sende çoğalsın. Senin kalbin beden kapısından dışarı çıkıp kurtulsun.

TERCÜME: Sen öldüğün zaman, halk der, falan zavallı öldü, o zaman lisanı hal ile halka dersin ki: Ey Gafiller ! Ben hayattayım, diriyim.

ŞERH: Nasıl beliğ bir ifadedir !

TERCÜME: Benim bedenim diğer bedenler gibi toprak altına girmiş ise de gerçekte sekiz cennet benim gönlümde, canımda açılmıştır.

ŞERH: Ruhanî olanların nimetleri nihayetsizdir.


TERCÜME: Can ve gönül gül ve nesrin içinde yatıp safa içinde olunca beden toprak olsa ne olur, gübre olsa ne zarar olur ? Çünkü insanın aslı ruhtur.

TERCÜME: Uyumuş can bedenden ne haberi olur ki, o beden gülşende mi yahut külhanda mı yattı.

ŞERH: Dünyada iken bile insan uyurken hangi yerde olduğunu bilemez


TERCÜME: Safa renkli olan ahiret aleminde can nara atarak der ki : “YA LEYTE KAVMİ YA’LEMUN; Keşke benim kavmim bilebilseydi”

ŞERH: Yasin-i Şerifte tafsilatı görüldüğü üzere bir kamil insan Allah’ın merhametine ve mağfiretine nail olup cennete girince der ki “Ne olaydı benim kavmim bilseydi, neyle Rabbim bana mağfiret etti, beni ikram ettiklerinden kıldı.”


TERCÜME: Eğer can ve gönül bu bedenden ayrı olarak dirilmeyecek olursa, o halde göklerin kimin makamı, neyin sarayı olması lazım gelir ?

ŞERH: Yani ruhlar diri olarak mutlaka yükselir, ve nimetlere ermiş olarak sonsuzluğu bulur.

TERCÜME: Eğer senin ruhun bedensiz dirilmeyecek olursa o halde “göklerde sizin rızkınız var” Rabbanî hitabı kimin içindir ?


ALLAH’IN ARİF KULLARINDAN

MERHUM İBRAHİM HAKKI HAZRETLERİNİN

ÖLÜME DAİR BAZI BEYİTLERİ

CAN TENKNAY-I TENDE İDİ HABS ÇÜN HÜMA
KESR ETTİ LÜTF İLE KAFESİN PENÇE-İ KAZA

SIDK U SAFA CENAHIN AÇUB UÇDU ŞEVKLE
DİL ALEMİNDE BULDU GÜZEL AŞKDAN NEVA

GAFİL KAFESTEN ÖZGE MEKAN BİLMEZ İDİ KİM
TENDEN FİRAKA MATEM İDÜB DERDİ HASRETA

ARİF Kİ BİLDİ GÜLŞEN-İ CAN VÜS’ATİN REVA
TENDEN HALASA ŞÜKR İDER OL MEVTE MERHABA

KUŞTUR UÇAN PÂK VE KAFESDİR BU CİSM-İ HÂK
SÜFLİ KAFESDE KALMAZ O MÜRĞ-Ü BÜLEND CA

KUŞ BESTE PÜR DENİLSE NİÇÜN AÇMAZ OL CENAH
SAD-PARE EYLEMEZ KAFESİN TUTMAZ OL HEVA

SEYR İLE SEN GÖNÜLDE HEMAN CİLVEGAHINI
HAKKI ŞİKESTİN KAFES ASAN OLUR SANA


MERHUM İBRAHİM HAKKI HAZRETLERİNİN

DİĞER BEYİTLERİNDEN


EY BÜLBÜL-Ü CAN KALMA 
HABS KAFES TENDE
FANİ OLANI ALMA 
BAKİ ARASIN SENDE

EY BÜLBÜL-Ü ELHANI 
KOYDUN O GÜLİSTANI
KALDIN O NEV DEVB ANI 
AVARE BU KÜLHANDA

OL GÜLŞENİ UNUTTUN 
KÜLHANDA MEKAN TUTTUN
ÇOK TOZ VE TÜTÜN YUTTUN 
ÇIK ZEVK ET O GÜLŞENDE

BU TEN KAFESİN KESR ET 
BU MEZBELEDEN UÇ GİT
OL GÜLŞEN-İ AŞKA YET 
MEST OL TENE TEN TENDE

MÜRĞAN-I HEM AVAZIN 
ÇÜN EGLEDİLER RAZIN
ÇIKMIŞLAR OTURMUŞLAR 
GÜLŞENDE NEŞİMİNDE

EY TAİR-İ EFLAKİ 
TERK İLE TEN-İ HAKİ
BU DANE-İ TEN TA Kİ 
ZEVK İLE O HARMANDA

BU CENK-İ CİHANİDİR 
HER HAVF MEKANİDİR
VAR OL VATAN-I SULHA 
RAHAT BUL OL MİEMİNDE

ÇÜN CİSİMDEN EY MUTLAK 
HÜKMÜNDE DEĞİL ÇIKMAK
DİL PENCERESİN AÇ BAK 
SEYR İLE OL RUZENDE

HAKKI KO BU EŞBAHI 
BUL ALEM-İ ERVAHI
NUŞ EYLE SEN OL RAHI 
BAKİ OL O MESKENDE


MERHUM İBRAHİM HAKKI HAZRETLERİNİN

DİĞER BEYİTLERİNDEN


BİLDİNSE KENDİN EY CAN 
ÇÜN ŞÜKR OLDU ÖLMEK
CAN AŞKA OLSA HAYRAN 
ÇÜN GEVHER OLDU ÖLMEK

ÖLMEK GİBİ BU YANDAN 
DOĞMAK GİBİ O YANDAN
ABI HAYAT İÇ ANDAN 
KİM KEVSER OLDU ÖLMEK

GEÇ BU CİHANDAN EY CAN
VAR OL CİHANA RAKSAN
HAVF ETME GERÇİ BİR AN
ŞUR VE ŞER OLDU ÖLMEK

ŞANDIR Kİ HÜSN Ü ANDIR
CANDIR Kİ TATLI CANDIR
GÜLDÜR Kİ GİZLİ KANDIR
KAN-I ZAR OLDU ÖLMEK

HAK DAVET ETSE CANI
KABZ EYLER OL DEM ANI
CAN ZEVK EDER NİHANI
ÇÜN DİLBER OLDU ÖLMEK

HOŞ HUYLU OLSA BİR DİL
HEM MEVTİ HOŞ OLUR BİL
BED HUYLU OLSA MÜŞKİL
HEM EZER OLDU ÖLMEK


AYİNEDİR MEMATIN
ONDA HEM SIFATIN
HAKKI BİL ONU ZATIN
HOŞ MANZAR OLDU ÖLMEK


MERHUM İBRAHİM HAKKI HAZRETLERİNİN

DİĞER BEYİTLERİNDEN


EY TATLI RAHİLİ İŞİDEN ALEM-İ CANDAN
VAY RIHLET EDEN HOŞ VATANINA BU CİHANDAN

SEN KANDESİN EY GÖZLERİ NERGİS YÜZÜ LALE
KABRİNDE BİTER NERGİS VE LALE AVAZ ANDAN

BU CÜMLEDİR ASAN EGER OL MÜRĞ-Ü ZAMİRİN
DAMI KOYUP UÇTUYSA GÖGE RAH-I NİHANDAN

CAN BULSA SELAMET BULUNUR SURET-İ DİGER
PAY OLSA REVAN MEVZE BULUR GAYRI MEKANDAN

BİN ŞÜKR EDER OL CAN Kİ BEDENDEN OLUR AZAD
EY Bİ HABER OL LEZZET-İ TECRİD REVANDAN

KO LEZZET-İ AB VEKİLİ İÇ AB-I HAYATI
GEÇ NE FELEGİ ASLINA GEL DEVR-İ ZAMANDAN

EY HAKKI NE SİHR ETTİ BİZE DUZEH-İ EŞBAH
KİM NARE YANIP GEÇMİŞİZ ENVAR-I CİNANDAN

TERCÜME : Vezirin ölümünden bir ay sonra İseviler reislerine dediler ki: “Ey büyükler! Sizden ölen şeyhin yerine geçecek vekil kimdir ?

ŞERH: Vezirin ölümü İseviler için gayet hüzün verici olduğundan bir ay kadar feryat ve figanlarla zaman geçirdikten sonra reislerine geçen soruyu sordular.

Hüzün ve keder çoğunlukla üç zamana bölünür. Birinci zaman, üzüntü verici olan olan şeylerin meydana geldiği andır. Kuran-ı Azimü’ş Şan’da “VE HİNE’L-BE’S” tabir-i şerifiyle tarif edilir. O sırada sabrın çok faydası olacağı İlahî ferman ile tavsif buyuruldu. Arif olmayanlar için kederin ilk zamanı gayet şiddetli ve büyük olup akıl ve kalplerini kuşatır ve belki öldürür. Üzüntü ve kederin ikinci zamanı olay geçtikten sonra o durumda olanların çoğunluğu o vakitlerde kederlerini düşünürlerse de, başka bazı şeylerle ve işlerle de zihinlerini meşgul ederler. Gamın üçüncü zamanı insanın diğer işlerle meşgul olduğu zamandır. Bir çok günler arasında yalnız birkaç dakika kederine sebep olan şeyleri hatırına getirir ve hemen yine unutur. Tarif olunan hâllerin istisnası birbirinden farklı olur. Bu farklı kederlerin tesirleri insanların iman, yaratılış, terbiyeleri, sinirlerinin ve hissiyatının yapılarına göre değişir.


TERCÜME: Vezirin yerine onu imam bilelim, elimizi ve eteğimizi onun eline teslim edelim.

ŞERH: İseviler, Vezirin vekili kim ise ona bütünüyle teslim olacaklarını söylemelerinden, reislerin hırs ve tamahı bütün bütün tahrik edildi, artırıldı.


TERCÜME: Güneş gitti, ayrılığı gönlümüzde yara açınca artık onun yerine bir kandil ışığından başka çare kalmadı.

ŞERH: İsevilerin avamı Vezir’i ruhaniyet göğünde bir âlemi aydınlatan bir güneşe benzetiyor. Güneş ve gurubu yani ölümünden dolayı manevî karanlıkta kaldıklarından akıl ve kalplerini bir miktar aydınlatabilmek için bir vekile ihtiyaç gösterdiler. Güneşe nispeten kandilin nuru zayıf olduğu gibi, kandırılanların zannınca Vezir’e vekil olacak kimsenin de aydınlatması az olacaktı. Bununla beraber güneş batınca mumun yakılması gerelidir.


TERCÜME: Yarin visali göz önünden gittiği için, bize ondan vekil ve yadigar lazımdır.

ŞERH: Bu beyti şerifin mealince İseviler derler ki: Yardan ayrılığımız bizi mahzun ve yaralı kıldığı için; mutlaka ondan bize kalan bir vekil olması lazımdır. İnsanda iki büyük maddi olmayan ahval vardır: Biri, “makulat; akıl ile ilgili olanlar”, diğeri “hissiyat; duygularla ilgili olanlar”dır. İseviler akıllarının gereği bir kandil istediler ki, karanlıktan kurtulsun, yanlış yola sapmasınlar. Bu istekleri sadece fayda düşüncesine dayanmaktadır. Ama duygularının ihtiyacı olarak ayrıca ondan bir hatıra, bir yadigar arzu etmekteler. Onu görünce asıl şeyhlerinin mânâları kapsayan hâli gözlerinin önüne gelsin, kâlpleri mümkün mertebe teselli bulsun.


TERCÜME: Gül mevsimi geçip, gül bahçesi harap olunca, gülün kokusunu nerden bulabiliriz? Elbette gül suyundan.

ŞERH: Gül suyu gerçi gülden çıkar ise de asıl gülün güzelliği ve kırmızlığı suyunda bulunamaz. Bununla beraber gülün yokluğunda suyundan kokusu alınabilir. Gül suyu, gülün kendisinden bir yadigar olmuş olur. Bunun gibi bir arif ve kamil insan dünyadan geçip gidince onun benzerini bulmak zor olduğundan ahvalini hatıra getirecek bir çırağı, bir vekili lazımdır. Kendisinden mümkün olduğu kadar nasihat ve ruhaniyet feyzi alınabilsin. Kâlb gam ve kederin şiddetinden bir derece korunmuş olsun.


TERCÜME: Allahu Teala Hazretleri ortada ayan ve zahir bulunmadığı için, O’nun emirlerini ileten vekiller lazımdır. Onlarda bu peygamberlerdir.

ŞERH: Manen sağlam ve kuvvetli yaratılmış Peygamberlerden başkasının, diğer insanların Allah’ın vahyini, sözünü duymaya muktedir olamadıklarından Rabbanî iradeleri tebliğ için Peygamberler gönderildi ve görevlendirildi. Allahu Teala Hazretlerinin varlığı, çeşitli eserlerinden akıl yoluyla anlaşılır. Lakin akıl yoluyla anlaşılmak başka, yüce Peygamberlerin iki cihan saadeti elde edilmesi için tebliğ buyurdukları açık iradeler yine başkadır. Bir çok defa ihtar olunduğu üzere Celaleddin Rumi Kaddasallahu Sırrehu’s Sami Hazretlerinin yüce ifade üsluplarındandır. Bir veya birkaç kişinin ifadesini beyan buyururken İlahî aşkı coşar, bahse konu olanları geçici olarak bırakır. Kendi temiz zatından, Allah’ın arif kullarından birinin yadigarı tarafından hakikatleri söylemeye başlar. İşte bu beyit ile gelecek beyitlerde bu kaidenin uygulandığı görülecektir. Yani İseviler’in ifadelerini bırakarak, diğer bir hikmeti tarif buyururlar, haber verirler.


TERCÜME :Peygamberlerimiz Hakk’ın vekilidir demiştim. Hayır, yanlış söyledim. Vekil ile aslını iki zannedersen hoş olmaz, çirkin olur.

ŞERH: Allah’ın irade ve emirlerini tebliğ etmede vekil ile aslı, yani peygamber ile Allahu Teala Hazretlerini birbirinden ayrı zikretmek gizli bir hatadır. Sanki birbirinden ayrı iki güç varmış gibi olur. Halbuki yüce Peygamberlerin bütün söyledikleri Allah-u Teala Hazretlerinindir. Mesela Kuran-ı Azimüşşan Fahr-ı Alem Aleyhisselam Efendimiz Hazretlerinin mübarek ağızlarından tebliğ olunmuş, ama hakikatte Allah-u Teala Hazretlerinden ferman buyurulmuştur. Fetih Suresinde “Ya Muhammed! onlar ki sana ittiba ederler, elbette Allahu Teala Hazretlerine ittiba etmiş olurlar” buyrulmaktadır. Diğer bir çok ayet-ı kerimelerden de bu yüce maksat açıkca görülmektedir.


TERCÜME: Hayır, madem ki sen şekil-perestsin bir değil, senin için vekil ile asıl iki olur, yalnız şekilden kurtulan kimsenin önünde bir olur.

ŞERH:Şekilperest olan insanlar yüce Peygamberlerin hakikatlerine değil, bedenlerine ve maddiyata ait hâllere bakarlar. Böyle olunca yüce derecelerin, peygamberlerin tebliğ görevinin hakikatini anlamayıp kendileri gibi zan ederler. Ama hakikati görebilenler o tebligatın kaynağını bilirler. İşte onlar, yüce muvahhidler; birlik sırrına erenler zümresinden olurlar.


TERCÜME: Sen şekle bakarsan gözün ikidir, onun bakış nuruna bak, göz gördüğünü iki görmez bir görür.

ŞERH: Sen şekillere bakarsan ve mutlak tekliği değil, ikilikleri, maddi farklılıkları görmüş olursun. Maddiyatta bile asıl hüner gözlerin görünen maddî şekillerinde değil, nurlarındadır. O nur bir kaynaktan çıkar, şeklen nurun kaynağı olan göz iki olmasına rağmen.


TERCÜME: Gözün ikiliğine değil nurun tekliğine bakan kimse, iki ayrı göz olduğunun farkına bile varmaz.

ŞERH: Şekle bakanlar düşünsünler. Kendi gözlerini bir şeye yönelttiklerinde gördükleri şeyi iki gözden hangisinin nuruyla gördüklerini fark edemezler. Bundan dolayı şekilperest olanlar, maddenin ötesini göremeyenler bile cismani nurun tek olduğunu kabul etmeye mecburdurlar. Bu durum gözleri önündeyken tek nur olan vekil ile aslını iki görmek aklın kârı değildir.


BÜTÜN PEYGAMBERLERE İNANMAK


“Mümin olanlar; “biz resullerinin aralalarında ayırım yapmayız, Allahu Teala Hazretlerinin resullerinin hepsine inanır ve cümlesine riayet ederiz” derler. Hepsi hakdır; bu da insanlara göredir. Yoksa Allahu Teala’nın hükmü gereğince Peygamberlerin arasında birbirinden farklı yücelik dereceleri vardır. Bakara suresinin ikiyüz elli dördüncü ayet-i Kerimesinde açıklanmış ve haber verilmiştir. Bu keyfiyeti tarif için Hazreti Mevlana-i Rumi Kaddasallahu Sırrahu’s Sami gelecek birkaç beyiti beyan buyurmuşlardır.


TERCÜME: Bir mekânda eğer her biri şekilde diğerinin başka olan on kandil hazırlansa;

ŞERH: Yüce peygamberler, insanların karanlıklarını aydınlatmak için manevî meşaledir. Zaman, yaş, beden, yüce kıyafetleri ve diğer şekli sebeplere göre birbirinden gayrı oldukları açıktır. Mesela teşrif zamanı, şekil, isim bakımından Hazreti Musa ile Hazreti İsa Aleyhümü’s Selam’ın biri diğerinden başkadır.


TERCÜME: Şüphesiz, yüzünü çevirip onların verdiği ışığa yöneltirsen on kandilden her birinin ışığını ayrı olarak fark etmen mümkün değildir,.

ŞERH: Gece bir odada on kandil yansa hasıl olan ışıktan oda aydınlanır. Bununla beraber bu on kandilden her birinin ışığını ayırmak mümkün değildir. Bunun gibi yüce Peygamberlerin de suretleri birbirinden başka ise de insaniyete bahş ettikleri nur ve hidayeti olduğu gibi tarifi de mümkün değildir. Zira hepsi selameti ve kurtuluş yolunu irade buyurdular. Ama her şeyi bilen Allahu Teala Hazretleri’nin sonsuz ilminin nezdinde yüce Peygamberlerin farkları, yüce dereceleri olduğu şüphesizdir.


TERCÜME : Eğer sen yüz elma ile yüz tane ayvayı sayıp sıksan hepsi bir hamur olur, yüz sayısı kalmaz.

ŞERH: Bu da evvel ki beyt-i şerifte ki manayı pekiştirmek için diğer bir örnektir. Peygamberlerin tatlı su gibi olan hidayeti Allah’ın kudretini ve doğru yolu göstermek üzere vardır. İşte bu yüce maksada tâbi bulunmuş olduklarından, o noktadan bakınca manen aralarını ayırmak caiz değildir.


TERCÜME: Kur’an- Azimü’ş Şan’dan mânâ iste ! “Resullerin arasında fark yoktur.” De.

ŞERH: Allahu Teala Hazretleri, Kuran-ı Kerim’de “L NUFERRİKU BEYNE EHADİN MİN RUSULİH; Biz Peygamberler arasında birini diğerinden ayırmaksızın inanırız” fermanıyla Peygamberleri arasında fark ve başkalık olmadığını beyan buyurmuşlardır. Bu ayet-i kerime bütün Peygamberlerin kurtuluş yolunun hidayet rehberleri olduğunu haber verir. Ancak, kemalât mertebelerinin en son sınırına yükselebilmiş olan güzel ahlâk sahipleri Peygamberler arasında olan mertebeyi farkedip ayırabilirler. Bu esasa dayanarak, “hakiki mânâyı Kuran-ı Kerim’den iste” diye emir buyurulmaktıdır.


TERCÜME: Mânâlarda bölünebilme ve sayılabilme olmaz, mânâlarda parçalara ayırma, fertlere bölme de yoktur.

ŞERH: Ruhaniyette sonsuz ve gerçek vahdaniyetten başka bir şey bulunmuyor. Şeklen başka olanlar da o mutlak vahdaniyetin isimlerinin yansımasıdır.


TERCÜME: Dost ile dostların birliği hoş ve güzeldir, mânâ ayağını tut, zira şekil serkeştir.

ŞERH: İlahî aşka dalmış olan aşıkların gerçek dostları Allah-u Tealâ Hazretleridir. O yüce topluluk, Cenab-ı Huda’nın düşüncesi ile mutlu olurlar. Sen de hakkıyla insansan kusursuz tevazu ile mânâlara sığın. Şekillerden kendini kurtar. Kendini, içten ve gerçekten İlahî aşka nail et. Şekilden maksat, geçici olan, ahiret için faydası olmayan maddiyattır. Boş düşünce ve hayallerdir. Bunlar dünya gibi durmadan insan zihninde boşu boşuna döner dururlar.


TERCÜME: Serkeş ve sersem olan şekli sıkıntı ve zahmet ile erit, böylece o şeklin altında saklı vahdet hazinesini görebilesin.

ŞERH: Serkeş olan, asilik eden, söz dinlemeyen, başkaldıran bedeni ve seni kuşatan maddiyatı, sıkıntıya sokarak eziyet ederek, yola getir, boyun eğmesini sağla. Böylece Ruhanî güçlere ulaşabilirsin. Yüce makamlara ulaşabilirsin. Geçmiş zamanlarda çoğu zaman, paralarını binaların duvarlarına saklarlardı. Sahipleri ölünce bazı dikkatli uyanıklar, onları bulur ve mesut olurlardı. Sen de ey hakikatin taliplisi! Ruhunun binası konumundaki bedenin içindeki define olan, akıl, ruh, sır güçlerini araştır. Bulduğun zaman yüceleceksin.


TERCÜME: Eğer sen serkeş bedenini eritmez isen, gönlümün kölesi olduğu Allahu Teala Hazretleri eritir.

ŞERH: Şekli erit. Emredildiği surette ibadetlerini yapmaya yönel. Böylece mutlu olursun. Bununla beraber insanlık hâli, bunlara gücünün yetmediği yerde umutsuzluğa kapılma. Allah’ın merhameti o kadar büyüktür ki bir adamın yalnız iman ve niyeti temiz olunca yardımı kendisine erişir ve yüce mertebelere eriştirir.


TERCÜME: O merhametinden kendini gönüllere gösterir, dervişin parça parça olmuş hırkasını diken de odur.

ŞERH: Önceki beyt-i şerifte beyan olunduğu üzere aciz ve fakat temiz niyetli olanların da imdadına koşan yine Allahu Teala Hazretleridir. Gamlarla yaralanmış kâlbini, bir fakirin yırtılmış hırkasını, O’nun yardımı, merhametle diker, mutlu eder. Hâlini ve istikbalini varlığın kederlerinden kurtarır.


TERCÜME: Cümlemiz serbestlik aleminde yapılmış sevinçli bir cevher idik. O tarafta başsız ve ayaksız idik.

ŞERH: Cümlemizin aslı maddi olmayan bir tek cevher idi. Bu aslın hakikatini yalnız Allahu Teala Hazretleri bilir.


TERCÜME: Teklik mertebesindeyken, güneş gibi bir cevherdin. su gibi düğümsüzdün, saf idin.

ŞERH: Ruhaniyet alemi gayet nuranî olduğu, teklik (ehadiyet) aleminde bu dünyadaki çeşitli şekiller olmadığı tekrar ediliyor.


TERCÜME: O güzel nur şekle dönüşünce, künkere (şahnişin) gibi, yüksek yerlerin gölgesi gibi sayılabilir oldu.

ŞERH: Mânâlar, şekiller alemine gelince çeşitlenir, farklılaşır, sayılabilir hâle dönüşür. Sadece şekli görenler, ötesine geçemeyeneler, mânâlara ulaşamayanlar için varlık ondan ibaret zannedilir.


TERCÜME: Mancınıkla kalenin gövdesini yıkın, böylece toplumdaki farklılakları yokedebilirsiniz. [Mancınık eski zamanda büyük taşlar atmak için kullanılan bir harp aleti idi]

ŞERH: Cihat, ibadet, çalışma gibi emredilen zahmetler zafer sebebi olan mancınığa benzetiliyor. İbadet zahmeti ve riyazetle bedenimizi yorarsak mutlak vahdeti görmeye ulaşabiliriz. Sadece şekilde olan farkları gözümüzden giderebilriz. Hakikat makamına ulaşabiliriz.


TERCÜME: Nükteler çelik kılıç gibi keskindir, eğer senin siperin yoksa geri kaç.

ŞERH: Burada nüktelerden maksad, mutlak vahdetin sırrıdır. Ey hakikat talibi ! Vahdet sırrının nükteleri keskin kılıç gibidir. Eğer sen siper gibi olan fıtrî zekaya ve bir kâmil mürşide sahip değilsen bu nükteleri, işitmekten uzak dur. Çünkü bu büyük nükteler zekasız ve mürşidsiz olanları perişan ve imha ederler.


TERCÜME: Bu elmas kadar keskin kılıcın önüne sipersiz gelme, kılıcın kesmekten utancı, korkusu olmaz.

ŞERH: Zekan ve kâmil mürşidin sana siper olmayınca vahdet sırrının keşfine kalkışma. Bu kılıç seni manen keser. “Neden vahdet sırrı beni kessin” diye hatırına bir şey gelmesin. Keskin bir kılıç gibidir. Önüne sipersiz bir vücut düşerse onu kesmekten keskin kılıç çekinir mi ? Batında olan anlaşılması zor, ince meseleleri, olması gerektiği gibi anlamak sevdasında olmayanlar için bu tehlike yoktur. Nefsine ve şeytana mağlub olmayacak derecede kendisinde iman kuvveti, güzel ahlâk hisseden kimsenin bu ince meseleleri anlamak sevdasında olması gerekmez. Kendine has zekası ve mürşidi olsa bile İslam Dini’nin yüce hükümlerinin gerektirdiği gibi hareket ettikten sonra yine selamete nail olur, saadete mazhar olur.


TERCÜME: Yanlış okuyan kimse hakikatine aykırı okumasın diye ben bu kılıcı kın içine koydum.

ŞERH: Vahdet sırrı, batınî meseleler keskin kılıç gibidir. Mevlana-ı Rumi Kaddese Sırrehu’s Sami Hazretleri “Bu sebepden ben bu sırları ve meseleleri açıkca söylemeyip, kın mesabesinde, kılıf gibi olan hikayeler içine koydum.” Buyururlar. Açıkca söylemiş olsa bu hakikatleri anlamaya muktedir olmayanlar uygunsuz mânâlar verip dinen ve manen yıkılırlar, zarar görmüş olurlardı. Bundan dolayı hem zekaları az veya orta derecede olanları hatalara düşürmemek hem irfan sahiplerini tamamiyle haberdar etmek için vahdet sırrı ve diğer ruhaniyete ait olan batınî ahvali Mesnevi-i şerifte hikayeler içinde aktarıyorum, beyan ediyorum. Bu şekilde iman ehli olanlardan bazısının zekası çok olmasa bile yine akılları nispetinde yararlanabilirler. Mümkün olduğu kadar şeytanın hilelerinden kendilerini koruyabilirler. İman ehli olanların zekaları herhangi derecede olursa olsun Mesnevi-i şerifi okuyunca akıllarının dereceleri nispetinde hepsi yararlanabilir.


TERCÜME: Hikayenin tamamına ve bütün doğruların vefakarlığına dair olan keyfiyete geldik.

ŞERH: Hileci Vezir’in ve safça ona inanan İsevilerin hikayesine geldik demektir.


TERCÜME: İseviler; önderleri olan Vezir’in ölümünden sonra onun makamına bir vekil istediler.

[Şerhe muhtaç değildir]


VEKİL KİM OLACAK TARTIŞMASI


TERCÜME: Reislerden biri ileri çıktı, ve o vefakâr topluluğun önüne geldi.

ŞERH: Reisin ileri çıkması Vezir’in vekili olduğunu elindeki icazetname ile ispat etmek içindi.


TERCÜME: O emir diğer İsevi’lere; “İşte ölen Şeyhimizin ve Hazreti İsa’nın bu zamandaki vekili benim.” Dedi.

[Şerhe gerek yoktur.]


TERCÜME: İşte bu tomar ve icazetname söylediğimin doğruluğuna delildir. Vezirden sonra bu vekillik bana mahsustur, bana verilmiştir.

[Şerhe muhtaç değildir]

TERCÜME: Diğer bir reis de pusudan ileri çıkdı, onun da davası diğer reis gibi vekil olduğu idi.

ŞERH: “Pusudan çıktı” tabirinden maksat başka birinin; “Bakalım, benim vekil oluşuma müdahale etmek, benden başka vekillik etmek kimin haddine düşmüş,” diyerek kibirle beklemesine, sonra meydana çıkmasına işarettir.


TERCÜME: O da koltuğunda bir tomar icazetname gösterdi, ikisine de Yahudi öfkesi gelmişti.

ŞERH: Reislerin her biri yalnız kendisinin şeyhin vekili olduğuna emin iken bir de ansızın diğer bir adam ortaya çıkıp “vekil aslında benim” iddiasında bulununca, kendisini vekalet hakkından mahrum bırakmaya yeltenince onu bozguncu ve yalancı zannederek büyük bir öfkeyle yoketmek üzere saldırdı. Tam bir şiddet gösterdi.

TERCÜME: Diğer İsevi reisler biri birinin ardınca parlak ve keskin kılıçlarını çektiler.

ŞERH: Vezirin gizlice icazetnamelerini alan reislerden her biri kendini gerçek vekil ve hilenin dışından bilirken bir de başkalarının vekillik iddiasını işitince büyük bir öfkeyle elde kılıç meydana çıkmış ve her yönden kan dökmeyi davet etmiştir.

TERCÜME: Her birinin elinde kılıç ve icazetname tomarı vardı, şarap içirilip sarhoş olmuş filler gibi birbirinin üstüne yürüyerek büyük bir kavgaya tutuştular.

ŞERH: Kavga eden yalnız reisleri değildi. Her birinin iddiasının doğruluğuna inanan İsevi’lerin avamı da kavgaya karışmıştı.


Avamın çoğunluğunun anlamadan dinlemeden kavgalara karışması tecrübeyle sabit bir gerçektir. Kendisinde başka bir fazilet görmeyenler fevkâlâde kavgalara karışmış olmak, bir belirsiz maksat için adam vurmak veya vurulmak gibi cinnet hâlini şan ve cesaret zannederler. Halbuki avamın ve herkesin meşru ve makbul cesareti yalnız devletinin düşmanı karşısında yiğitlik göstermek, kendinden üstünde olan amirlerine itaat etmektir.


TERCÜME: Reislerin bu ihtilaf ve kavgaları üzerine yüz binlerce İsevi öldürülmüştü, kesilmiş başlardan tepe oluştu.

ŞERH: Yani fevkâlâde büyük bir savaş çıkmıştı.


TERCÜME: Sağdan, soldan kanlar sel gibi aktı, havaya dağ gibi toz kalktı.

ŞERH: Bu beyti şerifte de İsevi’ler arasında çıkan şiddeti savaşın, beliğane tafsilatı verilmekte, hikâye buyurulmaktadır.


TERCÜME: Fitne tohumlarını o Vezir ekmişti, bu fitne İsevi’lerin başlarına afet ve bela olmuş oldu.

ŞERH: Hileci Vezir’in İsevi’ler aleyhinde kurduğu fesat tuzağı, netice olarak hikâyeyi okuyanlara malum olduğundan burada tekrar etmek fazlalık olur.


TERCÜME : Cevizler kırıldı, içinde bir şey olan cevizlerden kırıldıktan sonra, pâk ve lâtif ruh kaldı.

ŞERH: Bedenler cevizlerin dışı gibidir. Cevizin değeri içinin güzel olmasındadır. Buna dayandığı gibi insanların dahi değeri ve makbüliyeti içlerinin durumuna göredir. Bu gerçek de en parlak surette ölümden sonra orta çıkar. Şimdiye kadar İsevi’lerin kavgaları anlatılıyordu. Hazreti Mevlana Kaddesse Sırrehu âlâ’nın adetleri üzere İsevi’lerin kavgalarını bir tarafa bırakmış, bu nükte ile ilgili bazı yüce hikmetler söylemeye ve hikâye etmeye başlamışlardır.


TERCÜME: Bedenin öldürülme ve ölmesi nar veya elma gibi bir meyvenin kırılması ve kesilmesi gibidir.

ŞERH: Nar ve elmanın makbul ve matlup olan kabuğu değil içidir. Maddi hayatı terkettikten sonra insanın matlup olan yönü iç dünyasıdır. Güzel veya çirkin olduğu ölüm anında tamamıyla anlaşılır.


TERCÜME: Şirin ve lezzetli olanın tanesi güzel ve sağlam nar gibi olur, çürüyenin içinde kuru sesten başka bir şey bulunmaz.

ŞERH: Nar veya cevizin soyulup kırılmadan önce sağlam veya çürük olduğu layıkıyla bilinemez. İnsanların da dünyada ahvalleri tam olarak bilinemez. Çünkü beden diri oldukca kâlp ve ahlâkın gerçekten nasıl ve nice olduğunu örtücü bir perdedir.

TERCÜME: Manidar olan, içi sağlam olan, elbette belli ve açıktır, çürümüş olan ise rezil ve rüsva olur.

ŞERH: Manidar ve tabiatı güzel olan kimse her durumda ve özellikle ölümden sonra alemi aydınlatan parlak güneş gibi ışıklı ve aydınlıktır. Tam aksi, ruhanî saadetten uzak ve adi olanın ise kötü hali aşikar, rezil ve rüsva olur.


TERCÜME: Ey suretperest! Git mânâyı elde etmeye çalış, mânâ şeklin başının üstünde kanattır.

ŞERH: Ey bedene, diğer maddi sebeplere önem verip mânâyı göremeyen kimse ! Tuttuğun yanlış yolu bırak. Mânâya ulaşmaya çalış. Kuşa kanat ne ise sana göre de anlamlar odur. Maddi şekillere ne kadar yakınlık kuracak muhabbet besleyecek olursan o kadar alçak ve süflî kalırsın. Fakat mânâyı elde etmeye ne kadar çalışırsan o kadar yücelmiş olursun.

TERCÜME: Mânâ ehli ile beraber otur, ve onları sev, böylece hem ihsan bulursun hem Allah yolunda kamil insan olursun.

ŞERH: Mânâları bilmek için çarelerin en büyüğü tertemiz dinimizin yüce hükümlerini bütünüyle kabul etmek ve uygulamaktır. Kuran Azimü’ş Şan okumakla kâlp ve aklı ihya etmektir.


TERCÜME:Bu bedende mânâsız ruh, kın içinde tahta kılıç gibidir.

ŞERH: Bir kılıcın kınını gördüğümüzde ona değer verişimiz, belki bu kın içinde güzel bir kılıç bulunur düşüncesinden ileri gelir. Bunun gibi bir insanı görünce ona saygımız da bedeninde akıl ve güzel ahlâkın varlığını tasavvur ve ümit etmemizden kaynaklanır. Kınından kılıcı çekip demir yerine adi bir tahta parçası olduğu meydana çıkınca onun hiçbir itibar ve faydası olamayacağı anlaşılır. Bunun gibi insanın ruhu da mânâsız, gayretsiz, adi ise o adam her yönüyle önemsiz ve adidir.


TERCÜME: Tahta kılıç kın içinde olunca kıymetli farz edilir, fakat kınından dışarı çıkınca yakmak için bir alettir.

ŞERH: Önceden söylendiği gibi mânâsız olan, maneviyatı olmayan adamın da hakikati meydana çıkınca itibarsız, ayarsız kalır. Odundan olan sahte kılıç en sonunda kesilir ve yakılır. Maneviyattan nasibi olmayan insan da hüsrana düşecek, ateşe layık olacaktır.

TERCÜME: Tahta kılıçla savaşa gitme, önceden dikkat et, yoksa işin ağlama ve inleme olmasın.

ŞERH: Bu beyti şerifte üç anlam vardır: Birincisi salih amelsiz, irfansız, neticesi muharebeden bin defa daha güç ve zor olan ahirete giderek hüsrana düşme. İkincisi; hazırlıksız ve cesaretsiz isen dünyada bile savaşa gitme. Perişan ve dermansız kalırsın. Üçüncüsü; dirayet ve iktidarın yoksa muharebeye benzeyen derin tasavvufi meseleleri incelemeye, çözmeye girişme, sonucunda mağlup olursun, ayıplı hâle düşersin.


TERCÜME: Eğer kılıcın tahtadan ise bırak, başkasını ara, yok eğer elmas gibi parlak ve keskin ise zevkle neşeyle ilerle !

ŞERH: Akıl ve ruhun maneviyattan uzak, zatın ahlaksız, bedenin iktidarsız olduğu halde bile umutsuzluğa düşme. Kibir etmeden, meşru surette yine çalış ve Allah dostlarının sohbetine alış. Böylece ruhun mânâ alemine hüner kazanır. Güzel ahlâk, hayırlı amel ile kıymet kazan. Ama eğer zaten maneviyatın var ise yiğitce meydana çık. Ölüm ve ecelin gelince Allah’ın merhametine dayanarak korkusuz ve telaşsız ahirete zevk ve neşe ile git. Adil ve dürüst olursan senin için her durumda selamet ve saadet vardır.


TERCÜME: Kıymeti olan manevî kılıçlar evliyanın cephanesindedir, o yüce insanları görmek sizin için kimyadır.

ŞERH: Ruhanî feyiz Evliyaullah hazretlerinin kâlplerinde bulunur. Manevî feyiz isterseniz o tertemiz insanları arayıp bulunuz. Onları görmek insan için selamet ve saadetin ta kendisidir.


TERCÜME: Âlemin bütün akıllıları daima, “alemler için rahmet olan bir arif ve alim mutlaka vardır” demişlerdir.

ŞERH: Fahr-ı alem ve Nebiy-i muhterem Sallalahu Tealâ Aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerinin alemlere rahmet olduğu Kuran-ı Azimü’ş Şan’da müjdelenmiştir. “Biz ya Muhammed seni bütün alemlere rahmet olarak gönderdik.”İşte bu müjdeye dayalı olarak, Ahmedî mirasın mazhariyetinde kaim olan evliyaullah da “rahmeten lil alemin; alemler için rahmet” olmuş olurlar. Arif ve âlim olanlar manen insana ders veren hocadır. Sözlü nasihatleri veya yüce yazılı eserlerinde görülen öğütler ve uyarılar da kabiliyeti olanlar için manen hayatlarının sermayesidir.


TERCÜME : Eğer bir nar satın alacak olursan, gülüşü olanı yani kabuğu yarılmış olanı satın al, onun gülmesi yani yarılmış olması sana içindeki taneden haber vermiş olur.

ŞERH: Bir şeyhi mürşit ve nasihat verici edinecek olursan dış görünüşüne, kıyafetine değil içine, ahlakına ve hikmetini gösterecek konuşmalarına bak, tahkik et, incele. Sonra mürşit edinirsin, demektir.


TERCÜME: Gülüşüyle ağzını açınca can kutusundan inci gibi içini gösteren nar, ne mübarektir!

ŞERH: Konuştukça ağzından hikmet incileri dökülen, yüce hakikatlerle insanlığa selamet ve saadeti gösteren, bütün insanlığın manen ölmüş kâlplerini yeniden dirilten arif insan, evliya, Allah dostu ne mübarektir!


TERCÜME: Ne uğursuz gülüştür lalenin gülüşü ! O lalenin gülüşüyle, ağzından içinin siyahlığı görülür.

ŞERH: Kötü ahlâk, yalan söz, taklit ve benzeri tavırlar bir siyah kâlbin tercümanıdır. Uğursuz bir gülüşle içinin siyahlığını gösterir. Lalenin dışının güzel, içinin siyah ve çirkin olması malumdur. Sureti güzel gidişatı kötü olan adamların ahvali lalenin bu iç siyahlığına benzetilmiştir.


TERCÜME: Gülen narın güzelliği bağın yüzünü güldürür, Allah erlerinin sohbeti de seni onlardan eyler.

ŞERH: Ahlâksızlarla sohbet etmek, arkadaşlık kurmak seni kötü ahlâk sahibi yapar. Arif olan akıl sahiplerinin yanında bulunmakla ise övülmüş üstün özellikler kazanırsın. Sürekli irfan sahibi olanlara yakın ol, hilecilerden kaçın. Böylece gönül bağın mutluluk meyveleriyle süslenmiş olsun. Aklın gelişsin, güzelleşsin, yücelsin.


TERCÜME: Sen kaya da olsan mermer de olsan gönlünün sahibine erişirsen kıymetli bir cevhere dönüşürsün.

ŞERH: Kalbin her ne kadar terbiye görmemiş, katı da olsa bir akıl sahibinin, bir kamil mürşidin sohbetine girebilirsen, onunla hem hal olabilirsen Allahu Teala’nın izniyle saadet ve selamete nail olabilir, en yüce maksada ulaşabilirsin.


TERCÜME: Tertemiz olan yüce zatların sevgisini ruhunun içine dik ! Kâlbi hoş olanlardan başkasına gönül verme !

ŞERH: İnsan ahlâksız bir kimseye gönül verecek olursa manen ve maddeten azap çeker. Kâlbi iyi olanları, kötü adamlardan ayırabilmek Rabbanî bir üstünlüktür. Fıtrî zeka, çok tecrübe, meşru surette derin araştırma ile gelişir.


TERCÜME: Yeis ve ümitsizlik mahallesine gitme, ümitler vardır, karanlık tarafa gitme, güneşler vardır.

ŞERH: İnsan hiçbir zaman hiçbir işten hiçbir sebepten sakın umutsuz ve hatta şikayetci bile olmasın. Umudunu kaybetmek o derecede büyük bir günah o derecede azim bir hatadır ki tarifi kabil değildir. Umutsuz olan kimse Allahu Teala Hazretlerinin merhametini ve merhametinin eserlerini, bir çok sebepler yaratarak kurtuluş verişini inkar etmiş olur. Böylece kendini gönlü kırık, aklı karmaşa içinde, bedeni rahatsız bir kimse durumuna sokmuş olur. Merhametlilerin en merhametlisi olan Yüce Allah’tan ümidvar olan, O’nun emirlerini yapmakta sabit ve kararlı insan mutlaka isteğine ulaşır, mutlu olur. Umutsuzluğa neden olan şartlar zamanın geçmesiyle değişecektir. İnsan dünyada bu şartların sevince dönüşmeyeceğini farz eder. Aslında dönüşmese bile bir zaman sonra umutsuzluk ve kedere sebep olan şeyi unutacak, zihnine ve kâlbine başka şeyler gelip yerleşecektir.

İnsanların umutsuz olmamaları için Kuran-ı Azimüşşanda açık emirler ve umutsuz olanlar için büyük tekdirler vardır. Zümer Suresinin elli üçüncü ayet-i kerimesinde şöyle ferman buyurulur :

{ De ki: "Ey haddi aşarak nefislerine karşı israf etmiş olan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümid kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. }

Hazreti İbrahim Aleyhisselam’a melekler gönderilmişti. Gönderilen melekler yanına vardıklarında aralarında cereyan eden hikmetli konuşmalar Hicr Suresinin elli dördüncü ayet-i kerimesinde hikâye buyurulur :


{ Melekler: "Korkma! Gerçekten biz sana bilgin bir oğul müjdeliyoruz" dediler. İbrahim dedi ki: "Bana ihtiyarlık gelmişken, beni mi müjdeliyorsunuz, neye dayanarak beni müjdeliyorsunuz?" Melekler: "Seni gerçekle müjdeliyoruz. Sakın Allah'ın rahmetinden ümidini kesenlerden olma!" dediler. İbrahim dedi ki: "Rabbimin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?" }


İşte umutsuz olmanın hâli bu derecede ağırdır. Hazreti İbrahim Aleyhisselam müjdelendiği bir sırada bile yalnız umutsuzluk kelimesini işittiği anda bu tehlikeli kelimeyi birden reddediyor, meleklere cevaben “Azgın ve yolunu kaybetmiş olanlardan başka Allahu Teala Hazretlerinin rahmetinden kim ümit keser? ” diyor. Demek Allah’tan ümit kesmek; isyandır, yoldan çıkmaktır. Yusuf Suresinin seksen yedinci ayet-i kerimesinde Hazreti Yakup Aleyhisselam’ın oğullarına vaki olan tembihatı hikâyeten ferman buyurulur :


{"Ey oğullarım, gidin, Yusuf'u ve kardeşini araştırın. Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin; zira kâfir kavimden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez."}

Bu ayet-i kerimeden de açıkca Allahu Teala Hazretlerinin rahmetinden ümitsiz olmanın küfür olduğu malum olur. Beyti şerifin ikinci mısraında karanlık tarafa yani keder ve ümitsizliğe gitme güneşler vardır buyurmaları ümitsizliğin koyu karanlığı tarif edilir. Bununla beraber hem Allah’ın sonsuz merhametinin, yardımının, nihayetsiz lütuflarının parlayan sevinç güneşi olduğu söyleniyor. Hem de evliyaullahın Allah’ın kullarının kâlplerine manevî aydınlık koymak için parlayan güneş gibi bulundukları ima ediliyor.


TERCÜME: Gönül seni kâlp ehlinin mahallesine, beden seni su ve balçık hapsine çeker.

ŞERH: Eğer kâlbe ait olan mâkulât; (akıl alanında olan şeyler) ve maneviyat ile meşgul olursan o hâller seni gönül ehli ve irfan zümresine ulaştırır. Eğer bedenin istediği şeylere hayvanvâri ahmakca koşarsan bedenin hoşuna giden şeyler seni su ve balçık gibi adi ve süflî şeylere sevkeder. İzzetsiz ve delilsiz eyler.


TERCÜME: Uyanık ol! Gönlünün gıdasını bir gönül arkadaşıyla ver. Yürü! İkbâli bir ikbal sahibinden iste.

ŞERH: Ruhun gıdası akliyat ve maneviyattır. Bu akliyat ve maneviyatı adi taklitcilerden değil gönül ehli olan ariften alarak kâlbe ver, ikbal ve manevî yükselişi, manen ve ruhen terakki etmiş ve ikbâle nail olmuş bir akıl sahibinden, mürşid-i kamilden iste.


FAHR-İ ALEM MUHAMMED MUSTAFA ALEYHİ EFDALÜTTAHİYYA EFENDİMİZ HAZRETLERİNİN İNCİLDE BULUNAN NAAT-I ŞERİFLERİNE AİTTİR.


TERCÜME: Peygamberlerin sevinci, safanın deryası olan Muhammed Mustafa Aleyhi efdalüttahiyya Efendimiz Hazretlerinin naat ve nam-ı şerifi incilde vardı.

Bu beyti şerifin tafsilatlı şerhi gelecek beyitlerde görülecekdir.


TERCÜME: İncil’de Fahr-ı Alem Aleyhi’s Salavat ü Ve’s Selam Efendimiz Hazretlerinin şekil ve görünüşlerinin, savaşlarının, orucunun, yemesinin zikri vardı.

ŞERH: Bu keyfiyet Kuran-ı Azimü’ş Şan’da Saf suresinin altıncı ayet-i kerimesinde beyan ve ferman buyurulur


{ Meryem oğlu İsa da: "Ey İsrailoğulları! ben size Allah'ın elçisiyim. benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici olarak (geldim)." demişti. Fakat onlara apaçık delillerle gelince "Bu, apaçık bir büyüdür." dediler. }


Şimdi buna dair olan İncil’in ifadelerine gelelim: Önceleri bazı adamlar tarafından bir çok İncil’ler yazıldığı malumdur. Daha sonra İsevi’ler dört zat tarafından –bazı yerlerinde birbirine aykırı olarak- yazılan İncil’leri kabul edip diğerleri red ve imha ettiler. Bu dört İncil’den biri İbrani dilinde diğer üçü Yunan dilinde yazılmıştır. Yunânca; İskender-i Rumî’nin meşhur istilasından sonra Mısır, Suriye, Kudüs ve diğer birçok yerlerde yazı dili olarak kullanılıyordu. Bu yönüyle yazıldıktan sonra imha edilen, şimdi meydanda kalmayan İncil’lerde Fahr-ı Âlem Sallalahu Aleyhi ve sellem Efendimiz hakkında bir çok tafsilat olduğu açıktır. Şu anda İsevi’lerin kabul ettikleri dört İncil’den biri, Yunânca yazılan Yuhanna İncil’inde derki: “Hazreti İsa Aleyhisselam Havariyyuna hitaben buyurur. “O vakit ki (PARAKLİTUS) gelir. Ben onu Peder -burada peder kelimesi Allah demektir- tarafından gönderirim. O hakikatin ruhu olup Allah’tan gönderilmiştir. Paraklitus benim söylediklerime dair şahitlik edecektir.” Yine Yunânca olan bu İncil’in daha aşağısında şöyle yazılıdır; “Hazreti İsa Aleyhisselam buyurmuştur ki “Ben gitmezsem Paraklitus gelmez.”

Şimdi Paraklitus kelimesi üzerine dikkati çekici biraz açıklık verelim. Yunânca İncil’de gerçekten Paraklitus olarak yazılıdır. Ve Paraklitus kelimesinin mânâsı Yunân dilinde “kendisinden niyaz olunmuş, ve niyaz olunur” demektir. Ama bu herkesin bildiği gibi “kendisinden niyaz olunmuş ve niyaz olunur” diye dünyada hiçbir isim yokdur. Böyle bir mânâ isim için hiç bir şekilde uygun değildir. Bundan anlaşılır ki İncil’in asıl ibaresinde bu kelime Paraklitus değil (PERİKLİTUS) şeklindeydi. Yani “P” “R” harflerinden sonra elif harfi olmayarak Periklitus ki bu şekilde yazılınca Yunân dilinde noksansız (AHMET) demektir. Saf suresinde geçen ayet-i kerimede açıklanan ve ferman buyurulan (Ahmet) ismi aynen ve sarahaten İncil’de de şu anda apaçık yazılı olduğunu inkar kabil değildir.


TERCÜME: İsevi’lerden bir taife o mübarek isme, o güzel hitaba geldiklerinde sevap kazanmak için,

ŞERH: O mübarek isime gelince İsevi’lerden bazısının nasıl hürmet ettiklerini gelecek beyti şerifte açıklanacaktır.


TERCÜME: O mübarek ismi, “Ahmet”’i yazan harfleri öperlerdi ve o güzel vasfın üzerine yüz sürerlerdi.

ŞERH: Mukaddes bir zata gösterilecek hürmetten bir çok dünyevî ve uhrevî faydalar elde edileceği açıktır.


TERCÜME: Fahr-ı Âlem Aleyhi’s Salatu ve’s Selam Efendimiz Hazretleri’nin nam-ı şerifine hürmet eden İsevi’ler; Yahudi Vezir’in bahsettiğimiz fesat ve fitnesinde zarardan ve korkudan emin oldulardı.

ŞERH: Fahr-ı Âlem Efendimiz’in yüce isimlerine hürmet eden İsevi’leri malum Vezir kandıramamıştı, yoldan çıkarak o çatışma ve savaşa girmemişlerdi.


TERCÜME: Fahr-ı alem Aleyhi’s Salatu ve’s Selam Efendimize hürmet eden taife İseviler’in reisleri ile o Vezir’in şerrinden emin olmuşlardı. Ahmet-i Muhtar Efendimiz Hazretleri’nin yüce isimlerine duydukları sevgi yüzünden O’na sığınmışlardı, korunmuşlardı.

ŞERH: Hazreti Ahmedi’in ismini yücelten taifenin ashabı hayatta iken Vezir’in şerrinden, o öldükten sonra İsevilerin reisleri arsında ortaya çıkan çarpışmalardan korunmuş idiler.


TERCÜME: O taifenin nesli de çok oldu, Fahr-ı alem Aleyhi’s Selam Efendimizin nur-u şerifi bunlara yardımcı oldu.

ŞERH: Fahr-ı alem Aleyhi’s Selam Efendimizin nurun kendisi olan yüce ruhanî gücüne ait bahis açılınca aşk ve muhabbet heyecanıyla göz yaşı dökse münasiptir. Başından inciler saçsa uygundur.


TERCÜME: İsevi’lerden diğer bir taifesi is Fahr-ı Âlem Aleyhi’s Selam Efendimiz Hazretlerini yüce isimlerini hakir tutarlardı.

ŞERH: Çünkü onların hilkat ve tabiatları hakirdi. Buna münasebeti olan bir hikayeyi nakledelim: Bir gün Fahr-ı Âlem Muhammet Mustafa Aleyhi Eftalüttahiyya Efendimiz Hazretlerine Ebu Cehil-i Lain dedi ki: “Ya Muhammet! Senden daha çirkin adam görmedim!” Cevaben buyurdular: “Ey haddini aşan eden Ebu Cehil! Doğru söyledin.” Hazreti Ebu Bekir Sıddık Radiyallahu Teala Anh da o anda dedi ki: “Ey Maneviyat Cihanının güneşi ve Cenab-ı Allah’ın mahbubu ! Senden daha güzel bir insan göremedim.” Fahr-ı Âlem yine cevaben buyurdular ki: “Ey hiç bir şey olan şu maddi dünyayı manen kurtulmuş olan Ebu Bekir Sıddık! Doğru dedin.” Bunun üzerine mecliste bulunan bulunan ashab-ı kiram şaşırarak ve hayret ederek dediler ki: “Ey Fahr-ı Âlem ve Nebiyy-i muhterem, ifadeleri birbirine bütünüyle zıt olan, Ebu Bekir Sıddık ile Ebu Cehil’in ikisi de bir keyfiyet için doğru söylemeleri nasıl mümkün olabilir?” Fahr-ı alem Efendimiz Hazretleri buyurdular: “Buna şaşırmayın, çünkü ben parlak bir ayna gibiyim. Her kim bana bakarsa kendini görmüş olur. İşte bundan dolayı Ebu Bekir Sıddık zaten güzel olduğundan yüzümde kendi güzelliğini görmüştür. Onun için sözü doğru. Ebu Cehil ise hilkaten çirkin olduğundan bana bakınca beni değil çirkin olan kendini görmesinden dolayı bunun gibi doğru söylemiştir.


TERCÜME: Fahr-ı Âlem Efendimiz Hazretleri’nin yüce ve mübarek isimlerini hakir tutan taife, Hilesi ve görüşü uğursuz Yahudi Vezir’in aralarına koyduğu fitne ve belalardan hor ve hakir oldular.

ŞERH: Resul-u Mücteba Aleyhi Efdalüttahiyya Efendimiz Hazretleri’nin zat-ı pâkî aleyhinde bulunanlar şayet dünyada alenen hor ve hakir olmazlarsa ahirette rezil ve rüsva olacakları açıktır.


TERCÜME: Beyan ettiği şeyler doğru olmayan Vezir’in verdiği muhtelif tomarlarından dolayı, onların dinleri ve hükümleri de hatalı ve karmakarışık hâle geldi.

ŞERH: Bu tomar ve icazetnamelerden ortaya çıkan fitne önceden hikaye olunduğundan burada tekrar tafsilat vermeye gerek görülmemiştir.


TERCÜME: Fahr-ı Âlem Aleyhi’s Selam Efendimiz Hazretleri’nin mübarek isimleri bunun gibi yardım ve dostluk eder. Ya O’nun bizzar yüce nuru nasıl koruyacağını imdad edeceğini artık düşünmeli!

ŞERH: İman edenler, irfan sahibi olanlar, o yüce nuru, o batmayan güneşi, o bilginin ve marifetin gökyüzünü, sürekli zikreder, tesbih eder. Böylece iki cihanda mesut ve bahtiyar olur.

TERCÜME: Hazreti Muhammet Mustafa’nın yüce ve mübarek isimleri, sığınanlara sağlam bir kale olunca ya o ruh-u emin Hazretleri’nin zat-ı pâkî’nin ne mertebe saadet bahşettiği düşünülsün.

ŞERH : Resul-u mücteba Muhammet Mustafa Aleyhi Eftalüttahiyya Efendimiz Hazretleri’nin sadece yüce isimleri bir sağlam manevî hisardır. O zat-ı pâkî Ahmedî’nin ruhanîyetine hakkıyla sığınanların, tebliğ buyurdukları Rabbanî emirleri yerine getirenlerin, nasıl Muhammedi feyiz ile ebedi saadeti kazanacağı temiz akıl sahiplerinin katında apaçıktır. O sahiline ulaşmanın imkan olmadığı bir irfan deryasıdır. O’nun yüce özelliklerini, risalet sıfatlarını, olduğu gibi, tam anlamıyla kim anlatabilir, kim kavrayabilir ? Dünyanın ilk yaratıldığı günden son gününe kadar, kimin ismine O’nun yüce namı kadar değer verildi, hürmet gösterildi, yüceltildi?

Ben acizleri, başı elleri arasında bu satırları yazarken, ezan okunuyordu. Bin üç yüz küsür seneden beri yeryüzünde bulunan milyonlarca Ehl-i İslam’ın müezzinlerinin tarafından, hepsi bir ağızdan, günde bir çok defa, Allahu Teala Hazretleri’nin adının yanında O’nun adını söylemekte, O’nun adını yüceltmektedir. O’nun mübarek isimleri her tekrar edilişte müminlerin kâlpleri yeniden dirilmekte, hayat bulmaktadır.

Milyonlarla müminler ve mümineler beş vakit namazda yine O’nun yüce ismini yad eder, tekrar eder, O’nun ismiyle O’nun şefaatini imdada çağırırlar. Tebliğ ettiği tertemiz dinin hükümleri sayesinde, putperstlik, zulüm, haddi aşmak, tecavüz, haksızlık hızla yeryüzünden silindi. Dünya insanları gerçek saadete kavuştu.

O, Allah’ın mutlak vahdaniyetini ilan etmiştir. O’nun ilan ettiği bütün hükümler, daha sonra insaniyetin uygarlık saydığı bütün kaidelerin önceden koyulmuş esaslarıydı. Bu gerçeğin inceleyenler, araştıranlar için inkarı mümkün mü ?

İnsanoğlu için çalışmaktan başka faydalı bir şey olmadığı, Kuran-ı Kerim’den başka hangi kitapta emredildi ? Hangi kitapta açıkca yazıldı ? Ruhaniyeti artırmak, aklı aydınlatmak, hikmeti çoğaltmak, bilgiyi kuvvetendirmek için tek çare Kuran-ı Kerim’deki emir ve iradelerdir. Bunun böyle olduğu, insaf sahibi herkes için açıktır.

Yine İslam dininin ibadet ve günlük hayat için koyduğu kurallar; bedenin sağlığı, güven içinde yaşaması için çaredir. Bu konu şu günde bile tıp bilgisi en üst düzeyde olanların hayretini, hayranlığını çekmektedir.

O’nun tebliğ ettiği ve uyguladığı, yeryüzünün konumu, gök cisimlerinin hareketleri, bitkilerin çift yaratılışı, milletler arası hukuk, ekonomi, politik, yönetim hukuku, ve daha nice konulara dair kuralların, esas sayılması gerekir. Bunun böyle olduğu, bilgi ve akıl sahibi herkes tarafından hayretle teslim edildiği, kabul edildiği bir başka gerçektir.

O’nun savaş meydanında gösterdiği yiğitlik, kahramanlık, sebatlı duruş, barış zamanında mükemmel merhameti ve şefkati yalnız müslümanların değil müslüman olmayan, Avrupa’lı tarihçileri, bilim adamlarını hayran bırakır. Onlar bu konuları araştırıp öğrendikçe O’nun yüce ismini noksansız bir hürmetle beyan ederler, açıklarlar.

Özetle; insanoğlunun kaleminden binlerce kitap yazılsa, O’nu övmeyi, O’nu medh-ü senayı bitiremeyeceğinden, O irfanın deryası, O Allah’ın mahbubu hakkında, Kuran-ı Kerim’de şahit olunan, gözler önüne serilen ayet-i kerimelerden bazılarını buraya almayı kafi görürüz. Bununla iftihar ederiz, manen yücelmeyi umud ederiz.


BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM


Kevser Suresinde ferman buyurulur :


{ Muhakkak biz sana Kevser'i verdik. Öyleyse Rabb'in için namaz kıl ve kurban kes. Muhakkak ki sonu kesik olan, sana buğzedendir. }


İnşirah suresinde ferman buyurulur :

{ Biz senin için (mutluluğun) göğsünü açmadık mı? Senden yükünü indirmedik mi? O senin sırtını ezen yükü. Senin şanını yüceltmedik mi? Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Evet, zorlukla beraber bir kolaylık vardır. O halde boş kaldın mı, yine kalk (başka bir iş ve ibadetle) yorul. Ancak Rabbine yönel. }


Duha Suresinde ferman buyurulur :

{ Andolsun kuşluk vaktine. Ve sakinleştiği zaman geceye ki, Rabbin seni bırakmadı ve darılmadı. Ahiret senin için dünyadan iyi olacaktır. Rabbın sana verecek ve sen hoşnut olacaksın. O seni yetim bulup da barındırmadı mı? Seni yol bilmez bulup yola iletmedi mi? Seni yoksul bulup zengin etmedi mi? Öyleyse sakın yetimi ezme. Dilenciyi de azarlama. Fakat Rabbinin nimetini anlat da anlat. }


Nun Suresinde ferman buyurulur :

{ Nûn, Kaleme ve yazdıklarına andolsun. Sen Rabbinin nimetiyle mecnun değilsin. Kuşkusuz senin için tükenmez bir ecir var. Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin. }


Necm Suresinde ferman buyurulur :

{ İnmekte olan yıldıza andolsun ki, Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı, azmadı. O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz. O (nun konuşması kendisine ) vahyedilenden başkası değildir. Onu, müthiş kuvvetleri olan biri öğretti (Ki o) akıl ve görüşünde kuvvetli (bir melek)dir. Hemen (gerçek meleklik şekliyle) doğruldu. O, en yüksek ufukta idi. Sonra (Cebrail ona) yaklaştı ve (aşağıya doğru) sarktı. Onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar, yahut daha az kaldı. (Allah), kuluna verdiği vahyi verdi. Onun gördüğünü kalb(i) yalanlamadı. Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız ? Andolsun onu bir kez daha görmüştü Sidretü'l- Müntehâ'nın yanında. Ki Cennetü'l- Me'vâ onun yanındadır. Sidre'yi kaplayan kaplıyordu. (Peygamberin) gözü şaşmadı ve sınırı aşmadı. Andolsun ki o, Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü. }


Fetih Suresinin birinci ayet-i kerimesinde ferman buyurulur :

{ Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsân ettik. Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru yola iletir. Ve sana Allah, şanlı bir zaferle yardım eder. }


Fetih Suresinin onuncu ayet-i kerimesinde ferman buyurulur :

{ Herhalde sana bey'at edenler ancak Allah'a bey'at etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir. }


Fetih suresinin yirmi dokuzuncu ayet-i kerimesinde ferman buyurulur :

{ Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. }


Yasin Suresinde ferman buyurulur :

{Yâsîn. Ey Muhammed ! Hikmetli Kur'ân'a andolsun ki, sen risâlet görevi dosdoğru bir yol üzerindesin.}


Ahzab Suresinin kırkıncı ayet-i kerimesinde ferman buyurulur :

{ Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Ama Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkiyle bilendir. }


Ahzab Suresinin kırk beşinci ayeti-i kerimesinde ferman buyurulur :

{ Ey peygamber! Biz seni hem bir şahit, hem bir müjdeci, hem bir uyarıcı olarak gönderdik. }


Ahzab suresi’nin elli altıncı ayet-i kerimesinde ferman buyurulur :

{ Gerçekten Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler! siz de ona teslimiyetle salât ve selâm edin. }


İsra Suresinin birinci ayet-i kerimesinde ferman buyurulur :

{ Kulu Muhammed'i geceleyin, Mescid-i Haram'dan kendisine bazı âyetlerimizi göstermek için, etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz ki her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla gören O'dur. }


Hicr Suresinin seksen yedinci ayet-i kerimesinde ferman buyurulur :

{ Andolsun ki, biz sana tekrarlanan yedi âyeti (Fatihayı) ve yüce Kur'ân'ı verdik. }


Tevbe Suresinin kırk birinci ayet-i kerimesinde ferman buyurulur :

{ Eğer siz ona (Peygamber'e) yardım etmezseniz, Allah ona yardım eder. Hani o kâfirler, onu Mekke'den çıkardıkları vakit sadece iki kişiden biri iken, ikisi de mağarada bulundukları sırada arkadaşına "Üzülme, çünkü Allah bizimledir." diyordu. Allah onun kalbine sükûnet ve kuvvet indirmişti ve onu görmediğiniz bir orduyla desteklemişti. Kâfirlerin sözünü alçaltmıştı. Yüce olan Allah'ın kelimesidir. Ve Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.}


Araf Suresinin yüz elli yedinci ayet-i kerimesinde ferman buyurulur : 

{ Onlar ki, o ümmî peygambere uyarlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılmış bulacakları o peygambere uyup, onun izinden giderler ki, o, onlara iyiyi emreder ve onları kötülüklerden alıkoyar, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılar, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılar, sırtlarından ağır yükleri indirir, üzerlerindeki bağları ve zincirleri kırar atar, işte o vakit ona iman eden, ona kuvvetle saygı gösteren, ona yardımcı olan ve onun peygamberliği ile birlikte indirilen nuru izleyen kimseler var ya, işte asıl murada eren kurtulmuşlar onlardır. }


Nisa Suresinin yüz on üçüncü ayet-i kerimesinde ferman buyurulur :

{ Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygamber'e karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir gidiş yeridir. }


Nisa Suresinin yüz altmış beşinci ayet-i kerimesinde ferman buyurulur :

{ Fakat Allah, sana indirdiğini kendi ilmiyle indirmiş olduğuna şahitlik eder. Melekler de buna şahitlik ederler. Allah'ın şahitliği de kafidir. }


Enbiya Suresinin yüz yedinci ayet-i kerimesinde ferman buyurulur :

{ Ey Muhammed ! biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. }


TERCÜME: Derman, çare, ilaç kabul etmeyen kan dökücü Yahudi Şahı, ondan sonra o hileci Vezir’in hilesinden bela girdabına düşmüş oldu.

ŞERH: Zikri geçen Yahudi Şahı taasubundan İsevi’leri yoketmek ve kanlarını dökmek üzere edindiği zalimlik yolundan başka hileci Vezir’ine de güvendiği, hilesiyle ilgili nasihatlerini kabul ettiği, onayladığı için birçok belalara düştü, tarumar oldu. Bu beyti şerifte zulüm etmekten daima korunmak ve kaçınmak gerektiğine işaret vardır. Bununla beraber amirler hizmetlerine alacakları memurların zalim ve hilekar olmamasına, adaleti, dürüstlüğü, gayreti meslek edinmiş olmasına, çaresizlere yumuşaklığı ve şefkati alışkanlık hâline getirmiş olanlardan olmasına dikkat etsinler. Çünkü memur zalim ve hilekar ise hem amirini hem halkı zarar uğratır. Eğer akıllı ve dürüst ise amirine güzel hizmet eder, halkı memnun ve bahtiyar eder. 

(Birinci Cildin Sonu)

Abidin Paşa Şerhi İkinci Cilt

Yakında Yayında ...

Abidin Paşa ve Şerh-i Mesnevî-i Şerîf

 

Vali Âbidin Paşa

Arnavutluk ileri gelenlerinden Prevezeli Ahmet Dino Beyin oğlu olan Âbidin Paşa, 5 Rebîü"l-evvel 1259/24. Mart 1843 tarihinde Preveze şehrinde doğmuştur. Yedi yasında Türkçe ve Rumca okumaya başlayan, dokuz yaşında Preveze"de Kaleiçi Mektebine devam eden Âbidin Paşa, medrese tahsili çerçevesinde sarf, nahiv, mantık dersleri alır; Gülistan ve Hafız-ı Sirazî"nin Dîvân"ını okur; hesap, coğrafya ve kozmoğrafya ilimleri ile ilgilenir; Yunanca eserleri takip eder ve Fransızca dersler alır. Memleketinde iyi bir tahsil gördükten sonra 1863 yılında istanbul"a gelir ve Arnavut soyundan oLanların Saray Muhafızlığı hizmetlerine tercihli olarak alınmaları sebebiyle 1866 yılında Silahşorluk hizmeti ile saraya girer, iki yıl kadar bu hizmeti sürdürdükten sonra, sırasıyla Preveze mutasarrıf muavinliği, merkez kaymakamlığı ve mutasarrıf vekilliği görevlerinde bulunan Âbidin Paşa, istanbul"a dönüp Aydın ili maiyetine verilmiş, 1872 yılında izmir Hukuk Temyiz Meclisi ikinci reisliğine ve yeni kurulmuş olan Hukuk Komisyonu başkanlığına tayin edilmiştir. Bu komisyonun kısa bir müddet sonra ilga edilmesi üzerine Sofya mutasarrıflığına tayin edildiyse de oraya gidemeden Erbaa, Tekfur dağı ve Varna mutasarrıflıklarıyla görevlendirilmiştir. 1873 yılında ise ilk resmi borsa komiseri olarak istanbul Borsa komiserliği görevine getirilmiştir. II. Abdülhamid"in emriyle iki dereceli mebus seçimleriyle ilgili nizâmnâme taslağını hazırlamış, 93 harbi sırasında Yanya"da kurulan Sevkiyyât ı Askeriyye Komisyonu başkanlığı ve Yenişehir mutasarrıflığı görevi kendisine verilmiştir. Doğu ıslahat hareketleri için Diyarbakır"a gönderilen Âbidin Paşa, daha sonra Rumeli beylerbeyi unvanıyla Sivas komiserliği ve valiliğine, altı ay sonra da Selanik valiliğine tayin edilmiştir. 1880 yılında Üç ay kadar Hariciye Nazırlığı yapan Âbidin Paşa, Mecidî nişanı ile Adana valiliği ile görevlendirilmiştir. 1884 yılında ikinci kez Sivas valiliğine atanan Âbidin Paşa, 1886-1891 tarihleri arasında da Ankara valiliği görevinde bulunmuştur. Son olarak Cezâyir-i Bahr-i Sefîd (Akdeniz Adaları) valiliği yapan ve buradan emekli olduktan sonra istanbul"a dönen Âbidin Paşa, Yemen ıslahatı için kurulan komisyona tayin edilmiştir. 15 Rebîü"l-evvel 1324-/09 Mayıs 1906 günü, Yıldız sarayında, Sadrazamlık görevine getirilmesi beklenirken, Yemen işlerini ıslahla ilgili komisyonda yapılan görüşmeler sırasında geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etmiştir. Âbidin Paşa Fatih Türbesi avlusunda medfundur.

Gül Hanım ile evli bulunan Âbidin Paşa, iki oğlan ve iki kız babasıdır. Burada eksik vardır. Yukarıda konu edilen Sabire ile Mari'den bahsedilmemiştir. Kızlarından Halide Hanım, Dervîş Paşa ile; Nefise Hanım, Nuri Beyle evlenir. Nuri Bey, edebiyat, sanat, siyaset ve hukuk alanında tanınmış kişilerin babasıdır. Milletvekili ve gazeteci Celal Nuri, karikatürist Sedat Nuri, gazeteci ve hukuk profesörü Suphi Nuri bu zatın çocuklarıdır. Âbidin Paşa"nın oğullarından Salim Beyin çocuğu olmaz. Diğer oğlu ise Âbidin Dino"nun babası Rasih Bey"dir.

Âbidin Paşa ve Eserleri

Âbidin Paşa seçkin bir devlet adamı olduğu kadar bilge ve edip bir şahsiyettir de aynı zamanda. Arapça, Farsça, Arnavutça, Fransızca ve Yunancaya vakıftır. II. Abdülhamid"in emriyle mebusların halk tarafından ıkı aşamalı olarak seçilmesi ile ilgili Nizâmnâme taslağını hazırlamıştır, ilme ve edebiyata yatkın bir kişiliğe sahip olan Âbidin Paşa"nın ikisi tercüme ve şerh olmak üzere, Tercüme ve $erh-i Mesnevî-i Serîf, Tercüme ve Serh-i Kasîde-i Bürde, Âlem-i islâmiyeti Müdâfaa, Meâlî-i islâmiyy, Saâdet-i Dünya, Türkçe Nahv ı Arabî, Konsolid Hava Oyunları istikrâzât adlarıyla yedi eseri bulunmaktadır.

Tercüme ve Şerh-i Mesnevî-i Şerîf

Sünbüliyye-i Cemâliyye tarikatından, Merkez Efendi dergâhı post-nişîni Şeyh Nurettin Efendi, Âbidin Paşa"nın şeyhidir. Fakat onun tarikata ne zaman intisap ettiği, şeyhi ile arasındaki irtibatın ne derecede olduğu hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Eserlerinde sünnî tasavvuf çizgisini takip ettiği gözlemlenen Âbidin Paşa, mutasavvıflara saygılı bir ilim ve devlet adamıdır. Tercüme ve Serh-i Kasîde-i Bürde isimli eserini tamamladıktan sonra Hacı Bayram-ı Velî"nin türbesine gidip bir âyet-i kerîme yazması ve Mesnevî Şerhi"nin ilk cildinin son satırını teberruken Semseddîn Sivâsî"nin türbesini ziyaret ettikten sonra yazdığını belirtmesi tasavvufî hassasiyetinin bir ifadesidir. Onun ilmî donanımının işareti, Tercüme ve Serh-i Mesnevî-i Serîf isimli eseridir. Âbidin Paşa, Mesnevî"ye olan saygı ve muhabbetini şöyle dile getirmektedir: ”Dünyadaki en büyük lezzeti Kur"ân-ı Kerîm"den sonra Mesnevî-i Serîfin mütalâasından alırım. Ahirette en hususî emellerimden biri, Allah Teâlâ"nın lütfü, Peygamberimiz (s.a.v)"in şefaati ve Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî"nin âlî rûhlarıyla mülakî olmaktır.” Âbidin Paşa"yı meşhur kılan en önemli eseri hiç şüphesiz, Mevlânâ"nın Mesnevî"sinin ilk cildinin tercüme ve şerhini gerçekleştirdiği Tercüme ve Serh-i Mesnevî-i Serîf isimli altı ciltlik yapıtıdır. Eserinin ilk cildini 1884 yılında Adana"da yazmaya başlayıp 1885 yılında Sivas"ta tamamlamıştır, ilk cildini 1303/1885 yılında Sivas bastıran Âbidin Pasa, iki, üç ve dördüncü ciltlerini Ankara"da bastırmıştır. Daha sonra ise altı cildin tamamını 1305-1306/1887-1888 yılında istanbul"da, Tahir Bey Matbaasında bastırmıştır. Âbidin Paşa"nın adı gecen şerhi ne zaman bitirdiğine dair kendisinin vermiş olduğu bir malumat bulunmamasına rağmen son cildin basım yılı olan 1887-1888 tarihi onun bu eserini muhtemelen 1302/1884 yılında başlayıp 1306/1888 yılında tamamladığını göstermektedir.

Eserin mukaddimesinde Âbidin Paşa, şu değerlendirmeyi yapmaktadır: ”Mesnevî-i Şerîf"e atf-ı kelâm edilince acizane hissiyatıma göre rûhaniyât ve akliyatta beşerden zuhur eden eserlerin Mesnevî"ye denk olması mümkün değildir. Mesnevî"nin her beyti bir mülk-i azîm addedilse yeridir. O, büyük bir hikmet nehridir ki, dimağı fasit olanlara, acı ve ezâ; dimağı fasit olmayanlara tatlılık ve sefadır. Tercüme ve şerhine muvaffak olduğum işbu cildi gayr-i müstamel ve anlaşılmayacak lafızlarla boğmadım. BİLakis herkesin anlayabileceği ibareler kullanmaya dikkat ettim. Fikrim muğlak lafızlar tedarikinde değil, mânayı araştırmada idi. Acizane hatırıma tulü" eden mânaları dahi mümkün olduğu kadar muhtasar yazmak istedim. Her ne kadar muhtasar ve berrak yazmak arzu ve emelim idiyse de bu arzuma muvaffak olduğumu iddia edemem. Manidar olduğu halde acık ve kısa yazmak zor bir iştir. Müelliflerden birisi dostlarından birisine şöyle yazmıştı: Dostum, berrak ve kısa yazmak arzu ederim. Fakat vaktimin darlığından tafsîlâtlı ve muğlak yazmaya mecburum.” Bu eser, bir şerh olmakla birlikte, Mektûb-i Vilâyet Mümeyyizî Rızâ Efendi"nin ifadesiyle yeri geldikçe, Cenâb-ı Hakk"ın vahdaniyetini ispat için naklî ve aklî deliller ve felsefî bahisleri ihtiva etmesinin yanı sıra medenî, hükmî ve sair kaidelere bağlı çeşitli mânaları da içermektedir. Âbidin Pasa, beyitleri şerh ederken bazen âyet-i kerîme ve hadîs-i serîflere müracaat etmiş, yaşanılan hayattan örnekler vererek mevzuları izaha çalışmış, eserinde Bursevî"nin yaptığının aksine kelimeler üzerinde fazlaca durmamıştır.

Abidin Paşa, şerhinde Mesnevî"den bir beytin Farsça metnini almış, ”Tercüme” başlığı ile beyti Türkçeye çevirmiş ve ”Şerh” başlığı ile de beytin şerhini yapmıştır. Beyitleri bazen kelime kelime tercüme etmiş, bazen anlaşılması güç olan bir takım kelimelerin anlamlarını ayrıca vermiştir. Açıklama ihtiyacı duyduğu kelimeleri ise şerh kısmında izah etmiştir. Kimi zaman da meal tarzında geniş açıklamalı bir çeviri tekniği kullanmıştır. Örneğin Mesnevî"nin birinci beytine yirmi sayfalık bir şerh yazmıştır. Zaman zaman yaşanılan hayattan örnekler vererek konuları izah etmeye de çalışmaktadır. Cok az da oLsa eserinde şerh etmediği beyitler bulunmaktadır. Şerhinde Mesnevî beyitlerini numaralandırmamış ve hadîs-i şerîflerin kaynaklarını göstermemiştir. Paşa, eserini ”Allah"tan bir zafer ve yakın bir fetih” (Saf, 61/13) âyet-i kerîmesi ile bitirmiştir.

Abidin Paşa"ya gelinceye kadar Mevlânâ"nın Mesnevî"sine bir çok şerhler yazılmıştır. Ankaravî, Sarı Abdullah Efendi ve Bursevî"nin şerhleri bunlardan sadece birkaçıdır. Abidin Paşa da şerhini kaLeme aLmakLa yeni bir çığır açmış olmayıp kendine kadar süregelen bir geleneği devam ettirmiştir. Kendisinden sonra da bu geLenek Ahmed Avni Konuk ve Tahirü"l-Mevlevî gibi şahıslar tarafından devam ettirilmiş ve bir çok şerhler vücûda getirilmiştir. Abidin Pasa"nın Mesnevî Şerhi, yaşadığı yüzyılın lisanına uygun, kendi devrinin neşesi, fikrî ve içtimaî hususiyetleri ve özel ıstılahları ile yazılmıştır. Bu nedenle eser devrinin özelliklerine ışık tutan kıymetli bir eser olma özelliğine sahiptir. Birinci cildin basımını gerçekleştiren Abidin Paşa, bir nüsha da Ahmet Cevdet Paşa"ya gönderir. Ahmed Cevdet Paşa gönderilen bu birinci cildi okuduktan sonra yazmış olduğu mektubunda eser hakkındaki görüşlerini şu ifadelerle dile getirmektedir: ”Bunca mühim meşguliyet arasında, Mesnevî-i Şerîf"in şerhine fırsat bulunup ve hemen birinci cildinin basımına himmet buyrulmuş ve bir nüshası tarafıma gönderilmiştir. Tarif  edilemeyecek  derecede heyecan duydum. Çalışma ve yüce himmetleriniz makbul olsun ve gönül ehlinin mahfillerinde Mesnevî okundukça yüce nâmLarınız hayır ile yad edilsin. Mesnevî"nin rumuz ve işaretlerine herkes aklı erdiği kadar bir mâna verir ve hayâlinde dilediği gibi yorumlar, işte bu kıyas üzere, çeşitli şerhler yazılmış ve tercümeler yapılmış ise de, Abidin Paşa, asrın lisanına tatbik ederek şerhine itina buyurmuş olduğundan yaptıkları mühim iş takdire şayandır. Mesnevî eskimez ve muhteviyatı değişmez. Lakin asrın bilgilerine göre tatbikatı değişir. Zira her devrin bir neşesi ve her asrın bir efkâr ve ıstıLâhât-ı mahsusası vardır.”

Ana sayfa fruitarian.net   Abidin Paşa   Refiye Hanım   Zühtü Paşa   Nazım Çerkeş   Yaşar Çerkeş